111.Bölüm: 22.Kısım – Üç Söz (3)
Olimpos’un nasıl bir cevap verdiğini, Yoo Sangah’ın yüzüne bakar bakmaz anlayabildim. Önce yüzü kızardı, ardından bembeyaz kesildi ve en sonunda berbat bir mora çaldı; ancak o zaman konuyu fazlasıyla aceleye getirdiğimi fark ettim.
“Şey… Dokja-ssi.”
Her ne duymuşsa, Yoo Sangah konuşmadan önce uzun süre bana baktı, nedense kendimi suçlu hissettim.
“Sponsor takımyıldızının ne söylediğini anlatabilir misin?”
Yoo Sangah’ın bedeninden çıtırtılar eşliğinde kıvılcımlar sıçradı. İçerideki Ariadne’nin açıkça öfkelendiği belliydi. Ortalık sakinleşene kadar bekledim; son soru–cevabımızın artçılarının bu kadar ağır olmasını beklemiyordum.
Sonunda kıvılcımlar söndü ve Yoo Sangah iç çekerek konuştu.
“‘Zengin Gecenin Babası’nın öyle herkesin çağırabileceği biri olmadığını söyledi…”
Zengin Gecenin Babası.
Bu, Yeraltı Dünyası’nın Kralı ve Olimpos’un üç hükümran tanrısından biri olan Hades’in unvanlarından biriydi.
Her ne kadar Olimpos’un yüksek üçlüsü arasında yer alsa da, Yeraltı Dünyası’nda ikamet ettiği için takımyıldızı grubunun On İki Büyük Tanrısı arasında sayılmazdı.
Düşününce, Ariadne gibi yalnızca tarihsel sınıf bir takımyıldızı için, Hades’in mertebesindeki bir varlık gerçekten de erişilemez olabilirdi.
Şimdilik yalnızca teşekkür ettim.
“Teşekkür ederim, Sangah-ssi.”
“Ama Dokja-ssi… gerçekten—?”
Zekâsı sayesinde, unvanı Hades’le çoktan bağdaştırmıştı. Onunla neden görüşmek istediğimi bile tahmin edebilirdi. Ne de olsa Orpheus’un, karısı Eurydike’yi geri getirmek için Yeraltı Dünyası’na inişini anlatan hikâye Kore’de bile oldukça meşhurdu.
“…Bu gerçekten mümkün mü?”
Kural olarak, ölüleri diriltmek imkânsızdır.
Benim bunu başarabilmemin tek sebebi, Öldürmeyen Kralı’n etkisinin olasılığı benim lehime bükmesidir. Çoğu insan ise böyle bir yardıma sahip değildir.
Yoosung için de durum farklı değildi. Dirilmek kolay olsaydı, Joonghyuk’un en başta regresyonlara ihtiyaç duyması gerekmezdi.
Yine de, en azından ruhu bir şekilde güvence altına alabilirsem…
“Şu anda ayrıntıları açıklayamam. Özür dilerim.”
Tüm takımyıldızları bizi izlerken, gelecek planlarımı yüksek sesle dile getirmek akıllıca olmazdı; hele ki bugünkü olaylar bana karşı daha da fazla düşman kazandırmışken.
Zar çoktan atılmıştı ve er ya da geç karşı taraf hamlesini yapacaktı.
Bu da demek oluyordu ki, artık önemli olan sabırdı.
“Önce kendimizi toparlasak iyi olmaz mı?”
Sanki işaret bekliyorlarmış gibi, yoldaşlarım birer birer yanımıza geldi. Gilyoung, Yoosung’a yan gözle bakarak; Heewon, Hyunsung’a destek olarak; Jihye ise biraz uzakta, yüzünde hafif bir somurtkanlıkla duruyordu.
Havada, düşük seviye bir dokkaebi’nin sesi yankılandı.
[Ödül dağıtımından geçici olarak sorumlu dokkaebi ‘Youngki’ konuşuyor.]
Acemi gibi duran dokkaebi, oldukça resmî ve sert bir tonla sözlerine devam etti.
[Beşinci senaryo için ek ödüller şimdi dağıtılacaktır.]
Görünüşe göre tüm yüksek seviye dokkaebiler ortadan kaybolmuş, temizlik işleri acemiye kalmıştı.
[‘Ellain Ormanı’nın Özü’nü aldın.]
Havadan küçük bir meyve düştü, her birimiz birer tane yakaladık.
[Az önce size verilen şey, Yıldız Akışı’ndaki en yaygın iyileştirici toniktir. Ağır şekilde yaralanmış olsanız bile, bunu yedikten sonra dinlenirseniz hızla iyileşirsiniz. Lütfen güvenli bir yerde tüketin.]
Bu kadar kibar konuşan bir dokkaebi hiç duymamıştım; neredeyse tedirgin ediciydi. Yaratık bana ve birkaç kişiye daha baktıktan sonra devam etti.
[Ana katkı sağlayanlar için ek ödüller bu akşam teslim edilecektir. Çabalarınız için teşekkür eder, bir sonraki senaryoda iyi şanslar dileriz.]
Ses kaybolunca meyvelerini sımsıkı tutan arkadaşlarıma baktım.
Tanımadığım insanlar ölmüştü ve muhtemelen birileri hâlâ ölüyordu; ancak biz hayatta kalmıştık.
Yoldaşlarımın yüzlerinde, minnet mi yoksa yas mı duymaları gerektiğine karar veremeyen ifadeler vardı.
Böyle anlarda, birinin öne çıkıp sorumluluğu alması gerekirdi.
Hepsine tek tek baktım ve yavaşça konuştum.
“Millet, iyi iş çıkardınız.”
Hiçbir şeyin belirlenmediği bir an, sonsuza dek belirlenmemiş bir an olarak kalır.
Üzücü şeyler üzücü, güzel şeyler ise güzeldir.
Ama bir şeye, hatta herhangi bir şeye, karar verdiğinde; o an anlam kazanır.
“Gerçekten çok emek verdiniz.”
Sanki boş sözlerim bir çeşit ödülmüş gibi, yüzlerine yavaş yavaş bir rahatlama yayıldı; bunu hak etmişlerdi. Sonunda Jihye’nin dudakları bir gülümsemeyle kıpırdadı ve ilk o konuştu.
“Her neyse, az önce gerçekten harikaydın, ahjussi. Kabul ediyorum, ustamdan bile azıcık daha havalıydın. Saygı duydum.”
Sözleriyle cesaret bulan Hyunsung ve Heewon da araya girdi.
“Bu sefer gerçekten inanılmazdın.”
“Seni izlerken bile içim rahatladı.”
…Gerçekten de bunu söylemek için mi kendilerini tutuyorlardı?
Grubun gürültülü bir sohbete dalışını izlerken, dudaklarımda istemsiz bir tebessüm belirdi.
Erken senaryoların en büyük krizi atlatılmıştı ve Seul güvendeydi. En azından birkaç senaryo boyunca, şehrin tehlikede olmaması gerekiyordu.
“Sen de çok uğraştın, Dokja-ssi.”
Bana bakmakta olan Sangah, aydınlık bir gülümsemeyle konuştu. Belki de bu da bana verilmiş bir ödüldü.
Yumuşak bir ‘tup’ sesiyle bir şey bana çarptı. Yoosung alnını sırtıma dayamıştı. Gilyoung bundan hoşnut görünmese de hiçbir şey söylemedi; ben de sessizce çocuğun küçük elini tuttum.
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Akşam çöktü ve ana katkı sağlayanlar için ek ödül dağıtımı başladı.
Bu ödüllere hak kazanan üç kişi vardı—
Jung Heewon, Yoo Joonghyuk ve ben.
[Beşinci ana senaryonun başlıca katkı sağlayıcılarına verilen ek ödül, B derece bir yetenektir.]
Yaşadıklarımızdan sonra yalnızca tek bir B derece yeteneği bazıları yetersiz bulabilirdi, ancak yine de adildi.
Harf derecesinin düşük olması otomatik olarak kötü bir yetenek olduğu anlamına gelmiyordu; üstelik bu kez ödül ‘serbest seçim’ şeklindeydi.
Yani istediğim herhangi bir B derece yeteneği seçebilecektim. Bazı B dereceli yeteneklerin elde edilmesi son derece zordu ve bu benim için büyük bir fırsattı.
[B dereceli yeteneklerin listesini görüntülemek ister misin?]
On binlerce yetenek gözlerimin önünden akıp geçti. En başından beri gözümü diktiğim bir şey vardı, bu yüzden tereddüt etmedim.
[Ödül olarak B derece yetenek ‘Yalan Tespiti’ni almak istiyor musun?]
Başımı salladım. Etrafıma soluk bir ışık yayıldı ve yeni bir mesaj belirdi.
[Özel yetenek ‘Yalan Tespiti’ yetenek listene eklendi.]
Hah, sonunda almıştım. Şimdiye kadar [Yalan Tespiti] olmadan ne kadar eli kolu bağlı kaldığımı düşününce… gerçekten.
Başımı kaldırdığımda Heewon’un kendi seçeneklerini dikkatle incelediğini gördüm.
Yanımdaki Jihye’ye dönüp sordum.
“Hey, Joonghyuk’un nereye gittiğini biliyor musun?”
“Ha, o biraz önce Seolhwa unnie’yle birlikte ayrıldı.”
…Lee Seolhwa’yla mı? Jihye, ne düşündüğümü anladığını sanarak burnundan soludu.
“Hımm, bence kafanda kurduğun türden bir çift değiller, ahjussi.”
“Neden olmasın?”
“Ben nereden bileyim?”
Başımı yana eğdim. Düşününce, ikinci regresyonlarını net hatırlıyordum ama üçüncüsünde sevgili olup olmadıklarını anımsayamıyordum. Joonghyuk, pek de romantik bir ana karakter değildi.
Her neyse, o herif Seolhwa’yı nereye götürmüştü?
[Altıncı senaryo üç gün sonra başlayacaktır.]
Ardından gelen sistem mesajı, Joonghyuk’un neyin peşinde olduğuna dair bana bir ipucu verdi.
Altıncı senaryoda, nihayet diğer kubbelerden gelen enkarnasyonlarla karşılaşacaktık, bu durumda Joonghyuk asla durup dinlenmezdi. Büyük ihtimalle bir önceki turda kaçırdığı birkaç gizli yetenek ve eşyayı toplamaya gitmişti.
Seul Kubbesi’nde hâlâ pek çok gizli senaryo vardı.
Joonghyuk’un ganimeti kapmasına biraz canım sıkılsa da rastgele bir yabancıya gitmesindense onun alması daha iyiydi. Ayrıca, kalan senaryoların sorunsuz ilerlemesini istiyorsak onun daha da güçlenmesi gerekiyordu.
“Ha, bu arada ustam sana bir mesaj iletmemi söyledi, ahjussi.”
“Bana mı?”
Jihye başını salladı, kılıcının kabzasını kavradı ve ciddi bir ses tonuyla konuştu.
“Kim Dokja, yeminimizin süresi sona erdi.”
İçime ağır bir boşluk çöktü.
Var Oluş Yemini… O kadar meşguldüm ki tamamen unutmuştum.
—Beşinci senaryo bitene kadar beni öldürmeyeceğine yemin et. Bunu bile yapamıyorsan gerçekten sana yardım etmem.
—Yemin ederim.
Doğru ya, gerçekten de o yemini etmişti.
Demek şu piç… bunca zaman beni gerçekten bu yüzden mi bağışlamıştı?
Düşününce, o sırada garip bir şey söylemişti.
―Seni öldürmeyeceğim. Ama…
―Ama?
―Attığın yumruğu geri iade edeceğim.
Güçlükle yutkundum.
Acaba birden ortadan kaybolmasının bununla bir ilgisi var mıydı?
Yoksa gidip beni tek vuruşta dümdüz edecek saçma sapan bir yetenek mi öğreniyordu?
“…Tam olarak neye yemin ettiniz ki?”
“Boş ver.”
Pekâlâ, şimdiden paniğe kapılmanın anlamı yoktu. Hem Shin Yoosung’dan ödünç aldığım, seviye 3 [Yaratık Efendisi’nin Hassasiyeti] vardı, ayrıca yer imi olarak [Rüzgârın Yolu], bir de oldukça güçlü yoldaşlarım…
Jihye bakışlarımla karşılaştı ve sırıttı.
“Bil diye söylüyorum, ustam ne yaparsa yapsın, sana yardım etmeyeceğim.”
“Zaten beklemiyordum.”
Bu kez umutla her zamanki güvenilir Hyunsung’a baktım.
Doğrusu, Yoosung’un sorusu karşısında Joonghyuk’un değil de benim grubumda olduğunu açıkça söylemesi beni gerçekten etkilemişti. Hyunsung sıkıntılı bir ifadeyle bana baktı ve konuştu.
“Şey… Dokja-ssi?”
“Evet?”
“Açıkçası… Joonghyuk-ssi beni biraz korkutuyor.”
“…Ah, sorun değil. Anlıyorum.”
Düşününce, Hyunsung’un bu kadar güçlü olmasının sebebi, Joonghyuk’un onu acımasızca eğitmesiydi. Kahretsin. Yine de umutsuzluğa kapılmak için bir neden yoktu; sonuçta Jung Heewon da vardı. Orijinal hikâyede asla hak ettiği değeri görmemiş, benim bizzat yetiştirdiğim bir yoldaş.
Heewon yanağını kaşıyıp konuştu.
“Nedense, sponsorum bana ikiniz dövüşürseniz müdahale etmemem gerektiğini söyledi.”
