Yukarı Çık




1   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   3 

           
Uyandığımda... ne olduğunu anlamamıştım.
Karanlık. Sadece karanlık ve baskı. Vücudum hareket etmiyordu, sanki daracık bir tünelden zorla itiliyor gibiydim. Ölmemiş miydim? Neler oluyordu? En son hatırladığım, göğsümdeki kan, ağzımdaki metalik tat ve... sonrasında gelen o sonsuz boşluk.
Aniden, keskin ve soğuk hava ciğerlerime doldu. Canım yandı. Refleks olarak bağırmak istedim, “Neredeyim?“ demek istedim. Ama boğazımdan çıkan tek şey, kontrolsüz ve tiz bir çığlık oldu.
“Ingaaaa...!“
Bu ses... benden mi çıkmıştı? Ciğerlerim yanıyordu. Gözlerimi açmaya çalıştım ama ışık o kadar parlaktı ki retinama iğneler batıyor gibi hissettim. Görüntü bulanıktı, her şey birbirine girmiş renklerden ibaretti.
Vücudumu hissetmeye çalıştım. Kollarım, bacaklarım... Hareket ettirmek istedim ama kaslarım komutlarımı dinlemiyordu. Sadece rastgele sarsılıyorlardı. Kendimi tamamen aciz, bir et yığını gibi hissediyordum. 17 yaşında, sokaklarda hayatta kalmayı öğrenmiş Okamura Minori, şimdi kendi başını bile dik tutamıyordu.
Bu acizlik hissi, ölümden bile daha korkutucuydu.
Sonra bir koku duydum. Süt ve çiçek kokusu. Bu koku, içimdeki paniği garip bir şekilde bastırdı. Bulanık görüntünün içine bir gölge girdi. Devasa eller beni kavradı ve havaya kaldırdı.
Bir kadın sesi duydum. Yumuşak, yorgun ama şefkat dolu bir ses.
Anlamadığım kelimeler söylüyordu. Dil... Japonca değildi. Hiç duymadığım, garip tonlamaları olan bir lisandı. Beynim sesleri ayırt etmekte zorlanıyordu.
Kadın beni göğsüne yasladı. Kalp atışlarını duyabiliyordum. Başım istemsizce omzuna düştü. Gözlerimi zorlayarak yüzüne bakmaya çalıştım. Görüntü yavaş yavaş, çok az da olsa netleşti.
Gördüğüm ilk şey, yüzünün etrafından dökülen parlak, altın sarısı saçlardı.
Yüzünde yorgun bir gülümseme vardı. Dudakları hareket ediyordu. Bana bakıyor ve sürekli aynı ses dizisini tekrarlıyordu.
“...Aki...“
Ses tonundan bunun bana yönelik bir hitap olduğunu sezdim. “Aki.“ Bu bir isim miydi? Benim ismim miydi?
Sonra odada başka bir ses gürledi. Kalın, derin bir erkek sesi. Korkutucu geliyordu ama kadın bu sese gülümseyerek karşılık verdi. Adam yaklaştı, devasa gölgesi üzerimize düştü. Kadına bir şeyler söyledi ve kadın ona “Tetsu“ diye hitap etti.
Adam parmağını uzattı ve yanağıma dokundu. Parmağı, neredeyse kafam kadardı. O an dehşetle gerçeği kabullendim.
Ben... bir bebektim.
Ölmüş ve yeniden doğmuştum. Reenkarne olmuştum. Eski hayatımdaki o “Isekai“ saçmalıkları gerçekmiş meğer. Ama bu... hiç de o hikayelerdeki gibi havalı değildi. Altıma yapıyordum, konuşamıyordum, göremiyordum ve sürekli üşüyordum. Bu bir lütuf değil, bir hapishaneydi.
Günler, haftalar geçmeye başladı.
Zaman kavramını yitirmiştim. Sadece yiyor, uyuyor ve etrafı izliyordum. Yetişkin bir zihne sahip olup bebek bedenine hapsolmak, zihinsel bir işkenceydi. Ama yapacak bir şey yoktu. Tek çarem gözlemlemek ve öğrenmekti.
Bu dünyanın Japonya olmadığını anlamam uzun sürmedi. Elektrik yoktu. Geceleri odayı aydınlatan şey ampuller değil, duvardaki taşların içinden çıkan garip bir ışıltıydı.
Ve asıl şoku, o ışığın kaynağını anladığımda yaşadım.
Bir gece, beşiğimde huzursuzca kıvranıyordum. Annem, o sarı saçlı kadın, Naru, yanıma geldi. Elini kaldırdı ve parmaklarını şıklattı.
Bir çakmak yoktu. Bir kibrit yoktu. Ama parmağının ucunda küçük, yumuşak bir ışık küresi belirdi.
Gözlerim kocaman açıldı. Bu bir illüzyon değildi. Bilimsel bir açıklaması yoktu. Bu... büyüydü.
Annem o ışık küresini beşiğimin üzerinde döndürerek beni sakinleştirdi. O an anladım. Burası sadece geçmiş zaman değil, bambaşka kuralları olan fantastik bir dünyaydı.
Ben de bu dünyanın bir parçasıydım. Osaki ailesinin yeni üyesiydim.
Aylar geçti. Hareket kabiliyetim arttıkça, etrafı daha iyi anlamaya başladım. Konuşulan dili sürekli dinliyor, kelimeleri hafızama kazıyordum. Bebekler ağlarken ben dinliyordum. “Anne“, “Baba“, “Yemek“... Basit kelimeleri zihnimde eşleştiriyordum.
Dördüncü yaşıma geldiğimde, dili artık akıcı bir şekilde anlayabiliyor ve konuşabiliyordum. Ailem benim bir “dâhi“ olduğumu düşünüyordu çünkü kimse bir çocuğun bu kadar hızlı öğrenmesini beklemiyordu.
Ama asıl sırrım zekam değil, keşfettiğim o güçtü.
Bir gün, bahçede oynarken elimi sivri bir taşa kestim. Canım yandı. Parmağımın ucunda kırmızı, koyu bir kan damlası belirdi.
Normalde akıp gitmesi, toprağa düşmesi gerekirdi. Ama ben o kana baktığımda... tuhaf bir bağ hissettim. Sanki o kan damlası, hala vücudumun bir parçasıymış gibiydi. Kolumu hareket ettirmek kadar doğal bir hisle, ona “durmasını“ emrettim.
Ve kan damlası, havada asılı kaldı.
Yerçekimine meydan okuyordu. Benim irademle hareket ediyordu. Büyü değildi. Annemin yaptığına benzemiyordu. Bu, sadece bana ait, içgüdüsel bir şeydi.
O gün bu güce bir isim verdim.
“Kan Bağı.“
Mai’yi koruyamamıştım. O çaresizliği, o zayıflığı bir daha asla tatmak istemiyordum. Bu yeni hayatta, bu yeni dünyada ve bu yeni güçle...
Yemin ettim. Bir daha asla zayıf olmayacaktım.

