Bölüm 162
Bölüm 162 - Işıktan Yoksun
Çeviri: Raban
Sunny, bıçağı Harper’ın cılız göğsüne saplayıp bütün ağırlığıyla ileri yüklendi. Çürük ahşap masayı yana savurdu; masa duvara çarpar çarpmaz paramparça oldu. Sunny boştaki eliyle genç adamın yüzünü kavrayıp sertçe yere bastırdı; ağzından tek bir ses bile çıkmasına izin vermedi.
Harper’ın dehşetle ve acıyla irileşmiş gözlerinde sessiz ama kulakları sağır eden tek bir soru vardı.
...Neden?
Sunny, elinden aşağı süzülen sıcak kanı hissederken sonunda Kusurunun acısına teslim oldu.
Sesi boğuk, fısıltısı güçlükle duyulacak kadar cılızdı:
“Işıktan Yoksun! Benim... adım... Işıktan Yoksun...“
Harper’ın titreyen parmakları Sunny’nin yüzüne dokundu. Yanağına bulaşan kan, gözyaşlarına karıştı. Genç adam son bir gayretle onu itmeye çalıştı ama kollarında hiç güç kalmamıştı.
Sunny dudaklarını kanatacak kadar sert bir şekilde ısırdı. Sıska genci yere bastırmayı sürdürürken bıçağı yaranın içinde çevirdi ve her şeyin bir an önce sona ermesi için dua etti.
’Bana bakma... ne olursun, bana bakma...’
Sonunda Harper’ın dehşet ve suçlamayla dolu bakışları dondu; gözlerindeki ışık giderek söndü. Sunny, ince giysisinin üzerinden kalbinin atışlarını hissedebiliyordu.
Sonra o da durdu.
Harper’ın gerçekten öldüğünden emin olunca bıçağı bıraktı ve geriye doğru sürünerek uzaklaştı.
’Ah, tanrılar...’
Sanki bu sözlerle çağrılmış gibi, Büyü’nün sesi kulağına usulca fısıldadı:
[Düşçü Harper’ı öldürdün.]
[Gölgen güçleniyor.]
Bir anda bedeni acıyla kasıldı. İki büklüm olup şiddetle kustu. Ardından bütün gücü tükenmişçesine yere yığıldı. Yüzünü silmeye çalıştı ama bunu yaparken kanı yüzünün her yanına bulaştırdığını fark etti.
’Olamaz… az önce gerçek bir insanı öldürdüm...’
Sunny’nin üzerine tuhaf bir durgunluk çöktü. Soğuk taşların üzerinde oturmuş, az önce öldürdüğü genç adamın cesedini seyrediyordu. Uzun süre allak bullak olmuş zihninden anlamlı tek bir düşünce bile çıkmadı.
Ama nihayet birkaç kelime döküldü:
’Bu kadarı da fazla... Ah, bu kadarı gerçekten ama gerçekten de çok fazla...’
Bütün bunlar ona fazlaydı, ağır geliyordu. Neden bunları yaşamak zorundaydı? Önce köle kafilesi, sonra Unutulmuş Kıyı, sonra Değişen Yıldız ve şimdi de Harper...
Bu kâbusu hak edecek ne günah işlemişti ki o? Yoksa aslında çoktan ölmüştü de cehennemin dibine mi hapsolmuştu?
’...Saçmalama. Bunu hak etmişti.’
Sunny dişlerini sıktı ve bu düşünceye tutunmaya çalıştı.
’Neden suçluluk duyuyorsun ki? O şerefsiz seni Gunlaug’a satacaktı. Öldürülmene yardım ettiğini gayet de iyi biliyordu. Üstelik yalnızca seni değil... Neph’i ve Cassie’yi de öldürtecekti.’
Fakat Harper’ı öldürmeye hakkı olduğuna kendini ne kadar inandırmaya çalışırsa çalışsın, içten içe bunu kabul edemiyordu. O ürkek, acınası aptal köstebekle baş etmenin bin türlü yolu vardı.
Hayır... Onu öldürmesinin asıl sebebi başka bir şeydi.
’Hadi ama... Burada senden başka kimse yok. Bir kez olsun kendine karşı dürüst ol. Kabul et. İkiyüzlülük yapma sakın.’
Sunny yüzünü buruşturup dişlerini gıcırdattı.
’Söyle artık!’
İsteksizce fısıldamaya başladı:
“Hayatta kalmak istediğim için onu öldürdüm. Evet, öldürdüm... çünkü en kolay yol buydu.“
Bunu söyler söylemez tuhaf biçimde rahatladı.
Bunda büyütülecek ne vardı? Nasıl olsa artık bir katildi.
Üstelik Nephis’in yüzlerce insanı öldürmesine yardım etmeyi düşünüyordu.
İşin ironisi ona neredeyse kahkaha attıracaktı; son anda kendini tuttu.
Fazla gürültü çıkarmak istemiyordu. Masayı kırması bile başlı başına bir hataydı. Ya biri gürültüyü duyup ne olduğuna bakmaya gelirse?
Bu hiç iyi olmazdı.
Hem fena halde rezil olurdu.
Ah, doğru ya... Peki cesedi ne yapacaktı?
Sunny bu soruya bir cevap bulmak yerine öne eğilip tekrar kustu.