“…Pardon?”
“Ben de nedenini pek bilmiyorum…”
[Takımyıldızı ‘Şeytanvari Ateş Yargıcı’, memnuniyetle gülümsüyor.]
Omurgamdan aşağı bir ürperti indi. Memnun mu? O melek neyin planını yapıyordu acaba?
[Takımyıldızı ‘Cennetin Kâtibi’, ‘Şeytanvari Ateş Yargıcı’nı sert bakışlarla izliyor.]
[Takımyıldızı ‘Şeytanvari Ateş Yargıcı’, irkiliyor ve ifadesini değiştiriyor.]
“Dokja-ssi.”
İrkilerek döndüm. Sangah bana sakin bir gülümsemeyle bakıyordu.
“Endişelenme. Joonghyuk-ssi bana o kadar da kötü biri gibi gelmedi.”
“Umarım haklısındır.”
“Eminim ikiniz iyi arkadaşlar olabilirsiniz.”
Sangah’ın bu saf sözlerini dinlerken içimden bir iç çekiş geçti. Böyle anlarda Han Sooyoung’u düşünmeden edemiyordum; Yoo Joonghyuk’un nasıl biri olduğunu gerçekten bilen tek kişi oydu.
Gerçi burada olsaydı bile beni koruyacak değildi ya…
Senaryo bitmişti; merak ediyordum, şimdi ne yapıyordu acaba.
Dağılan eşyaları toplayıp ortalığı toparlarken boş sohbetler ettik. Çok geçmeden gece iyice çöktü, ancak Joonghyuk hâlâ dönmemişti. Onun yerine, kontrolden dönen Heewon, beni hayretler içinde bırakan hoş bir ganimetle geldi.
“Nereden buldun bunları?”
Bulduğu şeyler altılı paket bira ve birkaç şişe sojuydu. Gülerek konuştu.
“Böyle anlar bir kadehi gerektirir.”
Kamp ateşinin etrafında toplandık. Jihye biraya uzanır uzanmaz elinin arkasına hafifçe vurdum.
“Reşit değilsin.”
“Kanun diye bir şey kalmadı, reşit olup olmamanın ne önemi var?”
“Çocuklarla birlikte gazoz iç.”
Atışıp dururken içkiler elden ele dolaştı. Jung Heewon’un yanakları garip biçimde kızardı, saçma sapan konuşmaya başladı; iki bira sonra Hyunsung ayı gibi horlayarak uyuyakaldı. Görünüşe bakılırsa grubumuz içkiye pek dayanıklı değildi.
“Çok güzeeel…”
Birkaç yudumu gizlice içmiş olmalı ki, Jihye bile yüzü kıpkırmızı olmuş halde arkaya doğru yığıldı. Buna karşılık, şaşırtıcı biçimde iyi içici olduğu anlaşılan Sangah, çoktan dördüncü soju şişesine geçmişti; en ufak bir sarhoşluk belirtisi olmadan yudumluyordu.
“İçkiye dayanıklıyımdır.”
Düşününce, Sangah’ı hiçbir şirket yemeğinde sarhoş görmemiştim.
“…Sarhoş olmak başımı derde sokardı.”
Sözlerindeki burukluk içimi acıttı. Ofis, kendi çıkarları için onu içkiyle düşürmeye çalışan tiplerle doluydu. Belki de bu, onun ilk kez gerçekten rahatça içebildiği bir andı.
“Ama bu gece sorun olmaz, değil mi?”
Yüzü her zamankinden solgun göründüğünden olacak ki, kendimi birden tuhaf hissettim ve bakışlarımı kaçırdım.
Gökyüzünde yalnız bir ay asılıydı; nadir görülen bir şekilde, canavarlar bile sessizdi. Etrafımızda başka gruplar da kendi küçük içki sofralarını kurmuş, gecede yüksek sesle konuşuyorlardı.
Böyle bir dünyada insanların içki içebilmesi başta delice geliyordu; ama belki de tam da bu dünya yüzünden içmek zorundaydılar. Sonuçta gerçeklik ayıkken katlanılamayacak bir şey hâline gelmişti.
Tam o sırada bardağımın üzerinde minicik bir kıvılcım titreşti. Sangah şaşkınlıkla bana baktı; ben de başımı salladım. Ayıklığımı korumamın gerçekten akıllıca olduğu anlaşılıyordu.
Dökülen içki yere yayıldı; sanki bir şaka yapıyormuş gibi sekerek ilerledi ve harfler çizmeye başladı.
[Şarap ve Coşkunun Tanrısı seninle konuşmak istiyor.]
Olimpos, yemi yutmuştu.
Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono