Yukarı Çık




102   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   104 

           
103.Bölüm: 21.Kısım – Değiştirilemeyen Bir Şey (1)


「“…Kaptan, az önce ne dedin?”」

Yoosung’un inanmazlık dolu sesiyle kendime geldim.

「“Bir daha söyle. Az önce ne mırıldandın? Ne? Yoldaş mı?”」

   “…”

「“O kişinin… yoldaşın olduğunu mu söylüyorsun?”」

Yoosung’un şaşkınlıkla dolu sesi karşısında Joonghyuk cevap vermedi.

…Ben bile şaşırmıştım; Yoosung’un şoku kim bilir ne kadardı. Gururu göklere çıkan Joonghyuk’un bana ‘yoldaş’ demesi kimin aklına gelirdi ki?

   「“Evet.”」

…Bu, bir anda ürkütücü gelmişti. Ne kadar düşünürsem düşüneyim, bu herifin bana ‘yoldaş’ demesinin herhangi bir yolu yoktu…

Yoksa dirildikten hemen sonra beni öldürmeyi mi planlıyordu?

   [Takımyıldızı ‘Deniz Savaşı Tanrısı’, dostluğunuzdan etkilendi.]

   [500 jeton sponsor olundu.]

Artık her şey anlam kazanmıştı.

Bu lanet Joonghyuk kesinlikle sponsor çekmeye çalışıyordu.

Uriel gibi ‘yoldaşlık’ işine bayılan bir takımyıldızının ortalıkta görünmemesi biraz garipti ama yine de bu, destek almak için yapılmış ustaca bir hamleydi. Kanlar içinde o sözleri bu kadar kararlı bir şekilde haykırması, şüphemi iyice kesinliğe dönüştürdü.

Hem zaten sadece üçüncü regresyonundaydı; ‘yoldaş’ kelimesini ağzına alması tamamen imkânsız sayılmazdı. Ne de olsa orijinal hikâyede, erken regresyonlarda bile Lee Hyunsung ya da Lee Seolhwa gibi insanlar öldüğünde bu kelimeyi kullanmıştı.

Şu anda alıyor olduğu devasa jeton miktarını düşününce içim acıdı.

Ve işte böylece, az önce hissettiğim o ezici duygu da dağılıp gitti.

Kahretsin… O sözleri söylemesi gereken kişi ben olmalıydım.

  「Kaptan… nasıl böyle bir şey söyleyebilirsin?”」

Elbette, Joonghyuk’un gerçek niyetlerinden habersiz olan Yoosung, dünyası yıkılmış gibi görünüyordu.

Bu çok normaldi. Özellikle de 41. regresyondaki Yoosung için…

O tur boyunca Yoo Joonghyuk’tan ‘yoldaş’ kelimesini bir kez bile duymamıştı.

Kwakakakakang!

Yoosung’un yumruğu Yoo Joonghyuk’un kılıcıyla çarpıştı.

Her ne kadar etle silahın çarpışması gibi görünse de, ağır hasarı alan taraf Yoo Joonghyuk’un kılıcıydı

Özel seçeneklerden yoksun olmasına rağmen eşsiz dayanıklılığı ve gücüyle bilinen SS-dereceli Göğü Yaran Yüce Kılıç, Shin Yoosung’un çıplak yumruğu karşısında adeta acıyla inliyordu.

Sonunda Göğü Yaran Yüce Kılıç, darbenin altında eğilip büküldü.

Gök Yaran Enerji ile sarılmış o yenilmez kılıç bile, onun önünde baş eğmek zorunda kalmıştı.

   「“Haddini bilmez… Bana karşı durmaya nasıl cüret edersin!”」

Bu, özel bir yetenek bile değildi.

Sadece en uç noktaya kadar yoğunlaştırılmış Eter ile atılmış bir yumruktu.

O tek darbe, Joonghyuk’u kan kusarak geriye savurdu.

Saldırı, hız ve uyum yeteneği...

Yoosung, Joonghyuk’u her açıdan ezip geçiyordu.
Gurur duyduğu Anka Yürüyüşü ve Göğü Yaran Kılıç Ustalığı bile, Yoosung’un gücü karşısında sönük kalıyordu.

Joonghyuk’un yüzüne art arda inen darbelerle birlikte et yırtılmasının dehşet verici sesi yankılanıyordu.