...Bir süre sonra doğruldu ve kulübenin kapısının açık olduğunu gördü.
Kapı eşiğinde, yüzü bembeyaz kesilmiş bir halde Caster duruyordu.
Gururlu Mirasçı, karşısındaki manzarayı donakalmış halde izliyordu: Parçalanmış masa, havaya sinen içki kokusu, cılız göğsüne bıçak saplanmış kanlı bir ceset ve saçı başı dağılmış, eli yüzü kana bulanmış bir halde yerde diz çöken, Sunny.
’Eyvah!’
“Gördüğün... şey, bunlar...“
Ama devamını getiremedi. Ne söylerse söylesin, karşısındaki manzarayı daha masum bir halde gösteremezdi.
Caster gözlerini Sunny’ninkilere dikti ve dehşet dolu bir sesle sordu:
“Sunny... sen ne yaptın?“
***
Sunny gözlerini kırpıştırıp aval aval yakışıklı genç adama baktı. Birkaç saniye sonra ağzını açıp cevap verdi:
“Ne yapmış gibi görünüyorum? Bu p*çi geberttim.“
Sesi sakin, tavrı umursamazdı. Gerçekte ne hissettiğinin hiçbir önemi yoktu. Caster’ın karşısında en ufak bir zayıflık dahi gösteremezdi.
Han Li Klanı’nın gururlu mensubuna zerre kadar güvenmiyordu. Onda başından beri Sunny’nin içine sinmeyen bir şeyler vardı.
Rol yapmasını gerektirecek bir an varsa, o da şimdiydi. Üstelik dış yerleşimdeki insanların aksine Caster, Sunny’nin herkesin sandığı kadar işe yaramaz biri olmadığını biliyordu. Bunu, üçünün beraber dış yerleşime gelen o Şeytanla savaştıkları geceden beri biliyordu.
“Geberttin, ha... bunu niye yaptın?!“
Sunny ayağa kalkıp omuz silkti.
“Çok fazla soru soruyordu.“
Caster şaşkınlıkla ağzını açtı, sonra hiçbir şey söylemeden geri kapattı. Birkaç saniye sonra yüzü ansızın ciddileşti.
“Ne tür sorular?“
Anlaşılan bir şeylerin farkına varmıştı.
...Bu arada, Caster’ın burada ne işi vardı?
“Bilirsin, Nephis’i ne kadar iyi tanıyorum, Yönelimi ne, Gerçek İsmini nasıl kazanmış falan.“
Caster daha tepki vermeye fırsat bulamadan Sunny konuşmaya devam etti; bir yandan da ellerini bir parça deniz yosununa siliyordu.
“Aslında Harper’ı bizi gözetlemesi için Tessai göndermiş. Bu sabah onu Şato Muhafızlarından birine rapor verirken gördüm.“
Caster bir süre sessiz kaldıktan sonra kısık sesle sordu:
“Bunu kanıtlayabilir misin?“
Sunny ona ters ters bakıp kaşlarını kaldırdı.
“...Benim sözüm kanıt sayılmıyor mu?“
Aklına birden çılgınca bir düşünce geldi.
’Yoksa, Caster’ı da mı öldürmeliyim?’
İş o noktaya gelirse bunu başarabilir miydi?
Pek sanmıyordu.
“Ne yani, bana inanmıyor musun?“
Kötüydü... Hem de çok kötü. Caster’ın vereceği cevaba bağlı olarak Sunny korkunç bir belanın içine düşebilirdi. Üstelik bunu önlemek için yapabileceği hiçbir şey yoktu.
Kaygı ve huzursuzlukla Caster’a baktı.
Gururlu Mirasçı uzun süre cevap vermedi. Sonunda içeri girip kapıyı arkasından kapattı.
“Hayır, sana inanıyorum. Aslında ben de bu çocuktan şüpheleniyordum. İkinizin birlikte bir yere gittiğini duyunca hemen peşinize düştüm. Ama Sunny... diğerleri... diğerleri aynı şekilde düşünmeyebilir.“
Havayı koklayıp yüzünü buruşturdu.
“Bunu söylemek istemezdim ama öfkene hâkim olamadığını herkes biliyor. Bir de belli ki içki içmişsiniz ve ayrıca burada Harper’ı şatoyla ilişkilendirebileceğimiz tek bir kanıt bile yok... Bu manzaranın dışarıdan pek de hoş görünmediğini sen de kabul edersin.“
’Ulan şerefsiz!’
Sunny kaşlarını çattı, sakin görünmeye çalışıyordu. Caster’ın neyin peşinde olduğunu anlamıştı...
“Peki? Ne yapmayı düşünüyorsun?“
Caster elini Sunny’nin omzuna koyup sıkıca kavradı. Ardından ciddi ve ağırbaşlı bir ses tonuyla konuştu:
“Ne yapabilirim ki? Elbette tüm bu kanıtları gizlemene yardım edeceğim. Ne de olsa biz yoldaşız. Ama Sunny... burada yaptıklarını kimse bilmemeli. Özellikle de Leydi Nephis. Bu... ikimizin sırrı olarak kalacak. Tamam mı?“
Bunları söylerken gözlerini doğrudan Sunny’nin gözlerine dikti...
...ve ardından kibarca gülümsedi.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.