Yukarı Çık




104   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   106 

           
105.Bölüm: Değiştirilemeyen Bir Şey (3)


Bir felaketin bedenini kontrol etmek mi? En başından beri niyetim bu değildi. Asıl planım tamamen farklıydı. Ancak Shin Yoosung’un iç dünyasına adım attığım anda, yaklaşımımı kökten değiştirmeye karar verdim.

   [Özel yetenek ‘Her Şeyi Bilen Okuyucunun Bakış Açısı 3.Aşama’ etkinleştirildi.]

   [Birinci Şahıs Yan Karakter Bakış Açısı etkinleştirildi.]

Daha doğrusu, değiştirmekten başka seçeneğim yoktu.

   「…Kabul edemem.」

   「Ben ne olacağım o zaman? Ya yaşadığım onca zaman?」

   「Hayatımın bedeli nasıl ödenecek?」

Yoosung’un fırtınaya benzeyen düşüncelerinin ortasında, dünyayı onun gözlerinden görüyordum.

Onun burnuyla nefes alıyor, elleriyle insanları öldürüyor ve sesiyle düşüncelerini dile getiriyordum. Ben, Yoosung’dum.

   [‘Dördüncü Duvar’ şiddetle sarsılıyor.]

Sonra Jihye’yle karşılaştım. Onu gördüğüm anda, burada öleceğini anladım. Bu yüzden hayatımda ilk kez, daha önce hiç denemediğim bir şey yaptım.

   [Birinci Şahıs Yan Karakter Bakış Açısı yoluyla bir karakterin eylemlerine müdahale ettin.]

   [‘Dördüncü Duvar’ şiddetle titriyor.]

Zihnime bir elektrik dalgası hücum etti; ardından dayanılmaz bir acı hissettim. Yine de, Yoosung ölümcül darbeyi indirmek üzereyken, sağ elindeki kavrayışı gevşetmeyi başardım. O kadar küçük bir müdahaleydi ki Yoosung fark etmedi bile, ama başarmıştım.

Jihye ölmedi.

   [Karakter ‘Shin Yoosung’ üzerindeki anlayışın arttı.]

Aynı şey Hyunsung için de geçerliydi.

Zihnim yavaş yavaş parçalanıp dağılırken, yine de bir şeyler yapabileceğimi düşünmeye başladım. Yavaşça daha fazla zihinsel gücümü aktardım ve Yoosung’un bedeni üzerindeki kontrolümü genişlettim.

Nihayet, Yoosung’un sağ eli Gilyoung’un ensesini kavradığı anda—

   “K-Kimsin sen?”

Sağ elini kendi irademe göre kontrol etmeyi başardım.

   [Karakter ‘Shin Yoosung’ üzerindeki anlayışın çok yüksek bir seviyeye ulaştı.]

Başkasının kolunu tamamen kendi isteğine göre hareket ettirme deneyimi hayret vericiydi.

   “…Ahjussi?”

Çocuk Yoosung sordu.

   “Çık kafamdan!”

Kontrolüm altındaki sağ kol kasılmaya başladı. Deforme olup korkunç bir şekle büründü, zifiri siyaha döndü ve kabaran damarları patlayacak gibi oldu. Çocuk Shin Yoosung kararmış kola sarıldı.

   “Ahjussi, sen misin? Ahjussi!”

O anda koldan güçlü kıvılcımlar fışkırdı. Bunlar olasılık fırtınasının kıvılcımlarına benziyordu. Dehşete kapılan çevredeki insanlar koşup gelseler de dağılan kıvılcımlar tarafından savrulup geri atıldılar.

‘Felaket Shin Yoosung ile ‘çocuk Shin Yoosung’ aynı anda birbirlerine baktılar.

Bir anı dalgası zihnimde canlandı.

   「“Ahjussi.”」

   「“Kaptan.”」

Ancak bu mümkün olmamalıydı. ‘Kopuk Film Teorisi’ne göre, varlıkları birbirine bağlansa bile tarih bağlanamazdı.

   「“...Beni öldürebilirsin. Hazırım.”」

   「“Ben de yaşamak istemiştim.”」

‘Kopuk Film Teorisi’ yalnızca ‘karakterler’ için geçerliydi.

Ve ben romanın dışından gelmiştim.

Varlığım… anılarını birbirine bağlayan bir köprü işlevi görüyorsa…

Asla birleşmemesi gereken iki kopuk film şeridi bir anlığına bağlandıysa…

Gözlerimi kapadığımda, iki Shin Yoosung’un da elimi tuttuğunu hissedebiliyordum.

