119.Bölüm: 23.Kısım – Terk Edilmiş Bir Dünya (4)
Konuştuğumda Gezginlerin Kralı silik bir gülümsemeyle karşılık verdi.
“‘Uzun zaman’ diyorsun ha? Daha geçen gün görüşmüştük.”
“O sadece ayaküstüydü.”
Şimdiye kadar Gezginlerin Kralı’yla iki kez karşılaşmıştım.
Birincisi, Han Sooyoung’la birlikte insanlıktan çıkmış Song Minwoo’yu ortadan kaldırdığımızda;
İkincisi ise Sellerin Felaketi’ni öldürdüğümüzde.
Bugün ise üçüncü kez karşı karşıyaydık.
Gezginlerin Kralı maskesini yavaşça çıkardı. Bir an sadece birbirimize baktık. Yüzü hiç değişmemişti. Ne kadar dikkatle bakarsam bakayım, karşımdaki yüz hiçbir zaman otuzlarının sonlarını aşmıyordu.
Annemle aramızda hiçbir benzerlik yoktu. Küçükken insanlar onun kuzenim olup olmadığını bile sorardı. Tabii, babam hâlâ hayattayken.
“Ne zaman çıktın?”
“Oldu biraz.”
“Seul’de mi yaşıyordun?”
“Birini görmeye uğradım.”
“Ah. Demek Seul Kubbesi’nin içinde ‘tesadüfen’ mahsur kaldın…?”
“Öyle.”
“Serbest bırakılmışken neden tekrar mahkûm kıyafetini giydin?”
“Kim bilir. Belki kefaret ödemek istemişimdir?”
“…Kefaret mi? Sen mi?”
“Her insan bir mahkûmdur, canım. Hepimiz kendi hücremizi sırtımızda taşırız.”
Ona baktım. O küstah ton—hiç değişmemişti.
“Bir ‘teşekkür ederim’ bile yok mu? Ben olmasaydım başın belaya girerdi.”
…Haklıydı. Gezginleriyle birlikte Kuzeyin Felaketi’yle ilgilenmişti.
Zayıf bir Felaket’ti ama yaptığı iş gerçekti ve ben de ona güvenmiştim.
Annemi sevmememin nedeni, onu bu kadar iyi tanımamdı.
“Bunca zamandan sonra, beni gördüğüne sevindiğine dair tek bir iz bile yok.”
“Bunu gerçekten bekliyor musun?”
“Biraz.”
[Özel Yetenek ‘Yalan Tespiti Sv.1’, etkinleşti!]
[İfadenin yalan olduğunu doğruladın.]
Acınasıydı. Yalan olduğunu zaten biliyordum, ama yine de kontrol ettim.
“Bunca şeyin içinden sağ çıkabilmen etkileyici doğrusu.”
“Sana borçluyum. Anlattığın hikâyelere.”
“…Demek öyle.”
“Annesini hapishanede ziyaret edip de yalnızca bir internet romanı hakkında konuşan başka kim olurdu ki?”
Gerçekten de öyleydi. Her ziyarette annemle adam akıllı konuşmamıştım.
Tek yaptığım Harap Olmuş Bir Dünya’da Hayatta Kalmanın Üç Yolu hakkında gevezelik etmekti; o da sıkınca ziyaretleri kesmiştim.
“Söyleyecek başka bir şeyim yoktu.”
“Sanki mümkünmüş gibi.“
“O hikâye benim her şeyimdi.”
Bir anlığına geçmiş gözümde canlandı, ardından silindi.
Hayatta Kalma Yolları hiç var olmasaydı—o yazar her gün bölüm yüklememiş olsaydı—burada duran Kim Dokja da olmazdı.
Ne annesi ne babası olan bir ergen için, o hikâye tek teselliydi.
“Üçüncü sınıf bir fantezi romanı…”
“Hayatını kurtardığına bakılırsa, o ‘üçüncü sınıf’ romana teşekkür etsen iyi olur.”
Sessizliğe gömülüp birbirimize baktık.
[Takımyıldızı ‘Altın Başlığın Esiri’, seni parlak bir ilgiyle izliyor.]
[Takımyıldızı ‘Gizemli Entrikacı’, seni okunamaz bir bakışla inceliyor.]
[Takımyıldızı ‘Şeytanvari Ateş Yargıcı’, sana hüzünle bakıyor.]
Sessizliği ilk ben bozdum.
“Hangi niteliği kazandın? Anlattığım hikâyeyle bağlantılı olduğuna bahse girerim.”
“Söylemek zorunda mıyım?”
“Hâlâ beni oğlun olarak görüyorsan.“
“Acaba sen beni hâlâ annen olarak görüyor musun?”
“Belki biraz.”
[Karakter ‘Lee Sookyung’, yetenek ‘Yalan Tespiti Sv.1’i etkinleştirdi!]
[İfadenin yalan olduğu doğrulandı.]
Lanet olsun. Bu yeteneğe çoktan sahip… Gerçekten de benim annemdi.
Yüzünden belli belirsiz bir hüzün geçti. Bunun rol mü yoksa gerçek mi olduğunu anlayamadım.
“Hâlâ bana kin duyuyor musun?”
“Bunun için gelmedim.”
“Baban kötü bir adamdı.”
“Biliyorum.”
Bazı insanlar gerçekten ‘kötüdür’.
Eşinin kemiklerini kıran, aile parasını kumarda yiyen, çocuklarının hayatını mahveden türden insanlar vardır.
Babam da öyleydi. Ben biliyordum, annem biliyordu, Kore yasaları da bunu söylüyordu.
Ama—
“Babamın kötü olması, yaptığını doğru kılmıyor.”
“Daha iyi bir hayat bazen fedakârlık gerektirir.”
“Öyle bir yasa yok. Kore’de tek yasa var: Katiller hapse girer.”
“Anlaşılan bunca okuma seni etkileyici bir konuşmacı yapmış.”
“Benim için hayat, senin yüzünden kurmacadan farksızdı.”
Artık bu, sıradan bir anne–oğul sohbeti değildi.
Belki de bu yüzden hiç konuşmak istememiştim.
Birbirimize hangi yaraları açabileceğimizi çok iyi biliyorduk.
“Neden geldiğimi biliyorsun.”
“Merak ediyorum doğrusu.”
“İkimiz de yalanı tespit edebiliyoruz, o yüzden rol yapmayı bırakalım.”
Annem soluk bir gülümseme takındı.
“Mahkûm No. 406. O yaşlı kadın. Onu bana ödünç ver.”
“…Jeon Woochi’yi sponsoru olarak alan gezgin daha çok yardımcı olmaz mı? Başka bir sürü işe yarar enkarnasyonum var.”
“Jeon Woochi senin sağ kolun. İhtiyacım olan kişi yaşlı kadın.”
Annem beni süzdü, sonra başını salladı.
“Doğru, rakibini düşünürsek kullanışlı olacak. Ama 406’nın sponsorunu nasıl öğrendin?”
“Söyleyemem.”
“Yani sponsor takımyıldızlarını görmeni sağlayan bir yeteneğin mi var?”
Lanet olsun. Hiçbir şeyi kaçırmıyor.
“Ödünç verecek misin, vermeyecek misin?”
“Vereceğim. Ama bir şartla.”
Hazırlandım; annem en beklenmedik pazarlıkları yapabilirdi.
Hafif bir gülümsemeyle şartını söyledi.
“Bir dahaki sefere, beni arkadaşlarınla tanıştır.”
Bir an nutkum tutuldu.
Lanet olsun, tam isabetti.
Dünyada kötü insanları daha da beter hâle getirmekte annemden iyisi yoktu.
“Dokja, gerçeğe açık gözlerle bak. Kurgu gerçeğe dönüştü diye, gerçeği kurgu gibi ele almamalısın.”
[‘Dördüncü Duvar’ şiddetle sarsılıyor.]
Birkaç kelimeyle bütün dünya sarsılmış gibiydi.
Anlıyorum. Annem, nefret ettiğim o ‘gerçeği’ bana hatırlatan kişiydi.
“Anlıyor musun?”
[Stigma ‘Öz Gerekçelendirme Sv.1’ etkinleşti.]
Şimdi anne rolü oynamaya çalışması iğrençti. Geri dönebilmek için çok fazla yol geçmiştik.
[‘Dördüncü Duvar’ yatışıyor.]
Sonunda dayanamadım. Ayağa fırladım.
“Haklısın. Kurguyu gerçek gibi yaşıyorum. Neden mi? Çünkü bütün hayatımı böyle yaşayarak geçirdim.”
Annem hiçbir şey söylemedi.
“Bunun acınası olduğunu düşünebilirsin ama şunu bil: En azından ben, senin yaptığın gibi, gerçeği kurgu diye satmadım.”
Bununla birlikte çadırın örtüsünü kaldırdım ve dışarı çıktım.
Soğuk hava ceketimin yakasından içeri süzüldü.
İliklerken, karşıda gözleri kocaman açılmış Sangah’ı gördüm.
“Ö-Özür dilerim… Uzun süre yoktun, ben de—”
Tuhaf. Daha doğrusu, utandırıcıydı.
“…Duydun mu?”
Özür diler gibi başını eğdi; gördüğüm tek şey saçlarının küçük tepesi oldu.
İç çektim.
“Biraz yürüyelim mi?”
Yongsan İstasyonu’nun peronunda yan yana yürüdük.
Az önce keskin olan rüzgâr şimdi sadece yanağımı okşuyordu.
Yıkanmaya vakti olmamış olması gerekirken, serbestçe dökülen saçları hoş kokuyordu.
“Akşamdan kalmalık nasıl?”
“İyiyim. Sırtında getirdiğini duydum, zahmet verdim.”
“Önce sen benimle ilgileniyordun, hatırlasana.”
Bir an sessizlik oldu.
“Tuhaf gelmiş olmalı. Bir anneyle oğlun böyle konuşması.”
“Hiç de tuhaf değil.”
Tuhaf değil mi? Yüzü aksini söylüyordu.
“Bilmek ister misin?”
Gözleri bir an titredi.
“…Kabalık olmayacaksa.”
Hafifçe gülümsedim. Anlatma zamanıydı.
Bir nefes aldıktan sonra, yapay bir ciddiyetle konuştum.
“Annem babamı öldürdü.”
Garip bir şekilde, sözler başkasının hikâyesiymiş gibi komik geliyordu.
“Bu yüzden hapse girdi.”
Konuşmaya devam ettim.
“Babam… kulağa korkunç gelebilir ama bunu hak ediyordu. Aile içi şiddet, kumar, tefeciler… her gün morluklarla yaşardık. Bir gün annem kararını verdi ve her şey değişti.”
“Ah...”
“Söylentilerin iş yerinde yayıldığını zannediyordum. Hiç duymamış olmana şaşırdım.”
Sangah, kapanması gereken bir yaraya dokunduğunu fark ederek sustu.
“Şimdi muhtemelen daha da tuhaf geliyordur; herkesin gözünde haklıyken anneme neden kin duyduğumu merak ediyorsundur.”
“Hayır, öyle değil! Ben sen değilim ama—”
“Dürüst olalım, onu affetmem gerektiğini düşünüyorsun, değil mi?”
Sustu. Yara açılmıştı. Sessizlik ağırlaşmadan devam ettim.
“’Yeraltı Katilinin Anıları’ diye bir kitap duydun mu?”
Kitabın adı aniden yüzünü aydınlattı.
“Sanırım evet. Çok satanlar listesindeydi, değil mi?”
“Dövülen bir eş, kocasını öldürüyor ve hapishanede anılarını yazıyor. Eleştirmenler göklere çıkardı, ‘Kore’nin Yeraltından Notlar’ dediler. Elbette abartının daniskası.”
Konunun değişmediğini anlayınca yüzü anında karardı.
“Doğru. Yazarı annemdi.”
