*Tak, tak...* Taş basamakları döven botların sesi havada yankılanırken, zindandan sorumlu nöbetçi başını kaldırdı. Bir elinde meşale tutan hayalet gibi solgun bir genç adam, diğer eliyle arkasından gelen kızı bağladığı ipi çekiştiriyordu.
Aşağıya inme niyeti yanlış anlaşılınca, genç adam emirler yağdırmaya başladı.
“Zindan gardiyanı sen misin?“
“Hah, evet ama burası...“
Gardiyan burada neler döndüğünü anlayamayarak şaşkınlıkla başını yana eğerken, Sykes, Rachel’ın ellerini bağladığı ipi çözdü ve onu sırtından itekledi.
“Bu, bizzat Prens Elliot’ın emri. Bu kadını zindana tıkacağız. Ne zaman çıkacağı belirsiz... ne kadar iyi düşüneceğine bağlı.“
“Hah...“
Gardiyanın verdiği sönük tepkiler karşısında Sykes kaşlarını çattı.
“Sorun nedir?“
“Şey... aslına bakarsanız, hapishane...“
Sykes, gardiyanın gevelemesinden bıkıp onun omzunun üzerinden arkaya baktı... ve zindanın bir depoya dönüştüğünü gördü.
“Bu da ne böyle?“
Beklenmedik manzara Sykes’ın haykırmasına neden oldu. Hücrenin bir köşesine, irili ufaklı sayısız ahşap sandık üst üste yığılmıştı. Bazı kuleler tavana kadar ulaşıyordu.
“Aslında... bugün erken saatlerde bir grup yetkili buraya geldi ve bunları sadece geçici olarak burada tutacaklarını söyleyip durmadan eşya taşıdılar.“
Sykes uzaktan kutuları şöyle bir süzdü, şüpheyle inceliyordu.
“Sarayın zindanını uzun süredir kullanmıyoruz, o yüzden muhtemelen önemsiz şeylerdir. O gece kullanılmak zorunda kalınacağını asla tahmin edemezlerdi tabii...“
Gardiyan o kutuların içinde ne olduğu hakkında hiçbir fikre sahip değildi ama hücrenin yarısından fazlasını kaplıyorlardı.
“Depo olarak kullanmak için neden rastgele burası seçildi ki...?“
“Bilmiyorum. İlk defa böyle bir şey oluyor... ama burayı hiç kullanmadığımız için onlara hayır demem için bir sebep yoktu...“
Bu kutuların güvenli bir şekilde saklanmasını talep eden bir yığın resmi belge verilmişti... Sykes bu korkunç zamanlama karşısında dilini şaklattı ama tekrar baktığında, tuvaletin ve girişin bulunduğu hücrenin ön kısmının boş olduğunu gördü.
Rachel’ın uzanabileceği kadar yer vardı.
“Başka çaremiz yok, hücrenin bu yarısında idare et. Ve tek kelime şikayet duymayayım. Yanına suç ortağı vermediğimize dua et.“
“Anlaşıldı.“
Rachel sessizce başını sallayınca Sykes çenesiyle hücre kapısını işaret etti. Gizli anahtar *tık* diye yumuşak bir ses çıkardı, kilit açıldı ve kapı açılırken tüm bodrum katını dolduran uzun bir *gıcırtı* duyuldu.
Bu duvarların arasına daha önce giren adamların ve kadınların halini bilen şövalye kaptanının o inceleyici tavrı, sonunda yerini aşağılayıcı bir sırıtışa bıraktı.
“Heheheh, bir soylu kızı için muhtemelen oldukça ürkütücü bir yer... yani, eğer başkentte yaşıyorsan. Bir hafta sonra eminim alışır ve burayı ilginç bir han gibi görmeye başlarsın. ...Gerçi, burada aslında kaç yıl kalacağın hakkında hiçbir fikrin yok, değil mi?“
Şövalye kaptanı arkasından tehditler ve şikayetler savurmaya devam ederken Rachel sessizliğini koruyarak yeni evine girdi.
O içeri girer girmez hücre kapısı hemen arkasından kapandı; onu esir alanlar anahtarı yuvasına sokup kapıyı kilitlerken demirler hala tıngırdıyordu.
Soğuk taş zemine oturan bu sessiz kıza yukarıdan bakan Sykes’ın yüzüne iğrenç bir sırıtış yayıldı.
“Ağlamak ya da o yüce şahsımdan nefret etmek istersen, tüm bunların kendi eylemlerin yüzünden olduğunu hatırla. Zaten bu zindanı uzun süredir kullanmıyoruz. Yeri de sapa, o yüzden burada olduğunu unutursak kusura bakma artık~“
Sykes kendi iğnelemesine tekrar gülmeye başladı.
“Hahaha, aynen öyle. Ekselansları, Bayan Margaret ile eğlenirken seni çok yakında unutacaktır. Biz de seni bu zindana tıktığımızı unutmadan önce, başını eğsen iyi edersin.“
Dük’ün kızı, ona arkalarını dönüp giden Sykes ve gardiyanı kaşlarını çatarak izledi. Bu soylu kadını bir başına bırakacaklardı... ya da olması gereken buydu.
Sykes ve gardiyan merdivenleri çıkmaya başladılar ve tam o sırada...
*Şakır... şukur... ÇAT!*
“O ses de neydi?“
Tuhaf sesler duymaya başladıklarında iki adam arkalarını döndü.
Gördükleri şey, ağır bir demir zinciri hücre parmaklıklarına ve kapı kasasına dolayan, ardından da koca bir asma kilitle kilitleyen Rachel’dı.
Bu an, Rachel’ın karşı saldırısının... hayır, tacizinin başladığı andı.
“Ha?“
“N-ne!?“
Genç soylu kadının bu beklenmedik hareketi karşısında Sykes ve gardiyan koşa koşa hücre kapısına geri döndüler.
Ama Rachel kapıyı çoktan sıkıca kilitlemişti.
“Hey, bu da ne!?“
Adamlar tüm güçleriyle kapıyı açmaya çalıştılar... *Çın, çın!* Ama kapı, kendisini sımsıkı tutan zincirlere çarparak sadece cılız bir ses çıkardı. Sonuçta, parmaklarını sokacak kadar bile aralayamadılar.
. Rachel, hücresinin içinden onları soğukkanlılıkla izledi.
“Önemli bir şey değil. Kendi güvenliğim için kapıyı kilitledim.“
Sykes’ın suratı bağırmaktan kıpkırmızı kesilirken, Rachel gayet sakin ve serinkanlı bir tavırla cevap verdi.
“Ben evlenmemiş, güzel bir kadınım. Başıma en kötüsünün gelmesi dayanılmaz olurdu. Gardiyanların, amirlerinin gözünden uzak zindanlara sızması pek çok hikayede işlenen bir olay örgüsüdür.“
“Sen... Burada böyle bir şeyin duyulduğu mu var?! Ayrıca o zincir ve kilit de nereden çıktı!?“
“Kendi rahatım için tedarik ettiğim bir ürün.“
Sykes ve gardiyanın nutku tutulmuşken, Rachel kendisine ne bağırılırsa bağırılsın geri adım atmıyordu. Zindana kapatılmış olması gerekiyordu ama burası bir hapishaneden ziyade, Rachel’ın şahsi kalesine dönüşmeye başlamıştı bile.
“N-ne yapacağız...?“
Gardiyan şaşkınlıkla sordu; bir anlık duraksamadan sonra Sykes isteksizce cevap verdi.
“Şimdilik Ekselanslarına rapor vereceğiz... ve... ve onun kararına göre hareket edeceğiz...“
Böylece koca sarayın şövalyelerinin başı, zindandan ayrıldı ve ayaklarını sürüyerek ağır ağır parti mekanına geri dönmeye başladı.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.