3. regresyon ile 41. Regresyon.

İki farklı zaman çizgisi, karşı karşıya gelmişti.



「“Benim… yaşamaya hakkım var mı?”」

「“Ama böyle bir hayatın ne değeri var ki?”」

   “Hayır! Bu… bu anı…”

Paniğe kapılan Felaket Yoosung, solgun dudaklarını ısırarak kekeledi.

İçinden muazzam bir güç kabardı. Bir şeylerin yırtılırcasına kopma sesiyle, çocuk Yoosung sağ koldan savrulup atıldı. Beni bedeninden atmak için iradesine odaklanan Shin Yoosung, vücudunu sınırlarına kadar zorladı.

Kan, vücudundaki açıklıklardan boşandı ve savaş gücü hızla düşmeye başladı. Aşırı mana kullanımı, ruhu ile bedeni arasındaki dengeyi bozmuştu.

   「Shin Yoosung! Dur!」

   “Aaaaaah!”

Başını tutarak beni zorla söküp atmaya çalışan Yoosung’un acısını, duyularını paylaştığım için ben de hissettim. Yoğun bir mide bulantısı ve yakıcı bir ağrı bedenimi sardı. Saçları beyazlamaya başladı.

Tereddüt ettim.

Biraz daha dayanırsam, Felaket Yoosung…

…Kahretsin!

Yoosung’un bedeninden bilincim sökülüp atıldığı anda, tüm duyularım yok oldu.

   [Yetenek çakışma hatası giderildi.]

   [Öldürmeyen Kral’ın gecikmeli etkisi yeniden etkinleştirildi.]

   [Fiziksel bedenin ölümden diriltildi.]

…Belki de bu doğru bir seçim değildi.

Ama denemek istediğim bir şey vardı.

   [Cinsiyet değiştirmeyi seven bir takımyıldızı üzgün.]

Yapmazsam pişman olacağım bir şey.

   [Fiziksel yenilenme başlıyor.]

   [Özel yetenek ‘Dördüncü Duvar’, ölümünün neden olduğu zihinsel şoku dengeliyor.]

   [‘Her Şeyi Bilen Okuyucunun Bakış Açısı 3.Aşama’nın kullanımı için bir ödül hazırlanıyor.]

Ateş Ejderhası tarafından öldürüldüğümden beri bu, ikinci dirilişimdi. Bedenimin, çevresel sinir uçlarından en ince ayrıntılarına kadar yeniden inşa edilmesinin yarattığı hislerle boğuşurken; parçacık düzeyinde yeniden oluşturulan akciğerlerime hava doldu, optik sinirler birleşerek çevremi tekrar görmemi sağladı. Soyut düşüncelerim de yeniden kurulan beyin korteksimle kusursuz biçimde kaynaştı.

   [‘Öldürmeyen Kral’ niteliği, etkisini gösterdi.]

   [100 Karma Puanı tüketildi.]

   [Bedenindeki atıklar tamamen temizlendi ve beden performansın arttı.]

   [Dayanıklılık ve Mana ikişer seviye arttı.]

   [Bu senaryo için belirlenen toplam stat sınırını aştın.]

Haa… Neyse ki bu ikinci dirilişimdi; bu sayede kendimi rezil etmekten kurtuldum.

Etrafıma baktığımda, kıyafetlerim ve eşyalarımın yere saçılmış olduğunu gördüm. Neyse ki kimse henüz onları almamıştı. Hızla üzerimi giyerken arkamdan uğursuz bir ses geldi.

   “…Kim Dokja?”

Ah, doğru ya. Bu adam yanımdaydı.

Garip bir şekilde arkamı döndüm ve Yoo Joonghyuk’un şüphe dolu bakışlarıyla karşılaştım. Omuzları, ‘Kükürt Mumya’ tarafından bağlanmış hâlde şiddetle titriyordu.

   “Nasıl… yaptın…?”

İç çekerek cevapladım. ‘Öldürmeyen Kral’ı burada açıklamak söz konusu bile olamazdı.

   “Yine beni öldüreceğini söyleme sakın. Bu sefer ölürsem, gerçekten tahtalı köyü boylarım.”

   “Kim Dokja, sen…!”

   “Sonra açıklarım. Benimle gel. Zamanımız kalmadı.”

