Yukarı Çık




112   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   114 

           
113.Bölüm: 22.Kısım – Üç Söz (5)


Bir süre çevreyi didik didik inceledikten sonra bulunduğumuz yer hakkında bir sonuca vardım.

Kahretsin… Kaç kez kontrol edersem edeyim yanılma payı yok. Burası…

   “Bu kadar gerilmene gerçekten gerek yok, biliyorsun. Çok yaklaşmadığın sürece ısırmaz.”

Alaycı Kim Namwoon’a göz atıp küçük bir iç çektim.

Geçidin orada üç başlı bir canavar bize bakıyordu. Yalnızca efsanelerde görülen cehennem köpeği Cerberus. İfadesi mutlak bir can sıkıntısını yansıtıyordu; iki başı uyukluyor, sonuncusu ise gözlerini kocaman açmış çevreyi tarıyordu.

Şüpheye yer yoktu; burası Tartarus Hapishanesi, Yeraltı Dünyası’nın cehennemiydi.

Kim Namwoon, cehennemin tur rehberiymiş gibi sürekli gevezelik ediyordu.

   “Şu sadece bir yavru, en fazla dördüncü sınıf bir canavar. Alt katlarda çok daha manyak yaratıklar var.”

Yavru olduğu konusunda haklıydı. Hayatta Kalmanın Üç Yolu da öyle diyordu.

Tartarus’ta ne kadar derine inersen, mahkûmlar o kadar güçlenirdi; her katı koruyan Cerberus’lar da aşağı indikçe giderek büyürdü. Kim Namwoon kıkırdayıp sordu.

   “Ee, cehennemde olmak nasıl bir duygu?”

Küstah tavrını göz ucuyla izlerken ağzımı açtım. Bu manyağın ne zaman tersine döneceği belli olmazdı; tetikte kalmalıydım.

   “Bir sorum var.”

   “Nedir?”

   “Burada senden başka biri var mı?”

   “Sen varsın, ahjussi.”

   “Benim dışımda.”

Geçip giden ruhların yüzlerini inceledim ancak hiçbiri tanıdık değildi—ne Soruların Felaketi Myung Ilsang, ne de Song Minwoo gibi insan dışı bir tür vardı.

   “Bildiğim kadarıyla yok. O metro vagonundakiler arasında buraya düşen tek kişi benim.”

Hades’in Yeraltı Dünyası, sayısız öte âlemden yalnızca biriydi.

Çoğu enkarnasyon, hayattayken inandıklarına göre ya da sadece rastgele şansla farklı yeraltı dünyalarına savrulmuş olmalıydı. Myung Ilsang ile Song Minwoo da farklı olmazdı. Namwoon’un tepkisini izlerken konuşmaya devam ettim.

   “Son zamanlarda buraya genç bir kadın geldi mi?”

   “Genç bir kadın mı?“

   “Beyaz saçlı, şey… at kuyruklu. Oldukça güzel.”

Kim Namwoon bir an kaşlarını çattı, sonra birden kıkırdadı.

   “Ahh, şimdi anladım.”

Belki Shin Yoosung’u görmüştü diye kulak kesildim. Kim Namwoon küçük parmağını salladı.

   “Yani sevgilini kurtarmaya çalışırken öldün demek, he?”

   “…“

   “Cidden, ihtiyarların hepsi aynı—yaşamak da ölmek de aşk için, falan filan. Hangi yüzyıldansın sen?”

   “Gördün mü görmedin mi? Sadece soruyu cevapla.”

   “Elbette hayır. Galiba sevgili kız arkadaşınla buluşamayacaksın, ha?”

Görünüşe göre Shin Yoosung’un ruhu buraya düşmemişti.

Belki hâlâ Acheron’un geçememiştir…

Her hâlükârda o başka bir dünya çizgisinden gelen bir ruhtu. Zaman çizelgesinin dışına atılmadan önce bir süre burada oyalanacaktı.

Benim işim, bu olmadan önce ruhunu ele geçirmekti.

   “Peki sen burada ne yapıyordun?”

   “Ne olacak? Şu şeyi inşa ediyordum. Şimdi de sen yardım edeceksin.”

Ellerindeki külü silkeleyen Kim Namwoon, arkasını işaret etti.

   “Şu Gundam’a benzeyen şeyi gördün mü?”

Çoktan fark etmiştim: bir devin silueti. Siyah parıltılı metalle tamamlanmış zırhı, yaşayan bir varlık gibi ağır ağır nefes alıyor; mitlerdeki en korkunç savaş için dövülmüş bir silah gibi duruyordu.

Dev Savaşçı.

Demek Hades, Gigantomachia için şimdiden hazırlık yapıyordu.

Yalnızca eğlenip büyük laflar eden On İki Olimposlu’nun aksine Hades gerçekten hazırlanıyordu. Ne de olsa Yunan bir takımyıldızı olmasına rağmen Olimpos tayfasından değildi. Tam o sırada, girişin ötesinden bir hareketlilik yükseldi.

Namwoon omzumu kavrarken yüzü ciddileşti.

   “Haydi. Benimle geliyorsun.”

   “Neden?”

   “Gözetmenlerin geldiğini görmüyor musun? İçeride bir çalışma alanım var, git bir şeyler dövüyormuş gibi yap. Acemiler meşgul görünmek zorunda.”

Bunu zaten biliyordum. Burası gerçekten Tartarus’un Köle Ocağıysa, işlerin nasıl yürüdüğüne dair bir fikrim vardı. Bu yüzden beni şaşırtan Tartarus’un kendisi değildi. Namwoon dudak büktü.

   “Niye bana öyle bakıyorsun?”

Aslında konuşmak istememiştim ama kendimi tutamadım.

   “Beni görünce hiçbir şey hissetmiyor musun?”

   “Ne gibi bir şey?”

Namwoon bir an düşündü, sonra yüzünde ürpertici bir sırıtış belirdi.

   “Ahh, benden korkuyorsun, değil mi?”

   “…”

   “İntikam almaya geleceğimden korkuyorsun, ha?”

Korkmayan biri zaten anormal olurdu. Romanda Yoo Joonghyuk’tan bile daha beter bir psikopat olarak hüküm süren adamı öldürmüştüm. Şimdi kalkmış birdenbire dost canlısı davranıyordu. Bu korkutucu değilse, ne korkutucuydu ki?

   “Ee, zaten hepimiz ölüyüz; birbirimize soğuk davranmaya gerek yok, değil mi? Hem burada çok değiştim. Günahlarım üzerine düşündüm falan.”

Haha, evet. Aynen öyledir.

 ‘Sanrı Şeytanı Kim Namwoon’un kefaret ödemesi, Joonghyuk’un büyülü bir kıza dönüşmesinden daha inandırıcıydı.

Yalan söylediğini biliyordum ama son nezaket olarak, tam da böyle anlar için aldığım [Yalan Tespiti] yeteneğini etkinleştirdim. Ve sonra—

   [İfadenin doğru olduğunu doğruladın.]

…Ne?

Ağzım açık ona baktım. Namwoon haksızlığa uğramış gibi itiraz etti.

   “Ya doğruyu söylüyorum! İnsanlara neden güvenemiyorsun ki? Burada kefaret ödüyorum, tamam mı? Hatta beni öldürdüğün için sana minnettarım, ahjussi.”

   “…Neden?”

   “Yemek zamanında geliyor, yatacak yer var, okul yok, dırdırcı ebeveynler yok… biraz sıcak olsa da burası resmen cennet.”

Kim Tartarus’tan böyle bahsederdi ki?

   “Hem canım sıkılınca Gundam bile yapabiliyorum. Daha ne olsun?”

Bir Dev Savaşçıya Gundam demek, cidden…

   “Hepsi senin sayende. Harbiden. Ciddiyim.”

Evet, hâlâ manyak.

   [Karakter ‘Kim Namwoon’, hakkında olumlu düşünmeye başladı.]

Kahretsin, sistem mesajı bile böyle diyorsa inkâr edemezdim.