Aradan zaman geçti. Artık 9 yaşındaydım.
Osaki ailesinin varisiydim. Benden beş yaş büyük bir ablam vardı. Dışarıdan bakıldığında mükemmel, soylu bir hayatım vardı. Temel büyü eğitimi almış, kılıç sanatlarında yaşıtlarımı çoktan geçmiştim.
Ama kimsenin bilmediği “Kan Bağı“ gücümü yıllar içinde gizlice geliştirmiştim. Sadece kanı hareket ettirmekle kalmıyor, onu sertleştirip silaha dönüştürebiliyor, şekil verebiliyor, hatta kendi kıyafetimi bile yapabiliyordum.
Bir gece, yine herkes uyuduktan sonra gücümü denemek için malikaneden gizlice çıktım.
Saat gece yarısını geçmişti, sanırım 02:00 civarıydı. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.
Oradaydı. İki tane ay.
Biri büyük ve parlak, diğeri daha küçük ve soluk. Ne zaman bunu ablama veya başkasına sorsam, gökyüzünde sadece “bir“ tane ay olduğunu söylerlerdi. Nedenini bilmiyordum ama o ikinci ayı sadece ben görebiliyordum. Bu, bu dünyaya ait olmadığımın bir işareti miydi?
Derin bir nefes aldım. Bugün sınırlarımı zorlamak istiyordum.
Avucumu açtım. Kan Bağı yeteneğimi kullanarak kanımdan sivri, yoğunlaştırılmış bir çivi oluşturdum. Tüm gücümü ve konsantrasyonumu bu küçük nesneye verdim.
Ve fırlattım.
Çivi, elimden çıktığı anda bir mermi gibi ses duvarını aşarak gökyüzüne fırladı. Gözden kayboldu. Birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra... GÜM!
İlerideki ormanlık alana düştüğünde, sanki bir meteor çarpmış gibi devasa bir patlama sesi yankılandı. Yer sarsıldı.
Koşarak düştüğü yere gittim. Gördüğüm manzara korkutucuydu. On metre çapındaki bir alan tamamen yok olmuştu. Ağaçlar kökünden sökülmüş, kayalar toza dönüşmüştü. Sadece avuç içi kadar bir kan çivisiyle bunu yapmıştım.
“Sanırım biraz abarttım,“ diye mırıldandım ve hemen oradan uzaklaştım.
Hızlı adımlarla ormanın derinliklerine doğru yürürken, ileride titrek bir ateş ışığı fark ettim. Yaklaştım.
Sesler geliyordu. Kaba erkek sesleri. Haydutlardı. On kadar adam, bir ateşin etrafında toplanmışlardı. Ama kanımı donduran şey haydutlar değildi. Arkalarındaki iki at arabasıydı. Daha doğrusu, arabaların arkasındaki demir kafesler.
Kafeslerin içinde çocuklar vardı.
O an... dünya durdu. Gözümün önüne eski hayatım geldi. O park. Siyah araba. Kardeşim Mai’nin çığlıkları. Çaresizliğim.
Gözlerim doldu, boğazım düğümlendi. Ama bu sefer 17 yaşında çaresiz bir çocuk değildim. Bu sefer gücüm vardı. Gözyaşlarımı sildim ve derin bir nefes aldım.
Bir daha asla. Bir daha çocukların kaçırılmasına izin vermeyecektim.
Sessizce kafeslere yaklaştım. İçerideki çocuklar beni görünce korkuyla büzüştüler. Hepsi hasta ve bitkin görünüyordu. Parmağımı dudağıma götürdüm. “Şşşt... Sessiz olun. Sizi kurtaracağım.“
Temel bir kilit açma büyüsüyle kilidi zorladım. Klik. Açıldı. Ama kapıyı araladığımda paslı menteşelerden tiz bir gıcırtı yükseldi.
Lanet olsun.
“Hey! Orada kim var?“
Yakalanmıştım.
Saklandığım yerden çıktım. Haydutlar silahlarını çekmiş, bana bakıyorlardı. Beni görünce şaşırdılar. Karşılarında 9 yaşında, soylu kıyafetleri içinde bir çocuk duruyordu.