‘İnanç Kılıcı’nı savurarak Kükürt Mumya’nın bağlarını kestim ve Yoo Joonghyuk’u serbest bıraktım. Mumya çığlık atıp bana öfkeyle bakarken, ‘Yer İmi’ üzerinden ‘Rüzgârın Yolu’nu etkinleştirdim.

Vooouuuş!

Yaralı Joonghyuk’u omzuma alıp donmuş Han Nehri boyunca koştum. Uzakta enkarnasyonlar canavarlarla savaşıyordu. Yongsan Bölgesi’nden kara bir aura uğursuzca yükseliyordu. Şüphe yoktu. Felaket Yoosung oradaydı.

   “Ahjussi?”

   “Dokja-ssi!”

Yoldaşlarım beni fark edip koşarak geldiler.
Joonghyuk’u yere bıraktım.

   “Biraz dinlen.”

Sonra Felaket Yoosung’a doğru yürüdüm.

   “Dokja-ssi, tehlikeli!”

   “Sorun yok.”

Hyunsung’un itirazlarını görmezden gelerek ileri yürüdüm.

   “Yoosung.”

Bir zamanların durdurulamaz felaketi şimdi çökmüş haldeydi; saçları bembeyaz olmuş, vücudunun deliklerinden akan kan yerde birikmişti. Ezici aurası hâlâ enkarnasyonları tereddütte bırakıyordu ama emindim. Herkes birlikte hareket ederse, şu anki hâliyle onu yenebilirdik.

   “Kimsin… sen…?”

Titreyerek bana bakan Felaket Yoosung’un gözlerinde korku vardı.

   “Her şeyi mahvettin… senin yüzünden… benim turumda hiç yaşanmamış şeyler…”

Bin yıl dayanmış bir ruh, korkudan sarsılıyordu.

   “Hiç yaşanmamış… şeyler.”

Her şey Joonghyuk’un değişimiyle başlamış, çocuk Yoosung’la bağlantı kurduğu an inatçılığı paramparça olmuştu. Joonghyuk’a duyduğu nefret, bin yıllık öfke birikimi ve katı duyguları; anıların dalgası altında çökmüştü.

Belki de bu dünyanın değişmesi için hâlâ bir umut vardı.

Felaket Yoosung o umudu görmüştü. Küçücük bir ışık bile umutsuzluğu alt edebilirdi. Yoosung’un yanına diz çöküp alev alev yanan gözlerine baktım.

   “Elinden geleni yaptın.”

En çok duymak istediği sözleri düşündüm. Böyle şeyler Hayatta Kalma’nın Üç Yolu’nda yazılı değildi.
Shin Yoosung olsaydım…

   “Seni uzun zamandır bekliyordum.”

Gözbebekleri titredi.

   “…Beni mi bekliyordun? Kimsin ki sen?”

   “Seninle aynı dünyayı arzulayan biri.”

Sözlerim üzerine Yoosung’un bakışları birden boşluğa düştü. Sessizce yaklaşan Sangah elini omzuma koydu.

   “Dokja-ssi.”

Başımı sallayıp ayağa kalktım. Yoldaşlarım beklentiyle bana bakıyordu. Hepsiyle göz göze gelip konuştum.

   “Millet.”

‘Sellerin Felaketi’ bölümünü seviyordum. Her karakteri seviyordum, hepsini kıymetli buluyordum.

Ve tam da bu yüzden, bu bölümün hiç var olmamasını diliyordum.

   “’Felaketi’ öldürmeyeceğim.”

Bir fikrim vardı.

Orijinal üçüncü regresyonda, varlığı çocuk Yoosung’a bağlı olan ‘Sellerin Felaketi’, çocuk Yoosung öldüğünde ortadan kaybolmuştu.
Ama belki de bu bölüm, bilmediğim farklı bir sonla bitebilirdi.

Daha önce hiç denenmemiş bir sonla.

   “İtiraz kabul etmiyorum. Sadece bu seferliğine, mantıksız ricamı kabul etmenizi istiyorum.”

   “Ahjussi, ne saçmalıyorsun?”

Beşinci ana senaryonun bir ‘zaman sınırı’ yoktu.
Eğer ‘Sellerin Felaketi’ bir ‘Felaket’ olma rolünden vazgeçerse ve biz de onu avlamazsak…

Bu senaryo, kimse ölmeden, olduğu gibi devam edemez miydi?

Bazılarının yüzünde anlayış belirdi, bazılarında ise kafa karışıklığı.

İlk başını sallayan Yoo Sangah, ilk konuşan ise Hyunsung oldu.

   “Bir bildiğin vardır. Kararının arkasındayım.”

   “Sen sorun etmiyorsan ben de etmem. Ama Titano’ya yaptıkları için ona bir yumruk atarım, tamam mı?”

   “Lanet olsun, ne yapıyorsanız yapın. Hem zaten her zaman istediğini yapmıyor musun? Ama... gerçekten sorun olmayacak mı?”

Yoldaşlarımın sözlerini dinledikten sonra, çocuk Yoosung’a baktım.

   “Ben…”

Kızın gözleri doldu.

Görmüştü.

Gelecekteki hâlinin yaşadığı o uzun, korkunç zamanı.

Fikrini sormak başlı başına zalimlikti. Başını okşadıktan sonra, son bir kez Felaket Shin Yoosung’a döndüm.

Yüzü, her şeyini kaybetmiş yaralı bir hayvan gibi buruşarak ağzını açtı.

   “Yaşamama izin mi veriyorsun…? Güldürme beni. Kim olduğunu sanıyorsun sen?”

Elinde kalan tek şey, her şeyini yitirmiş bir gururdu.

   “Yaşadığım 41. Regresyon artık yok. Tüm evrende, tüm zaman çizgilerinde tanıdığım insanlar artık yok. Sen ne bilirsin ki? O yılları, o zamanı nasıl anlayabilirsin? Hepsini unutup nasıl…”

Yoosung, sözünü kesti.

Joonghyuk ona bakıyordu.



O anda Yoosung, söylediklerinin gerçek anlamını kavradı.

Bir dünyayı ve sevdiklerini kaybetmek.

Tüm bunlara rağmen o dünyada yaşamaya devam etmek.

Dünyada, acısını anlayabilecek tek bir kişi vardı.

   “Her regresör, henüz yaşanmamış şeylerden nefret ederek yaşar.”

Regresör Yoo Joonghyuk konuştu.

   “Birini ‘kötü olacak diye’ öldürürsün. Diğerini ‘yoldaşlarını öldürecek diye’ öldürürsün. Birilerini de ‘yoldaşın olacak diye’ kurtarırsın.”

O anda Joonghyuk’un duygularını okuyabiliyordum.

Ve okuyabildiğim için, bana yabancı geliyordu.

Onu hiç bu kadar dürüst görmemiştim.

   “Henüz yaşanmadığının farkındayım. Beni hatırlamadıklarını biliyorum. Hiçbir şey yapmadıklarını biliyorum. Ama buna rağmen inanıyorum. Öyle yaşayacaklarına inanıyorum. Çünkü benim için, hepsi kesinlikle gerçekleşecek ve bunları reddedersem, yaşayamam.”

Yoosung’n gözlerinde yeniden öfke dalgalandı.

   “Yani! Sen öyle yaşadın diye, ben, arkadaşlarım…!”

   “O hâlde sen de öyle yaşa, Shin Yoosung.”

   “…Ne?”

   “İstersen, ‘nefretin’ olacağım.”

Joonghyuk’un sözleri öyle hüzünlüydü ki, hiçbir şey söyleyemedim.

   “Bu regresyonda, beni öldürmek için yaşa.”

Yoosung uzun süre, ağzı hafif aralık bir şekilde Joonghyuk’a baktı.

O, dünyanın nefretine herkesten daha fazla katlanmaya alışkın biriydi. Başkalarının unuttuğu geçmişleri hatırlamakla lanetlenmiş, sonsuz yalnızlığa mahkûm bir varlık.

Bir regresör.

Ve acımasız bir tesadüfle, Yoosung, bin yıldır nefret ettiği kişiyi anladı. Joonghyuk uzaklaşırken arkasından bağırdı.

   “Kaptan… bekle. Kaptan!”

Kalbinde yayılan dalgalanmaları hissedebiliyordum.

   「…Gerçekten yapabilir miyim? Bu sebeple…」

   「...devam ederek. Bu dünyadan vazgeçmemek için…」

Bazı öfkeler asla geçmez ve bazı kederler asla silinemez.

Ama insan hayatta kaldığı sürece, kurtuluş günü er ya da geç gelir.

Yoosung’a döndüm ve konuştum.

   “Yoosung, artık bu senin yeni ‘turun’.”

Okuyucu olduğum zamanlarda hiçbir şeyi değiştiremezdim.

Şimdiyse bir okuyucu olduğum için değiştirebiliyordum.

Değiştirebileceğimi düşünmüştüm.

En azından, orta seviye dokkaebi’nin sesi duyulana kadar.




Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

104   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   106