   “Her neyse, buraya gel, boşa harcayacak zaman yok!”

Beni kendi çalışma alanına doğru sürükledi. Aletler düzgünce dizilmişti ve yedek metallerden yapılmış yarım kalmış bir ‘Gundam’ duruyordu.

Bunu Yeraltı Dünyası’nın metalleriyle yapıyor ha.

Şu çocuğun Chuunibyou kafası gerçekten tam yerini bulmuştu.

   “Geliyorlar. Bir çekiç kap.”

Sanki işaret verilmiş gibi, kapıdaki Cerberus havlamaya başladı. Sopalar ve kamçılar taşıyan gözetmenler, kapkara pelerinlere bürünmüş hâlde Tartarus’a doluştu.

Hades’in uşakları.

Yeraltı Dünyası’nın Yargıçları kadar güçlü görünmüyorlardı ancak yakalanmak yine de felaketti.

Beceriksizce çekiç sallıyormuş gibi yaparken Kim Namwoon yanımda kıkırdadı.

Bir gözetmen girişteki kürsüye çıkıp metalin metale sürtünmesi gibi bir sesle konuştu.

   [Birinci kattaki tüm kölelerin dikkatine. Acil denetim birazdan başlayacak.]

Namwoon kaşlarını çattı ve homurdandı.

   “Şu herifler bunu her lanet gün yapıyor. Canları sıkılınca denetim, denetim diye tutturuyorlar…”

Ama gözetmenin sonraki sözleriyle Namwoon sustu.

   [Yeraltı Dünyası’nda davetsiz bir misafirin varlığı tespit edilmiştir. Birinin Acheron’u canlı geçtiği söyleniyor.]

Çekiç ve testereler tutan ruhlar şaşkınlıkla mırıldandı.

Gözetmen devam etti.

   [Büyük Ölüm bunu öğrenirse, hepiniz korkunç bir sonla yüzleşeceksiniz. Bu nedenle denetim, aşağılık davetsiz misafiri ortaya çıkarmak içindir. Sadece rutin bir uygulamadır; yerinizde kalın ve sakin olun.]

Kahretsin. İşler düşündüğümden çok daha hızlı ilerliyordu.

Kim Namwoon’un dilini şaklattığını duydum.

   “Ne aptallık. Diyelim ki yaşayan bir adam içeri girdi, niye gelip Tartarus’ta saklansın ki? Buraya giren bir daha çıkamaz sonuçta, değil mi?”

   “…”

   “Hey, ahjussi?”

   “Ha, evet.”

Dalgın olduğumdan cevabım bir an gecikti. Kim Namwoon sersemlemiş gibi bana baktı.

   “Sadece emin olmak için soruyorum… bahsettikleri sen değilsindir herhâlde…?”

   “Benim.”

   “Şaka yapıyorsun.”

Namwoon çekicini fırlatıp inanmaz bir kahkaha attı.

   “Vay canına. Demek bütün bu süre bir canlıya yakınıyormuşum?”

Yüzündeki ifade öfke ile eğlence arasında gidip geliyordu.

İç çekip sordum.

   “…Saklanacak bir yer var mı?”

   “Saklanmak mı? Hapishanede mi? Çok çaresizsen şu Gundam’ın içine gir!”

Dev Savaşçıya baktım. Oraya saklanmak seçeneklerden biriydi.

Sorun şuydu: bu şey pratikte ‘canlıydı’; içine girersem beni sindirebilirdi.

   “Tamamlandı mı ki?”

   “Henüz değil. Çekirdeğinde bir sorun var, falan filan… Cidden oraya saklanmayı mı düşünüyorsun?”

   “Hayır.”

   “Akıllıca. İçeri adım atar atmaz ölürdün.”

   “…İyi biri olacağını, yeni bir sayfa açtığını söylememiş miydin?”

  “Sadece ölülere iyi davranırım. Ne yazık ki sen hâlâ nefes alıyorken karşılaştık. Ölünce yine nazik olurum.”

Namwoon boynunu keser gibi bir hareket yaparak yaklaşan sonumu işaret etti.

Böyle saçma sapan konuşurken gözetmen çoktan yaklaşmıştı.

Dev Savaşçı tamamlanmış olsaydı ona binip Cerberus’u parçalayarak doğruca Hades’in sarayına gidebilirdim, ama bu bir seçenek değildi.

   [Özel niteliğinin etkisi sayesinde okuduğun sayfalarla ilgili anıların güçlendi!]

Hayatta Kalmanın Üç Yolu’nun ayrıntılarını zihnimde hızla yokladım. Düşününce, Yoo Joonghyuk ilerideki bir regresyonda Yeraltı Dünyası’nı ziyaret etmişti.
O deli herif o zaman nasıl halletmişti?

   「“Yeraltı Dünyası’nın Kralı’na söyleyin, Dev Savaşçı Pluto’yu alıyorum.”」

   「“Ölmek istemiyorsanız, defolun.”」

…Psikopat herif.

Okuması eğlenceliydi. Yaşaması o kadar da değil.

Hades’in yargıçlarına doğrudan kafa tutmak ancak Yoo Joonghyuk gibi bir regresörün yapabileceği bir şeydi—gücü ve deneme şansı vardı. Ama ben…

…Bi’ saniye. Neden yaptığını yapamıyormuşum ki?

Bakış açımı değiştirince her şey değişti. Elbette birebir onun gibi davranamazdım. Ama blöf yapmanın pek çok yolu vardı.

Neden yargıcın beni götürmesine izin vermeyeyim?

Gizli senaryoda başarısız olursam Yeraltı Dünyası sakini olacağım diye mi?

Yoksa yargıçlar Hades’ten korkup beni tamamen yok etmeye mi kalkacaklar diye mi? Saçmalığın daniskası.

Bir sorunu çözersem bunların hiçbirinin önemi kalmazdı.

Nihayet gözetmen istasyonumuza ulaştı. Ancak bu kez öne çıkan ben oldum.

Gözetmen sordu.

   “Kimsin sen?”

   “Aradığınız adam.”

O anda gözetmenin gözlerinde bir parıltı çaktı. Bir yerlerde metalin gıcırdayan çığlığını duydum. Bedenim sanki donuyormuş gibi hissettim, ensem uyuştu. Şimdi arkamı dönsem, muhtemelen bir Yeraltı Dünyası Yargıcı boğazımı kavramış olurdu.

Kemiklerime işleyen soğuğa direnerek konuştum.

   “Galiba varlığımı ortadan kaldırmak istiyorsunuz ancak bir kez daha düşünün derim.”

Yoo Joonghyuk’un kaba kuvvetine sahip olmasam da onda olmayan bir şeye sahibim.

   “Şimdi beni öldürürseniz, Gigantomachia’yı kesin olarak kaybedersiniz.”

Gözetmenler bir an tereddüt etti, üzerimdeki soğuk biraz gevşedi. Fırsatı yakalayıp Dev Savaşçıya baktım.

   “Zengin Gecenin Babası’na söyleyin, o Dev Savaşçının nasıl tamamlanacağını biliyorum.”

Dehşet verici bir sessizlik çöktü. Boynumdan göğsüme doğru buz gibi bir soğuk yayıldı ancak bilerek karşı koymadım.

Bu bir sınavdı.

Soğuk omuzlarımdan kalbime doğru ilerledi. Paniklemedim. Biraz daha. Tam ürperti kalbimi delecekmiş gibi olduğunda, bir mucize gibi durdu. Bir mesaj belirdi.

   [Gizli senaryo güncellendi.]

Kısa süre sonra, bir yargıcın eşliğinde Hades’in sarayına doğru yükselmeye başladım.

Cerberus’un hırlayan siluetinin ardında Kim Namwoon’un giderek uzaklaştığını gördüm. Elimi sessizce kaldırıp veda ederken bana boş gözlerle bakıyordu.

Cehennemin keyfini çıkar, Namwoon.




Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

112   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   114