Yukarı Çık




2   Önceki Bölüm 

           
Sykes zindandan geri döndüğünde, Elliot’ı hâlâ Bayan Margaret ile cilveleşirken buldu... Ancak olayların seyri kısa süre içinde bambaşka bir hal alacaktı; hem de hiç beklenmedik, nahoş bir yöne doğru.

“......!!“

Zindanın o halini gören Elliot’ın nutku tutulmuştu. Aslında bu garipliğe hazırlıklı olması gereken Sykes bile gördükleri karşısında kelimelerini yitirmişti. Bu hapishane, sadece otuz dakika önceki o yerden tamamen farklı bir boyuta geçmiş gibiydi.

Zindan denilen bu tesis, aslında demir parmaklıklarla ikiye bölünmüş, geniş ve kare şeklinde tek bir odadan ibaretti.

Demir ızgaranın berisinde kalan ön bölüm, bekleme ve gözetleme alanı olarak kullanılırdı. Kalenin geri kalanına çıkan merdivenler de doğal olarak buradaydı. Zindanın bu kısmındaki tek eşya, sade bir masa ve birkaç sandalyeden ibaretti.

Mahkûmların yemekleri üst katlardaki mutfaktan getirildiği için burada bir mutfak tesisatına gerek duyulmazdı; sorgulamalar da muhafız koğuşlarında yapıldığından başka bir mobilyaya ihtiyaç yoktu.

Arka taraftaki oda ise mahkûmun ikamet ettiği yer, yani asıl zindandı. İç dekorasyon tamamen taştan ibaretti; taş tavan, taş zemin. Tamamen monokrom, ruhsuz bir tasarım. Köşenin birine tuvalet, duş ve lavabo hepsi bir arada tıkıştırılmıştı. Odanın bu iki kısmı sadece demir parmaklıklarla ayrılmıştı; eğer o parmaklıklar kaldırılsa, ortaya tek ve devasa bir oda çıkardı.

Zindan dendiği üzere burası büyük ölçüde yerin altında kalan bir bodrum katıydı, ancak havalandırma ve aydınlatma sağlamak amacıyla yüksek duvarlara açılmış birkaç ince uzun delik, pencere görevi görüyordu. Odanın tek ışık kaynağı bunlar olduğundan, gündüz vakti bile içerisi lamba veya mum olmadan loş kalırdı.

Bu boğucu alandaki yaşamın korkunç olup olmayacağı, buraya tıkılan kişinin konumuna ve onu oraya koyan kişinin düşmanlık derecesine bağlıydı.

Eğer mahkûm, itibar gösterilmesi gereken önemli bir şahsiyetse ya da şartlara rağmen gardiyanıyla hâlâ dostane ilişkiler içindeyse, özel muamele bekleyebilirdi. Halılar, yataklar, masalar, sandalyeler gibi eşyalar sağlanabilir, tuvalet malzemeleri ve hatta bir küvet bile getirilebilirdi.

Ancak mahkûmiyetin amacı ezmekse veya gardiyan onlara kin besliyorsa, ellerine hiçbir şey geçmeyebilirdi. Soğukta titreyerek, parke taşlı zeminde yatmaya zorlanırlardı. Yemeklerini yere bırakılan bir tepsiden yemek zorunda kalır, banyo yaparken veya ihtiyaç giderirken muhafız tarafından izlenmenin aşağılayıcılığına maruz kalırlardı.

Sadece bu tür bir muameleyi dinlemek bile çoğu erkeği titretmeye yeterdi. Özellikle de hapis cezaları çoktan kesinleşmişse...

Yine de bu hikâyeler çoğunlukla şehir efsanesinden ibaretti.

Aslına bakılırsa, bu hapishanenin kullanılması için ortada pek bir sebep kalmamıştı.

Geçmişle kıyaslandığında, çoğu mahkûm muhafızlar tarafından anında hallediliyor, zindana atılmak yerine derhal muhafız koğuşlarına sürüklenip, kaçma fırsatı bile bulamadan sorguları alelacele tamamlanıyordu.

Öte yandan, bu tür bir “özel ilgiyi“ hak etmeyen suçlular, kraliyet sarayının zindanına konacak kadar önemli sayılmazlardı. Onları halkın kullandığı daha büyük, banliyödeki hapishaneye postalamak çok daha pratik ve mantıklıydı.

Bu zindan, iç savaşların ve komploların sıradan olduğu günlerde, her şeyini kaybetmiş güçlü insanlara eziyet etmek için kullanılan bir araçtı. Ülke uzun süredir barış içinde olduğundan, burası bir hapishaneden ziyade, olağanüstü koşullarla karşılaşan soylular ve saray mensupları için bir nezarethaneye dönüşmüştü.

Uzun bir aradan sonra bu hücrenin ilk sakini olan Rachel Ferguson, gerçekten de müstesna bir vakaydı. Dük’ün kızının Prens’in gazabını üzerine çekip oraya atılacağını öngören biri var mıydı? Böyle bir kâhin yoktu. Ya da en azından, bu kadar yetenekli birine rastlamak zordu.

Peki Prens Elliot bu kadar derin düşünebilecek kapasitede miydi...?

Elbette hayır. Tek derdi, kötü bir ortam yaratıp sevimli Margaret’ı ezen Rachel’a zorbalık etmekti. Beyninin hiçbir köşesinde, kızın orada nasıl yaşayacağına dair en ufak bir düşünce kırıntısı bile yoktu.

Prens’in aklından geçen tek şey, hapsedildikten sonra çaresizliğe düşen Rachel’ın, Margaret’tan af dileyip bir an önce serbest bırakılması için yalvardığı o güçlü hayaldi. Bunun ötesinde spesifik bir detay bulmak imkânsızdı.

Dürüst olmak gerekirse, Rachel’ı sosyal toplantısından kovup Margaret ile flört etmeye başladıktan sonra Prens, Sykes ayaklarını sürüyerek salona geri dönene kadar meseleyi tamamen unutmuştu.

Bu yüzden yardımcısının o kadınla ne gibi bir sorunu olabileceğine dair hiçbir fikri yoktu ve hapishaneye bizzat gidene kadar durumun garipliğini kavrayamamıştı.

......Çünkü hapishaneye vardığında, Prens Elliot gözlerinin önündeki manzaraya bir türlü anlam veremedi.

Bu zindanda, nişanı daha yeni atılmış ve bu soğuk, rutubetli yerde kaderine terk edilmiş Dük kızı, şu an keyif çatıyordu.

Her köşesinden soğuk taşların görünmesi gereken zemine geometrik desenli şık bir halı serilmiş; muhafızların kabak gibi görmesi gereken duş ve tuvalet kısmı, çiçekli bir perdeyle kapatılmıştı.

O gece kaleye resmi bir gece elbisesiyle gelen mahkûm, çoktan üzerine rahat ev kıyafetlerini geçirmişti bile. Halının üzerindeki puf koltuğa sırtüstü uzanmış, kitabının sayfasını çeviriyordu. Yani, içeride okumasına yetecek kadar ışık bile vardı.

Neden oraya tıkıldığında üzerinde olan kıyafetten farklı bir şey giyiyor?

Bu mobilyalar nereden geldi?


İmkânsız.

Bu manzara imkânsız.

Demir parmaklıkların bu tarafı kesinlikle hâlâ bir zindan.

Peki, diğer tarafın da bir zindan olması gerekirken, daracık alana yayılmış bu konforlu yaşam düzeni de neyin nesiydi?

Burada toplananların bu gizemli manzara karşısında söyleyecek sözü kalmamıştı; onlar öylece bakakalmışken, içeride uzanan soylu aniden varlıklarını fark etti.

“?“

Rachel doğruldu, parmaklıkların diğer tarafındakileri tamamen görmezden gelerek alkol ocağının üzerindeki demliği aldı ve çaydanlığa kaynar su döküp kapağını kapattı. Bu rutubetli zindanın içine, kalitesi tartışılmaz, enfes bir çay kokusu yayıldı.

*Rachel, yayılan o muazzam kokuyu içine çekerken yüzüne mutlu bir tebessüm yerleşti.*

O ana kadar şok içinde donup kalan Elliot, bu çay demleme sahnesini izlerken, bir karış açık kalmış ağzını ancak kımıldatabildi. Sykes ise kadının yüzüne bakıyor ama ağzından tek kelime çıkmıyordu.

Beş saniye kadar sonra Prens’in duyuları nihayet yerine geldi; ileri atılıp demir parmaklıklara yapıştı.

“Sen! Bunları nereden buldun!“

Rachel, Prens’e inanamayan gözlerle baktı; tepkisine bir anlam verememişti.

“Hepsini kendim hazırladım, yani ulusal bütçeye herhangi bir yük olmadım.“

“Sorun o değil!“

“Bunlar zamanla aldığım şahsi eşyalarım, o yüzden tam olarak şuradan aldım demem mümkün değil.“

“Nereden aldığını sormuyorum! Buraya nasıl girdi bunlar!?“

Elliot kelimeleri yuvarlayarak konuşmaya, soruları ardı ardına sıralamaya devam ediyordu.

Rachel ise onun neden bahsettiğini anlamamış gibiydi; cevap vermek yerine, yakınındaki ahşap kutulardan birini açıp bir tatlının keyfini çıkarmaya karar verdi. Açtığı ahşap kutu, en başından beri orada duranlardan biriydi. Fazladan depolama alanı sanılan o kutular.

“........orada mı!?“ diye bağırdı Sykes.

“Ne!?“

Zindan muhafızı, o kutuların mahiyetinden habersiz olan Prens’e durumu açıklamaya başladı. Hilenin tamamı ortaya çıkınca, eski nişanlısının keyifle kurabiye yiyip çayını yudumlamasını izleyen Elliot’ın başı dönmeye başladı.

“D-durumu önceden tahmin edip, Dük çoktan kuşatma erzaklarını mı göndermiş!?“

Rachel araya girip Prens’in bu dehşet verici yanlış anlaşılmasını düzeltti.

“Daha doğrusu bizzat benim ellerimle yapıldı. Şey, tam da böyle bir olay için hazırlık yapıyordum.“

Prens bu ikinci cümleyi idrak edemeden, Rachel kitabını ayracın olduğu yerden açıp kendini yeniden okumaya verdi.

Herkes Rachel Ferguson’ın bir güzel olduğunu kabul etse de, aynı zamanda tuhaf derecede silik bir varlığı olduğunu da onaylardı; Prens bazen onun ne söylediğini bile unuturdu.

Güzel, ince dudakları nadiren bir ifadeye bürünür, soyut konular dışında pek fikir belirtmezdi. Fikrini söylese bile, Prens bunu çoğunlukla işine geldiği gibi duyardı.

O, Prens’in gölgesi gibiydi; yanına iliştirilmiş uygun bir kadın. Rakip soylu kadınlar sık sık onun hakkında ileri geri konuşur, “solmuş bir çiçek“ olduğunu ve Prens’e yakışmadığını söylerlerdi.

Işıltılı ve güzel Prens’in yanında, o göze batmayan, kimseye engel olmayan ama aynı zamanda silik, narin bir kelebekti.

Yanındaki Prens olmasa fark edilmezdi bile; bu yüzden hep sıkıcı biri olarak görülmüştü.

Böyle bir kadın olduğu için, Elliot nişanı bir çırpıda atıp gittiğinde Rachel’ın hiç direnmediğini düşünmüştü...

Ama şimdi aklında bambaşka bir düşünce vardı:

........Bu saçma sapan yerde kafasına göre takılan bu kadın da kim?

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

2   Önceki Bölüm