Dudakları aralandı.
“Hâlâ hatırlıyorum; kapımızın önünde dizilen muhabirleri, her kelimenin doğru olup olmadığını soruşlarını. Sınıf arkadaşlarımın her bir yorumunu da hatırlıyorum: ‘Annen cinayet satarak para mı kazanıyor?’”
“Dokja-ssi…”
“Akrabalarım da aynısını söyledi—nasıl bir katil yüzünü gazetelerde sergiler? Katilin çocuğu olarak yaşamak zordu. Hayır, birinin hayatını paraya çevirmesiyle yaşamak… bambaşka bir cehennemdi.”
Başımı kaldırdım.
Güneş tepede olsa da sanki yukarıdaki takımyıldızlarını hissedebiliyordum; bunu da bir hikâyeye dönüştürüyorlardı. Yine de o anda hiçbiri bana sponsor olmuyordu. Belki de şanstı. Kim bilir.
“Hâlâ onu affetmem gerektiğini düşünüyor musun?”
Cevap beklemiyordum. Zaten anlaşılmak için konuşmamıştım.
Belki de benim gibi çarpık bir adamın işleyebileceği en çirkin şiddet buydu: kendi sefaletimi sergilemek ve imkânsız bir empati beklemek.
Yoo Sangah gibi iyi kalpli birinin, asla tam olarak anlayamayacağını bilerek yas tutacağı türden.
Bu sapkın zafer duygusuyla gülümsedim.
“Özür dilerim. Şaka yapıyordum.”
“…Ne?“
“Uydurma bir hikâyeydi. Yuttun, değil mi?“
“Annemle ben gayet normaliz. Babam ben küçükken bir kazada öldü—”
Birden elimi saran küçük ve yumuşak bir şey hissettim.

Sıcaklık o kadar nazikti ki ne söyleyeceğimi unuttum.
Adımlarımız bir anlığına durdu.
Sangah bana bakmadı; ben de ona bakmadım.
Bakışmadan, el ele yürüdük; sanki bu kadarı yeterliymiş gibi.
Ve tuhaf bir şekilde kalbim sakinleşti.
[‘Dördüncü Duvar’ hafifçe titriyor.]
Belki de sebebi fazlasıyla sıradan olan sıcaklıktı.
“Dokja-ssi!”
İstasyon girişinden ayak sesleri duyuldu; refleksle ellerimizi bıraktık.
Heewon bağırdı,
“Ne, yine mi öpüşüyorsunuz?”
“Ö-Öpüşmek mi?”
“Sangah’ın yüzünün nasıl kızardığına bak. Kesin öptün!”
Sangah’ı tanımasaydım, ben bile o ifadeye inanabilirdim.
“Kes dalgayı. Hiçbir şey olmadı.”
“Tabii tabii.”
Sonra arkasına bakarak ekledi,
“Tuhaf bir nine seni arıyor. Sen mi çağırdın?”
Grubun arkasından bastonuna dayanarak aksayan yaşlı bir kadın öne çıktı.
“Heheh, benim gibi yaşlı biri ne işe yarar ki…”
Diğer gezginler gibi onun da üzerinde gök mavisi bir mahkûm üniforması vardı—
Mahkûm No. 406. Annem hızlı davranmıştı.
“Kim Dokja sensin, değil mi evlat?”
“Benim.”
“Sookyung Hanım bana senden uzun uzun bahsetti. Bundan sonra senin himayende olacağım.”
“Ben de senin himayende.”
Yoldaşlarıma döndüm.
“İstediğim kişi bu. Hadi gidelim.”
İstasyondan ayrılıp toplanma noktasına yöneldik.
Orada Yüce Kral’ın ekibiyle geriye kalan krallar çoktan bekliyordu.
Üstümüzdeki devasa Büyük Boşluk’tan, göz kamaştırıcı bir ışık saçan, bembeyaz bir kristal süzülerek düşüyordu—
[Çarpıklık Kristali]
Bizi bir sonraki senaryo bölgesine götürecek olan eşya.
Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono