Bölüm 72
Şafak sökmek üzereydi.
Herdin gözlerini açtı.
Her zamanki saatte uyumuş, yine her zamanki saatte uyanmıştı. Ama nedense bedenini dinlenmiş hissetmiyordu.
Belki de hatırlayamadığı bir kâbus görmüştü.
İçini kemiren o huzursuzluğu üzerinden atmaya çalışarak yataktan kalktı ve her zamanki sabah rutinini sürdürdü.
Bir puro yaktı, banyoya girip duş aldı, üzerini değiştirdi ve odasından çıktı. Yemek salonuna inmek üzere merdivenlere yöneldiği sırada gözü Blair’in kapalı kapısına takıldı.
Onun odasına gitmeyi bıraktığından beri birkaç gündür Blair’i görmemişti. Blair de yemeklere inmiyordu.
Bu çocukça inadı neredeyse eğlenceli sayılabilirdi. Ama şimdilik görmezden gelmeye karar vermişti. Onu daha fazla sıkıştırıp geçen sefer olduğu gibi şöminenin önünde bayılmasına ya da hastalanıp yatağa düşmesine sebep olmak yalnızca başına iş açardı.
Blair’in odasının önünden geçip birinci kata inmeye hazırlanırken Mason’ın hizmetçilerden biriyle konuştuğunu gördü.
Mason’ın yüzü alışılmadık derecede sertti.
Her zamanki sabah manzarasından hiçbir farkı yoktu ama Mason’ın ifadesi her zamankinden daha ağırdı. Onu böyle görmek pek rastlanan bir şey değildi.
Bir şeyler ters gidiyordu.
Herdin yanlarına yaklaşarak sordu.
“Mason. Neler oluyor?“
“Ekselansları.“
Hizmetçi Herdin’i görünce telaşla eğilip selam verdi; ardından tedirgin gözlerle bir Mason’a, bir Herdin’e baktı.
Mason kısa bir an duraksadıktan sonra konuştu.
“Majesteleri Düşes, bu sabah gün doğmadan önce acil bir sebeple imparatorluk sarayına gitmiş, Ekselansları.“
Soylu ailelerin konaklarında gece nöbeti tutan hizmetkârlar bulunurdu. Efendileri ne vakit isterse hazır olmak için nöbetleşe görev yaparlardı. Mason’ın yanındaki hizmetçi de anlaşılan önceki gece nöbetçi olan kişiydi.
Bu sözleri duyan Herdin’in kaşlarından biri hafifçe kalktı.
“O saatte mi? Bekleyemeyecek kadar acil ne olmuş?“
Görünüşe bakılırsa Mason da sebebini bilmiyordu. Başını hizmetçiye çevirdi. Hizmetçi kekeleyerek cevap verdi.
“Gitmemesi için hava aydınlanana kadar beklemesini rica ettim, Ekselansları... Ama mutlaka hemen gitmesi gerektiğini söyledi.“
“Dün saraydan herhangi bir mektup ya da haber gelmiş miydi?“
Bu kez cevap veren Mason oldu.
“Hayır, Ekselansları. Hiçbir haber gelmedi.“
“Ne zaman döneceğini söyledi mi?“
“Sabah kahvaltısında ne hazırlamamı istediğimi sordum... Kahvaltıdan önce döneceğini söyledi...“
Hizmetçi çekinerek cevap verdi.
Tam da kahvaltı vaktiydi.
Fakat bu meseleyi gelip Herdin’e bildirdiklerine göre Blair hâlâ dönmemişti.
Herdin’in kaşları çatıldı.
Bir süre önce Blair’e refakat etmeleri için şövalyeler görevlendirmişti. Kapı nöbetçisi çıkışını onlara mutlaka haber vermiş olmalıydı ve şövalyeler de fark ettirmeden onu takip etmiş olacaktı.
“Şövalyeler yanındaysa sorun çıkmamalı. Herkes görevine dönsün.“
Hizmetçi yeniden eğilip selam verdi ve hızla uzaklaştı.
Herdin arkasından gelen Mason’la birlikte yeniden yürümeye başladı. Yemek salonuna doğru ilerlerken zihninde tek bir soru dolaşıyordu.
Blair neden gecenin bir yarısı apar topar saraya gitmişti?
Tam bunu düşünürken...
GÜM!
Konağın ön kapısı büyük bir gürültüyle açıldı.
Şaşkınlıkla arkalarını dönen Herdin ile Mason, başından kanlar akan bir arabacının içeriye daldığını gördüler. Adam, karnından bıçaklanmış ve bilincini yitirmiş bir şövalyeyi güçlükle sürüklüyordu.
Arabacı Delmark Hanesi’nin arabacılarından biriydi.
Yaralı şövalye ise Blair’e refakat etmesi için görevlendirilen Bane’di.
Onu gördüğü anda Herdin’in gözbebekleri titremeye başladı.
Kahvaltı hazırlığındaki hizmetkârlar dehşet içinde donup kalırken, arabacı nefes nefese konuştu.
“Ekselansları... Düşes... Düşes kaçırıldı... Kimliği belirsiz adamlar tarafından kaçırıldı!“
“......!“
~~~
“...“
Blair, başının içinde yankılanan şiddetli zonklamayla ağır ağır gözlerini araladı.
Başının her yanı sızlıyor, görüşü bulanıklaşıyor, midesi altüst olmuş gibi kaynıyordu.
Üstelik elleri de bağlıydı.
Bedeninin neden bu hâlde olduğunu hafızasında birer birer canlandırınca, kısa sürede bir sonuca vardı.
Yine kaçırılmıştı.
Arabaya çarptığı sırada başına aldığı sert darbe de onu epey kötü bir duruma sokmuştu. Ama olay yerinde ölmediğine göre aldığı yara büyük ihtimalle ölümcül değildi.
Blair birkaç kez gözlerini kırpınca bulanık görüşü yavaş yavaş netleşti ve karşısındaki manzara seçilmeye başladı.
Bir orman...
Geniş pencerenin dışından görünen manzara, daha önce Mikhail ile birlikte gittiği villanın çevresindeki ormana oldukça benziyordu.
Belki de önceki kaçırılma olayı ona biraz tecrübe kazandırmıştı.
Durumu şaşırtıcı bir hızla kavradı ve doğrulmaya hazırlanırken, daha önce hiç duymadığı bir erkek sesi kulağına çalındı.
“Bir süredir inleyip duruyor. Kafasını fazla mı sert vurdu acaba?“
Sesin kendisine yaklaştığını fark eden Blair hemen gözlerini kapattı.
Yabancı adamın gölgesi üzerine düşerken bu kez sinirli bir kadın sesi yükseldi.
“Bunun sebebi, o lanet arabaya atını sürüp çarpan deli sensin.“
“Ee, ne yapacağız? Yoksa ölecek mi?“
“Onunla ölmez. Şımarık bir soylu hanımefendisi işte. Büyük ihtimalle naz yapıyordur.“
Adamın gölgesi yeniden üzerinden çekildi.
Bu kısa konuşmadan bile Blair iki önemli şey anlamıştı.
Bu insanlar onun kim olduğunu biliyordu.
Ve...
Onu öldürmeyi düşünmüyorlardı.
Fidye için mi kaçırıldım?
Zaman zaman soyluları fidye almak amacıyla kaçıran haydutların hikâyelerini duymuştu.
Ama onlar dağ haydutlarıydı.
Issız yollardan geçen arabaları hedef alırlardı. Başkentin tam ortasına kadar girip böyle büyük bir risk aldıklarını ise daha önce hiç duymamıştı.
“Her neyse... Şunlar neden hâlâ gelmedi? Dük çıkagelmeden önce bunun hafızasını silmemiz gerekiyor.“
Kadın huzursuzca söylendi.
Adam ise bekledikleri kişileri savunur gibi konuştu.
“Ne yani? Prensesin bu kadar erken ve bu kadar hızlı hareket edeceğini sen mi tahmin etmiştin?“
“...“
“Rahat ol. Böyle villalar soyluların gizli buluşmalar yaptığı yerlerdir. Kimse durup dururken buraya dalmaz. İşler ters giderse de çekip gideriz.“
Blair tek kelime etmeden konuşmaları dinledi.
Şu anda elinden hiçbir şey gelmese bile, içinde bulunduğu durumu mümkün olduğunca iyi anlaması büyük avantaj sağlayacaktı.
Kısa bir sessizlik çöktü.
Ardından birinin ayağa kalktığı duyuldu.
“Nereye gidiyorsun?“
Ayağa kalkan kişi adam olmalıydı.
“Acıktım. Gidip yiyecek bir şeyler bulacağım. Burası bir soylunun villası değil mi? En azından atıştırmalık bir şeyler vardır.“
“Şu durumda bile yemek yiyebiliyor musun?“
“Ne olmuş bu duruma? Kaçırılan ben değilim ki.“
Adam alaycı bir kahkaha attıktan sonra odadan çıktı.
Kadın ise iç çekerek homurdandı.
Ardından hafif bir çıt sesi duyuldu.
Bir süre sonra odaya yayılan puro kokusundan Blair bunun çakmağın sesi olduğunu anladı.
Boğazını yakan puro dumanı öksürük refleksini tetikledi.
Blair alt dudağını ısırarak öksürüğünü bastırmaya çalıştı.
Ama uzun süre dayanamadı.
Tam acıyla dolu nefesini içine çekmeye çalışırken...
PAT!
Alt kattan yüksek bir kırılma sesi yükseldi.
Sesi duyan kadın küfrederek ayağa fırladı.
“Allah kahretsin... O aptal bu kez neyi kırdı acaba?“
Kadın da odadan çıkıp koridora yöneldi.
Ayak sesleri giderek uzaklaştı.
“Öhö... öhö...“
Ancak o zaman Blair tuttuğu öksürüğü serbest bırakabildi.
Her öksürüğünde başındaki zonklama biraz daha şiddetleniyordu.
Uzun süre derin derin nefes aldıktan sonra nihayet kendini toparlayabildi ve doğrulup oturdu.
Başına aldığı darbe yüzünden zonklayan acı hâlâ dinmemişti.
Midesi, her an içindekileri dışarı çıkaracakmış gibi altüst oluyordu. O kadar bitkindi ki yerinden doğrulmaya bile gücü yoktu.
Fakat tam o sırada alt kattan yeniden yükselen gürültü onu kendine getirdi.
Vakit yok.
Blair odanın içinde hızla etrafına göz gezdirdi.
Gözü bir sandalyeye ilişince hemen yanına gitti.
Şansına, yalnızca elleri bağlanmıştı; ayaklarına ip vurulmamıştı.
Sandalyeyi dikkatlice yana devirdi ve ince ayaklarından birini, bileklerini bağlayan ipin düğümünün arasına soktu.
İpi birkaç kez ileri geri sürttükten sonra düğüm gevşemeye başladı.
Blair gevşeyen düğümü parmaklarıyla çözdü ve ellerini tamamen kurtardı.
Şimdi geriye tek bir sorun kalmıştı.
Kaçmak.
Geniş pencereye ve balkonun ötesinde uzanan sık ormana baktı.
Ormana kaçmalıyım.
Ne olursa olsun, buradan daha iyi saklanabileceğim bir yer.
Belki de onu öldürmeye niyetleri olmadığını bildiği içindi.
“Ya başarısız olursam?“ diye düşünmek yerine, önce “Ne yapabilirim?“ diye düşündü.
Burası ikinci kat. Biraz hazırlık yapabilirsem başarabilirim.
Kimse fark etmeden aşağı inebileceği bir yol ararken balkon kapısının yarısını örten kalın perdeleri gördü.
Onları görünce aklına Revellus Loncası’na ilk gittiği gün geldi.
Blair sandalyeyi pencerenin önüne çekip üzerine çıktı.
Perdeyi dikkatlice kornişten ayırdı.
Ardından uzun şeritler hâline getirerek birbirine düğümledi ve sağlam bir ip hâline getirdi.
Hazırladığı ipin bir ucunu balkon korkuluğuna sıkıca bağladı.
Sonra düğümü iki eliyle kuvvetlice çekerek son kez kontrol etti.
Kıpırdamıyordu.
Her şey hazırdı.
Blair ipin diğer ucunu balkonun dışına sarkıttı.
“...Tamam.“
Artık bu ipten aşağı inerek birinci kata ulaşması gerekiyordu.
Tam korkuluğun üzerinden sarkmaya hazırlanırken—
“Buraya çalışmaya değil, keyif sürmeye geldin galiba?“
“İkimiz de bir şeyler yedik. Şimdi bunun lafını mı yapıyorsun? Sanki sen aç değildin.“
Merdivenlerden yukarı çıkan kadınla adamın atışmaları duyuldu.
Sesler yaklaştıkça Blair’in yüreği sıkıştı.
Telaşla yeniden balkon tarafına yöneldi...
Ama bir anda durdu.
Şimdi inmeye kalkarsa ayağı kayıp düşebilirdi.
Ya da daha yere basamadan yakalanabilirdi.
Kaldı ki birinci kata inmeyi başarsa bile onları koşarak atlatması mümkün değildi.
O hâlde...
Blair bir anda kararını değiştirdi.
Kadın ve adam tartışmayı sürdürerek odaya girdikleri anda, içerideki serin havayı hissedince ikisi de oldukları yerde durdu.
İçlerine doğan kötü hisle gözlerini odanın içinde gezdirdiler.
Balkon kapısı ardına kadar açıktı.
Perde, balkon korkuluğuna düğümlenmişti.
Ve hepsinden önemlisi...
Blair ortada yoktu.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.