Bu, yetenek meselesi değil, zaman meselesiydi.

Zayıflamış hâlinde bile, 41. Regresyondaki Yoosung, ‘Yaratık Efendisi’ olarak gelişimin zirvesine neredeyse ulaşmış bir varlıktı.

Buna karşılık Joonghyuk, mevcut regresyonunun henüz ilk aşamalarındaydı.

   「“Onu neden yoldaşın diye çağırdın? Sırf senin için kendini feda ettiğinden mi? Sadece bu yüzden mi?”」

Damarları kabarmış, kanı kontrolsüzce fışkırıyordu.
Ama Joonghyuk geri adım atmadı.

Sendelemedi, kılıcını savurmaya devam etti.
Bu aptal neden savaşıyordu?

Vücudunun her yerinden kan aktığını görmek beni öfkelendiriyordu.

İhtimallerin aleyhine olduğunu anladığı an kaçması gerekmez miydi?

Normalde bu konuda çok iyidir; neden şimdi kaçmıyordu?

Yoosung bir yumruk daha savurdu ve tekrar konuştu.

「“Peki ya ben? Ya diğerleri? Jihye unnie, Hyunsung oppa ve Seolhwa unnie? Senin için savaşan o insanlar neydi o zaman?”

   “Ne demek istediğini bilmiyorum.”

   “Ne?”

   “Bildiğim tek bir şey var.”

Dudaklarından akan kanı silerken Joonghyuk konuştu.

   “Bu regresyonda yoldaşımı öldürdün. Bu yüzden… öleceksin.”」

Lanet olsun…

Bu sefer, istemsiz bir duygu dalgası içimi kapladı.

   [‘Dördüncü Duvar’ın bazı etkileri, yoğun duygusal karmaşa nedeniyle sınırlandırıldı.]

Her şey bir oyun bile olsa, inanmak isteyeceğim kadar inandırıcıydı.

Evet…

Hayatta Kalma’nın Üç Yolu’nu okumamın sebebi de buydu.

Joonghyuk’un hikâyede başka karakterlere benzer sözler söylediği sahnelerde gözyaşı döktüğümü hatırlıyorum.

Birden içimi huzursuzluk kapladı.

Sıradan bir okuyucu olan ben, hikâyenin başkahramanı Yoo Joonghyuk’un ‘yoldaşı’ olmuştum.

Yoosung ona, her şeyini kaybetmiş gibi bakıyordu.

   「“Böyle olamazsın…”」

Uğursuz bir aura etrafını sarmaya başladı.
İfadesiz yüzü ihanete, ihanet ise öfkeye dönüştü.

   「“Şimdi böyle değişmene… izin vermeyeceğim.”」

Eşi benzeri görülmemiş yoğunluktaki eter, Shin Yoosung’un yumruğunun etrafında toplandı. Onun Joonghyuk’u acımasızca dövüşünü izlemek tuhaf bir şekilde büyüleyiciydi ama içime ani bir tehlike hissi çöktü.

   [Yoğun duygusal karmaşa nedeniyle, ‘Her Şeyi Bilen Okuyucunun Bakış Açısı’ yeteneğindeki ustalığın büyük ölçüde arttı.]

Böyle devam ederse, Joonghyuk gerçekten ölecekti. Bu da felaket olurdu.

Hızla ‘Her Şeyi Bilen Okuyucunun Bakış Açısı’nın modunu değiştirdim.

Üçüncü şahıs gözlemci modundan birinci şahıs ana karakter moduna.

   [Birinci Şahıs Ana karakter Bakış Açısı’na geçiliyor.]

   [Birinci Şahıs Ana Marakter Bakış Açısı’na geçiş başarısız oldu.]

Ne? Neden?

   [Bakış açısı değişimi için gerekli koşullar sağlanmadı.]

Sanki biri kafamın arkasına sertçe vurmuş gibiydi.

‘Birinci Şahıs Ana Karakter Bakış Açısı’nı kullanmanın iki şartı vardı.

Birincisi, ölüm nedeniyle bedenden tamamen ayrılmış bir durumda olmam gerekiyordu.

İkincisi, hem benim hem de hedefin aynı anda birbirimizi düşünüyor olmamızdı.

İlk şart zaten sağlanmıştı, demek ki sorun ikinci şarttaydı. Ancak bu durumda nasıl sağlanmamış olabilirdi?

Bunca öfke, bunca intikam arzusu neydi o zaman?
Joonghyuk’un çılgınca kılıcını savurmasını izlerken içimde tuhaf bir kopukluk hissi oluştu.

   「“Seni öldüreceğim. Kesinlikle öldüreceğim.”」

…Yoksa bu adam aslında hiçbir şey düşünmüyor muydu?

Joonghyuk’u sessizce izleyen Yoosung sonunda konuştu.

   「“…Böyle olmayacak. Fikrimi değiştirdim.”」

Dudaklarında şeytani bir gülümseme belirdi.

   「“Kaptanın dünyasını en acı verici şekilde sona erdireceğim.”」

Bakışları Joonghyuk’tan başka bir yere kaydı. Baktığı yönü takip ettiğimde kalbim sıkıştı.

Kahretsin. Artık sadece seyirci kalamazdım.

Joonghyuk olmasa bile, başka birinin içine girmem gerekiyordu…

O anda keskin bir his zihnimi doldurdu.

Beklenmedik biri beni düşünüyordu.

…Gerçekten onun içine mi girecektim? Bu mümkün olamazdı, değil mi?

Ah, belki de Joonghyuk’un az önce söylediği sözler yüzündendi…

Evet, belki de bu kişiye bağlanmak daha doğruydu.
Her neyse, işe yarayanı yapacaktım.

Tüm zihinsel gücümü o kişiye odakladım. Kısa süre sonra görüşüm bulanıklaştı, başımı döndüren bir sersemlik çöktü.

   [Birinci Şahıs Yan Karakter Bakış Açısına geçiliyor.]

Dünya tersine döndü ve bilincim başka bir yere çekildi.

      * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * 

Yoldaş?

Yoosung o kelimeyi duyduğu anda kulaklarına inanamadı.

Yoldaş. Böyle bir kelime nasıl mümkün olabilirdi?

Hele ki Joonghyuk’tan çıkmışken.

İçinde, adını koyamadığı bir huzursuzluk filizlendi. Bin yıl boyunca unuttuğunu sandığı duyguları yeniden kıpırdattı.

Her şeyden önce Yoo Joonghyuk’un birine ‘yoldaş’ demesi… mümkün müydü?

Bunu aklı almıyordu.

Joonghyuk’un başına ne gelmiş olabileceğini anlayamıyordu.

Ama eğer söyledikleri doğruysa… eğer gerçekten bu regresyonun Joonghyuk’uysa… o zaman belki, sadece belki…

Kwaaaang!

Yoosung, farkında olmadan yumruğunu yere indirdi.
Acınası.

İşte böyle düşündü.

Ve böyle düşündüğü için…

   “Bu son şansın.”

Böyle düşündüğü için kendini affedemiyordu.

   “O sözleri hemen geri alırsan seni acı çekmeden bırakırım.”

   “Söyle. Yoldaşın olmadığını, sadece kendini
önemsediğini söyle. Derhal! Hemen söyle.”

Joonghyuk, paramparça olmuş hâline rağmen cevap vermedi.

Kollarından biri ezilmiş, bacak kasları yırtılmıştı.
Ama o gururlu bakışı hâlâ sarsılmamıştı.

Yoosung bir an ona baktı, sonra dişlerini sıktı.

   “Onu bağlayın.”

Canavar Geçidi’nden 6. Sınıf yaratıklar, Kükürt Mumyaları, ortaya çıktı ve harekete geçti. Beyaz sargıları Joonghyuk’un etrafına dolanarak uzuvlarını kopma noktasına kadar gerdi. Yoosung konuştu.

   “Hepsini tek tek öldüreceğim, Kaptan. Tam gözlerinin önünde, en acı verici şekilde.”

Joonghyuk’u bağlı hâlde bırakarak adanın kıyısına doğru döndü.

   “Onu öldürün! O bir felaket!”

Sudan sürünerek çıkan enkarnasyonlar Shin Yoosung’u fark edip saldırıya geçti. O ise elini soldan sağa doğru bir kez salladı ve üzerlerine koşan enkarnasyonlar ıslak gazete gibi paramparça oldu.

Öyle hızlı bir katliamdı ki enkarnasyonların çığlık atmaya bile vakti kalmamıştı.

