CİLT 1 BÖLÜM 1 KISIM 5: KARŞILAŞMAMIZ VE GÖZYAŞLARIM
Miyo’nun gözyaşları dindikten sonra, kahvaltının geri kalanı sessiz sakin geçti; yine de aralarında bir sohbet olmadı. Kiyoka, aklı hâlâ onda kalarak odasına döndü. Onun obsidyen siyahı gözlerinin önce cam gibi donuklaşıp ardından yaşlarla parlaması zihnine kazınmıştı. Başta kafası karışmıştı; söylediği sözün onu üzdüğünü düşünmüştü, oysa niyeti övmekti. Belki de yemeklerini Yurie’ninkilerle kıyaslaması onu incitmişti. Düşüncesizce söylediği bu söz için hafif bir pişmanlık duymuştu. Yine de yemeklerin gerçekten güzel olduğunu düşünüyordu. Yurie’nin her zamanki yemeklerinden farklı olsa da, bu kadar hoşuna gitmesine kendisi bile şaşırmıştı. Düşünmeden içinden geçeni söylemiş, bunun ağlanacak bir şey olacağını hiç hayal etmemişti. Hayatında daha önce hiç bir kadını teselli etmemişti; ne yapacağını bilemiyor, içten içe paniğe kapılıyordu. “L-lütfen… b-beni affedin…” Miyo, kekeleye kekeleye yeniden özür dilemeye başladı. “…Sana özür dilemeyi bırakmanı söylemiştim.” Ağlıyor ve af diliyordu; bu da Kiyoka’nın kafasını iyice karıştırıyordu. Ondan önce gelen kendini beğenmiş kadınlar, istediklerini elde edemediklerinde histerik nöbetler geçirirlerdi; onları kapı dışarı etmekte hiç tereddüt etmemişti. Ama şimdi utanıyordu. “Ben… patladığım için özür dilerim. Çok… çok mutlu olmuştum ve gözyaşlarım durmadı,” dedi Miyo, yavaş yavaş sakinleşirken, utançla. Kiyoka kaşlarını çatarak dikkatle dinledi. Onu bu hâle getiren şeyin, birinin ilk kez yemeklerini övmesi olduğunu çekinerek anlatmıştı ama Kiyoka bunun tek sebep olmadığını hissediyordu. Bu kız bir muammaydı. Buraya gelmeden önce nasıl bir hayat yaşamıştı? Nasıl bir ortamda büyümüştü, etrafındaki insanlar kimlerdi, nasıl yetiştirilmişti? Genelde biriyle biraz konuştuktan sonra geçmişi hakkında fikir edinilebilirdi, ama bu kız farklıydı. Belki de onu anlayamamasının sebebi, daha önce tanıdığı evlilik adaylarının hiçbirine benzememesiydi. Gömleğinin yakasını düzeltti, gözlerini kapatarak onun ağlayan hâlini zihninden silmeye çalıştı. “Yurie, yanılıyorsam düzelt…” dedi, dışarı çıkmaya hazırlanırken odasına yardıma gelen Yurie’ye. “Sence bu kız… çoğu asil kadından farklı bir şekilde mi yetiştirilmiş?” Dünden beri içinde bir huzursuzluk vardı. Alçakgönüllülüğünün, iyi bir eş olacağına onu inandırmak için yapılmış bir rol olabileceğini düşünmüştü; ama o sabahki gözyaşları gerçekti, bundan emindi. Basit bir övgü onu sevinçten ağlatmıştı. “Bence öyle, evet,” dedi Yurie, yüzü ciddileşerek. Belli ki onun da bazı şüpheleri vardı. “Bunu onunla konuşsam, sence anlatır mı?” “Sanmıyorum…” Miyo’ya doğrudan Saimori evindeki hayatını sorabilirdi ama kendisi hakkında konuşmaktan kaçındığını hissediyordu. “Yurie.” “Efendim, genç efendim?” “Onu yakından gözlemlemeni istiyorum ama belli etmeden. Ben de dışarıdan ailesi hakkında neler öğrenebileceğime bakacağım.” Hiçbir şey bilmediği biriyle evlenemezdi. Onu yanında tutup tutmayacağından bağımsız olarak, geçmişini en kısa sürede araştırmanın zararı yoktu. Yurie başıyla onayladı, sonra muzip bir gülümsemeyle ona baktı. “Emriniz olur. Ama doğrusu, bir nişanlıya bu kadar ilgi duymanız pek alışılmış bir şey değil, genç efendim.” “……Buna dikkat çekmene gerek yok.” Kabul etmeliydi ki, daha önce hiçbir evlilik adayı Miyo kadar ilgisini çekmemişti. Daha önce hiçbir asil kadın, selam verirken onu görmezden geldiği hâlde başını kaldırmak için izin beklememişti. Artık hizmetkârlar bile bu kadar kendini aşağılamazdı; tabii efendileri gerçekten zalim değilse. “Bu kadar çekinmenize gerek yok.” “Çekinmiyorum ve ona duyduğum ilgi de ima ettiğin türden değil.” “Eh, bu tavırla giderseniz ömür boyu bekâr kalırsınız.” “…” Onu bu saygısız söz için azarlamak üzereyken, birkaç gün içinde ağlayarak ya da öfkeyle kaçıp giden kadınlar gözünün önüne geldi. Onları kovmuş olmaktan pişman değildi ama bu anılar, kendisinin gerçekten koca olmaya uygun biri olup olmadığını sorgulamasına neden oluyordu. Zor biri olup olmadığını bilmiyordu ama kesinlikle kendi annesi gibi, klişe bir zengin kızla evlenmek istemiyordu. “Şahsen Miyo’nun size çok yakışacak bir eş olacağını düşünüyorum.” “Yani kararını verdin mi?” “Evet.” “Bu özgüvenine bakınca, sanki burada söz sahibi senmişsin gibi.” Miyo’nun Kiyoka’nın evine geleli daha üçüncü günüydü ama Yurie onu çoktan benimsemişti. “Pekâlâ, ne yapacağını biliyorsun,” diye ekledi Kiyoka. “Elbette, genç efendim. Tüm erdemlerinizi ona öve öve anlatacağımdan emin olabilirsiniz.” “Acele etme.” Bu iş konusunda hâlâ biraz huzursuzdu ama en doğru yol buydu. Yurie’nin incelikli davranacağına güvenebilirdi. Başkent batıdan doğuya taşınalı on yıllar olmuştu. Şehir; askerî aileler, doğuştan aristokratlar ve hizmetleri karşılığında soyluluk unvanı verilmiş kişilerle doluydu. Ayrıca saray rütbesi olmasa da serveti ya da sanatsal yeteneği sayesinde üst tabakadan sayılanlar da vardı. Kiyoka’nın eğitimi sıkı ve kapsamlıydı ama yine de bu seçkin insanların hepsini sayamazdı. Saimori ailesi de yetenekli bir soy olduğu için statülerini ve aile reisinin adını biliyordu ama bunun ötesinde pek bir şey bilmiyordu. Biraz araştırma yapması gerekecekti. Umarım geçmişlerinde saklı karanlık bir sır yoktur. Yetenekli aileler zaten çok azdı. İçini çekti; kurcalamasının, onları küçük düşürecek bir şey ortaya çıkarıp çıkarmayacağını merak etti.
***
Saimori konağında ise iki orta yaşlı adam karşılıklı oturmuş konuşuyordu. Üzerlerindeki sade kıyafetlere rağmen aralarındaki gerginlik bıçakla kesilecek gibiydi. Adamların biri, Tatsuishi ailesinin reisi ve Kouji’nin babası Minoru Tatsuishi’ydi. Öfkesini ve hoşnutsuzluğunu gizleme gereği duymadan, Shinichi Saimori’yi verdikleri sözden dönmekle suçluyordu. “Ne demek istiyorsun?” Shinichi bilmezden geliyordu ama tavrından Minoru’nun neyi kastettiğini tahmin ettiği belliydi. Donuk yüzündeki ifadesizlik, Minoru’yu daha da kızdırdı. “Beni aptal sanma. Miyo’yu neden Kudou’ya sundun? Onu oğlum için istediğimi söylemiştim.” “Ah, seni bu kadar geren mesele bu muymuş?” Shinichi, konunun önemsizliğinden rahatlamış gibi arkasına yaslandı. Yetenekli aileler nadirdi ama eski başkentte yine de Minoru’nun ikinci oğlu için uygun gelinler bulunabilirdi. Doğrusu, Kouji’nin Ruh Görüsü bile olmayan bir kızda neden bu kadar ısrar ettiğini anlamıyordu ama herkesin zevki kendineydi. “Oğlunla Kudou arasında, tartışmasız daha iyi bir seçim vardı.” Kudou ailesi, Tatsuishilerden daha üstündü. Miyo’yu kabul etmeleri pek olası değildi ama olur da kabul ederlerse, Saimori ailesi güçlü bir haneyle bağ kurmuş olacaktı. Minoru, Shinichi’nin büyük kızı için hiçbir beklentisi olmadığını ve onun kaderini pek umursamadığını biliyordu ama Kudou’ya sunmanın bir faydası olabilirse, Shinichi bu riski seve seve alırdı. Tatsuishi ve Saimori ailelerinin geçmişi eskilere dayanıyordu; Minoru, Shinichi’nin motivasyonunu anlıyordu. Yine de bu kadar açıkça kandırılmışken kolay kolay yatışmayacaktı. “Miyo’nun annesi Usuba soyundandı. O Yeteneği varislerim için istiyordum.” “Ama Miyo, Usuba’ların Yeteneğini miras almadı.” Minoru öfkeyle kaynarken Shinichi en ufak bir suçluluk emaresi göstermiyordu. Beş yaşına gelindiğinde birinin Yeteneğe sahip olup olmadığı belli olurdu. O zamana kadar Ruh Görüsü gelişmişse, başka gizli güçleri de olabilirdi. Miyo on dokuz yaşında hâlâ Ruh Görüsü’ne sahip değildi; bu yüzden gözden çıkarılmıştı. Aileye doğrudan bir fayda sağlamayacaktı. “Belki Yeteneği olan çocuklar doğurur.” “Usuba Yeteneği için bu kadar mı çaresizsin?” “İnsanların zihinlerini manipüle etme gücüne ilgim olmadığını söylersem yalan olur! Kudou ailesi zaten güçlü; sen onları daha da güçlendirmeye kararlısın. Peki bizim gibilerin hâli ne olacak?” “Eğer Kudou onu geri gönderirse, umutsuz hâliyle, sen alabilirsin. Muhtemelen minnetten ağlar.” Minoru, tiksintiyle dilini şaklattı. Kudou ailesi o kadar güçlüydü ki Usuba Yeteneği onlar için pek cazip sayılmazdı; ayrıca Kiyoka Kudou evleneceği kadın konusunda aşırı seçiciydi, Miyo gibi sıradan bir kızla ilgilenmezdi. Shinichi’nin dediği gibi, onu geri göndermesi neredeyse kesindi. Yine de Minoru, Shinichi’nin bu düşünce tarzından nefret ediyordu. Saimori ailesinin reisi, küçük kızına o kadar tapıyordu ki büyüğünün değerini göremiyordu. Üstelik altın yumurtlayan kazı bir kenara atmakla kalmıyor, Minoru’nun planlarını da baltalıyordu. “Yani Miyo’yu artık sorumluluğun altında görmüyor musun?” “Doğru. Onu reddediyorum. Yaşar mı ölür mü, açıkçası umurumda değil.” “Anlıyorum.” Minoru, Kudou’nun bu ganimeti elinden almasına izin vermeyecekti. İçinden yemin etti: Miyo’yla evlenecek olan kişi, oğlu olacaktı.
____
Bu bölüm 1. bölümün son bölümüydü. Yeni bölüm 2. Bölümle başlayacağız. Ama manga tr ye artık tüm novellerim için ayda 1 bölüm gelecek. Şuan aktif olarak wattpad ve tumblr hesabımdan bölüm atıyorum. Önceden okumak isterseniz diye yorumlar kısmına linklerini koyacağım. Herkese iyi okumalar.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.