Liderleri, yüzünde yara izi olan adam sırıttı. “Ne duruyorsunuz aptallar? İşini bitirin şu veledin!“
Dört kişi ellerindeki sopalar ve bıçaklarla üzerime koşmaya başladı. Öldürmeye niyetliydiler. Acımadım. Bu dünyada merhamet, zayıflıktı.
Elimi kaldırdım. Kan Bağı. Avucumda şekillenen kandan kılıcı savurdum.
Her şey saniyeler içinde oldu. İlk adamın kolu koptu, ne olduğunu anlayamadan yere yığıldı. Diğerinin kalbine kılıcımı sapladım. Kılıcım havada dans ediyordu. iki haydut, daha bana dokunamadan kanlar içinde yere serilmişti.
Geriye kalanlar dehşet içinde donup kalmıştı. Tam liderlerine doğru yürüyecektim ki... bir şey hissettim.
Saf, keskin bir düşmanlık hissi. Arkamdan geliyordu.
Refleksle kendimi yana attım. O saniye, az önce durduğum yeri görünmez bir kılıç darbesi kesti. Rüzgarı yüzümü yaladı.
Döndüm. Karşımda siyah giyimli, uzun saçlı biri duruyordu. Kız gibi görünüyordu ama yaydığı aura... bir canavar gibiydi.
“Ha?..“ dedim sessizce. “O da kim?“
Haydutlar bile korkmuş görünüyordu. Liderleri titreyerek, “J-Jin?“ dedi.
Siyahlı kişi, Jin, bana döndü. Yüzünde alaycı bir gülümseme vardı. “İlginç...“ dedi. Sesi hem ince hem de sertti. “Reflekslerin iyiymiş velet.“
Tekrar saldırdı. Bu sefer hazırdım. Kılıçlarımız çarpıştı. Daha doğrusu, onun çeliği benim kanımdan kılıcımla çarpıştı. Hızlıydı. Çok hızlıydı. Ama ben sadece 9 yaşında bir çocuk değildim. Zihnim 17 yaşında bir gence sahipti ve gözlerim her hareketi analiz ediyordu.
Savunmada kaldım. Gücünü tartıyordum. Bana her vurduğunda gülümsüyordu. Ama ben... sıkılmaya başlamıştım. Saldırıları basitti. Sadece hızlıydı, teknik yoktu.
“Bu kadar mı?“ diye fısıldadım. “Aptal mısın?“
Saldırıya geçtim. Tek elimle, kan kılıcımı savurarak onu geri püskürttüm. Jin geri sıçradı. Yüzündeki gülümseme solmuş, yerini şaşkınlığa bırakmıştı. Alnından ter akıyordu.
“Bu da ne...“ diye mırıldandı. “Bir çocuk nasıl... nasıl beni zorlayabilir?“
Kılıcını kınına soktu. “Cidden ilginçsin velet. Bugünlük yeter.“
Arkasına döndü ve haydut liderine yürüdü. “Hey moruk. Paramı ver. Sabah oluyor, iş bitti.“
Lider şoktaydı. “Ne? Aptal mısın, daha işini bitirmedin! Seni bu yüzden tuttum Jin!“
Jin umursamazca elini kılıcına uzattı. “Benimle kafa mı buluyorsun? Seni doğramamı istemezsin. İş bitti.“
Lider titreyerek bir kese altını fırlattı. Jin keseyi havada kaptı, bana döndü ve el salladı. “Umarım bir gün gerçekten bütün gücümüzle dövüşürüz, velet.“ Ve karanlıkta kayboldu.
Geriye sadece ben, titreyen haydut lideri ve kafesteki çocuklar kalmıştı.
Lider ormana doğru kaçmaya yeltendi. Elimi kaldırdım. Kanımdan küçük bir mermi oluşturdum ve tam gözünün önünde havada durdurdum.
buz gibi bir sesle “Tek bir hareket bile edersen... ,Beynini parçalarım.“ dedim.
Adam olduğu yerde dondu. Korkudan altına kaçırdığını gördüm.
Ona arkamı döndüm ve çocuklara doğru yürüdüm. Artık güvendeydiler. Onlara gülümsedim ve konuşmaya başladım:
“Merhaba, ben...“

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

1   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   3