   “Bastırın şunları.”

Emriyle birlikte ‘Canavar Geçidi’nden yaratıklar sel gibi akmaya başladı. En güçlü ikisi, Yoosung’u korurcasına iki yanına geçti.

5. Sınıf deniz yaratığı Kral Masswood.

5. Sınıf canavar Ağır Metal Kong.

Her biri tek başına bile ‘yerel felaket’ sayılabilecek güçte varlıklardı. Yoosung bir sonraki emrini vermek üzereyken, yanından keskin bir saldırı fırladı.

   “Nereye gittiğini sanıyorsun?”

Parlayan uzun bir kılıç. İnce bir etek ve siyah kapüşonlu bir ceket. Shin Yoosung onu anında tanıdı.

Lee Jihye’nin alev alev yanan gözleri ‘Şeytan Katli’ ile parlıyordu.

   “Ustamı o hâlde bırakmaya nasıl cüret edersin?”

Jihye’nin bedeninden tarihi sınıfı bir takımyıldızının görkemi yayılıyordu. Suların üzerinde rakipsizdi; deniz savaşının tanrısıydı. Yoosung, Jihye’nin çağırmak üzere olduğu stigmayı hemen fark etti.

Doğru ya… burası Han Nehri’ydi.

   “…Tanrıya şükürler olsun, emrimde hâlâ…”

Jihye mısrayı okurken, nehrin dört bir yanından su sütunları fışkırdı ve saydam gemilerden oluşan bir filo yükseldi.

   “On iki gemi var…!”

Heybetli bir kararlılıkla, on iki savaş gemisi Han Nehri’nin dalgaları üzerinde belirdi. Varlıkları bile dizleri titretecek kadar baskındı.

Amiral Lee Sunsin’in stigması:

Hayalet Filo.

Filo’nun ezici kudretine rağmen Yoosung sadece nostaljik bir gülümseme takındı.

   “…Bu her zaman senin uzmanlığındı, değil mi Unnie?”

   “Unnie mi? Ne saçmalıyorsun lan, sen benden daha yaşlısın!”

   “Yine de bu kadarı yeterli değil. Hem bir kaptanın yeri gemisidir. Ne yapıyorsun burada?”

Kimse tepki veremeden, Shin Yoosung aradaki mesafeyi kapattı ve elini Lee Jihye’nin çenesine koydu. Hızı eşsizdi.

   “Zavallı Unnie. Hâlâ neler döndüğünün farkında değilsin.”

   “Kahretsin! Nasıl bu kadar hızlısın…?”

Jihye geri çekilmeye çalışsa da Yoosung’a yetişemiyordu.

   “Joonghyuk tarafından kullanılıp nasıl atılacağını bilmiyorsun, değil mi?”

Jihye kılıcını Yoosung’a savurdu; Yoosung ise zahmetsizce yakaladı ve konuşmaya devam etti.

   “Tüm hayatın boyunca Joonghyuk’un seni onaylamasını arzuladın. Ve denizde; sponsorunun düşmanı olan Japonlar tarafından acımasızca katledilerek öleceksin...”

   “Tüm birlikler, ateş!”

Jihye’nin umutsuz çığlığıyla on iki geminin tamamı aynı anda toplarını ateşledi. Üzerine gelen bombardımanı izleyen Yoosung, alaycı bir gülümseme takındı.

   “Peki Joonghyuk sen öldükten sonra ne dedi, biliyor musun?”

Top mermileri Yoosung’un bedenine çarptı. Sağır edici bir patlama yankılandı. Duman dağıldığında Yoosung, hiç zarar görmeden ayakta duruyor ve konuşmaya devam ediyordu.

   “‘Deniz savaşları biraz meşakkatli olacak gibi görünüyor.’“

Aralıksız bombardıman, bembeyaz pelerininde tek bir iz bile bırakmamıştı. Son derece güçlü bir savunma yeteneği olan ‘Yaratık Efendisi’nin Hassasiyeti’ tarafından korunduğu için üzerindeki kıyafet bile tertemizdi.

   “Merak etme, Unnie. Bu regresyonda öyle olmayacak.”

Yoosung’un gülümsemesi genişledi.

   “Seni acı çekmeden göndereceğim.”




Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

102   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   104