Kasab’ın yanındaki bir Savaşçı’nın boynu temizce biçilmişti. Kafa, yüzünde hâlâ donup, kalmış bir şok ifadesiyle havada dönerek, uçmuştu. Kesik boynundan kan fışkırmış, Kasap ve yakındakiler, yoldaşlarının bu ani ölümüyle sarsılmış ve öfkeye kapılmıştı.
O sırada Damian da hamlesini yaptmıştı.
Bir Savaşçı kadar güçlü değildi ama Taş Silahlar’ını kullanmanın temel tekniklerini hâlâ hatırlıyordu. Mızraklar eline ağır geliyordu, olması gerekenden daha ağırdı. Kasları artık eğitimdeki bir Prens’in değil, bir Çiftçininki’ydi.
Ancak savaşın ortasında muazzam bir kaos vardı.
Her şey olabilirdi.
İnsanlar, ayağı takılıp, kafasını taşa çarpabilir ve ölebilirdi.
Eğer tüm odaklarını önlerindeki düşmana vermiş, sırtı dönük bir Savaşçı’yı hedef alırsa...
“Haa...“
Kan kokusunu bir kez daha içine çekti.
Temel’i hatırlamasa da, bedeninin hatırladığı bir duruş sergiledi. Sağ eli geri çekildi, kolundaki titremeye rağmen mızrağı mükemmel bir şekilde dengeledi. Sapın üzerinden, Mor Taş Kabilesi savunucularından birine sertçe yüklenen bir Savaşçı’yı nişan aldı.
Ve toplayabildiği her zerre gücü bu fırlatışa verdi.
Mızrak uçtu,
Ah, hem de nasıl uçtu!
Mana’sı olmasa bile savaşa katılmak zorundaydı. Bu, oyun alanını eşitlemek ve Adam Amca’ya geri kalanları temizleme şansı vermek için sahip olduğu tek potansiyel fırsattı.
Ve...
SAPLANIŞ SESİ.
Temel teknikleri onu yarı yolda bırakmamıştı.
Ağır mızrak, Savaşçı’nın kafasının arkasındaki hedefini buldu. Ancak Savaşçılar’ın derisi o kadar kalın, Mana ile o kadar Güçlendirilmişti ki, mızrağın sadece en ucu içeri girmişti!
Ama yine de uç, uçtu.
Bir kafatasının arkasında.
“GAH!“
Savaşçı, böylesine ağır bir yaralanma karşısında kükredi. Tüm beklentilerin aksine düşmedi. Bunu yapan her kimse onu da yanında götürmek istercesine arkasına döndü.
Ancak döndüğü o anda...
Dönen kafasına çarpan ve göz çukurundan içeri giren bir diğer mızrağın sesi zar zor duyuldu.
Ve bu sefer, gözlerinin feri söndü.
Savaşçı dizlerinin üzerine çöktü ve sonra çamurun içine kapaklandı; Daha yere düşmeden ölmüştü.
“Rakar!“
Kasap, bir kez daha öfkeyle kükredi.
Gözleri bunu yapan kişiyi yakaladı.
Ve çoktan kaçmaya başlamış cılız, zayıf bir genç figürü gördü.
Damian, hızla koşarken, ağır ağır nefes alıyor, eli düşen Savaşçı’ya saplanmış mızrakları kavramak için uzanıyordu. Bir kutlama yapmıyordu. Kolları ağırlaşmıştı. Ciğerleri yanıyor gibiydi. Ağzında ister havadaki kandan ister kendi çabasından olsun, demir tadı vardı; Bilmiyordu.
Ancak bunun bir ölüm kalım meselesi olduğunu biliyordu.
Savaşçılar güçlüydü, ama normal bir insanın bir Savaşçı’yı öldüremeyeceğine dair bir kural mı vardı?
Doğru koşullar altında her şey mümkündü.
Bu yüzden parçalanmış Savaşçı’dan, sapları kan ve daha kötüsüyle kayganlaşmış mızrakları çekip, çıkardı. Başka bir hedefi bulmaya hazırlandı.
O—
“DAMIAN!“
Adam Amca’nın kükreyişi gök gürültüsü gibi patladı.
Damian’ın her bir tüyü diken diken oldu.
Hiçbir şey görmemesine rağmen tamamen içgüdüsel olarak kafasını eğdi. Bedeni, zihni olan biteni işleyemeden önce hareket etti ve kendini çaresiz bir hızla yere attı.
VUUŞ!
Mana ile çatırdayan bir bıçak, kafasının olduğu boşluktan geçti. Hava, bıçağın geçişiyle çığlık attı. Taş ucun etrafında Mavi Güç Lifler’i kıvrılıyordu ve geçtiği yerde Gerçeklik titriyor gibiydi.
Evet, resmen Gerçeklik titriyordu.
Bu sırada karanlık saçlarının uçları temizce kesilmişti.
Sadece bir saniye geç kalsaydı, kafası vücudundan ayrılmış olacaktı.
Mızrağ’ı kavrayıp, geriye doğru yuvarlanırken, içine büyük bir korku doldu. Yakınındaki o mavi parıltıyı zar zor görebildi.
Bu, öfkeden gözü dönmüş Kasap’tı.
Canavar, Adam Amca’nın mızrağının omzunu delmesine izin vermiş, silahı orada sabitlemek için sıkı kaslarını kullanmış ve adamını öldürmeye cüret edeni infaz etmek için tek bir adımda buraya atılmıştı.
Hayatta kalmış olması zaten bir imkansızlıktı.
Ama Savaşçılar hızlıydı.
Çok hızlı.
Daha Düşük Bir Varoluş’un onun saldırısından kaçmış olması zaten utanç vericiydi. Öfkeyle dolan Kasap, sesi Kaos’un içinde yankılanırken, bir kez daha savunmuştu.
“Haddini bilmeliydin.“
Gözlerinde merhamet yoktu. Sadece aşağılama.
“Zayıflar, güçlüyü öldürmeye cüret etmemeli.“
Kelimeler bir azardı.
Damian’a bir Savaşçıyı öldürdüğü için kızdı.
Başka bir Savaşçı’nın saldırısından kaçmaya bile nasıl cüret ettiğini soran bir kızmaydı bu!
Damian, Mana ile titreşen bıçağın hızla inişini gördüğünde, kalbindeki ürperti daha da arttı. Kasab’ın kasları, taşı parçalayabilecek bir güçle gerilmişti. Kolu boyunca uzanan Mavi Lifler, Damian’ın hayatına son verecek olan darbeye kuvvet vererek, eskisinden daha da parlak yanmıştı.
Kasab’ın arkasında, Adam Amca diğer Savaşçılar tarafından kuşatılmış halde ileri atılıyordu.
Yüzü çaresiz bir korkuyla çarpılmıştı!
Ama buraya zamanında yetişemeyecekti.
“Ah...“
Her şey yavaşlamış gibiydi.
Damian, Gerçekliğ’in ezici ağırlığıyla bunun son olduğunu anlamıştı.
’Kahretsin.’
Hayalleri vardı. Hırsları vardı. Öfkesi vardı.
Ama sadece Mana’sı yoktu.
Hayatının son anlarında, annesini düşünürken buldu kendini. Babasını.
İkisi de kendi çaplarında güçlü Savaşçılar’dı ama onlar bile gitmişti. Her şeyi alıp, götüren aynı alevler tarafından yutulmuşlardı. Temel’ini paramparça eden ve onu hayatının külleri arasında sürünmeye terk eden aynı canavarlar tarafından öldürülmüşlerdi.
Onu bırakmadan önce annesi ona bir şey söylemişti.
“Yaşa, Küçük Damian, yaşa. Mutlu yaşa ve güçlü yaşa, tamam mı?“
Denemişti.
Gerçekten denemişti.
Gururunu yutmuş ve kaçmıştı. Bunca yıl boyunca Mana’yı yeniden hissetmek için bir çözüm aramıştı. Tohum ekmiş, yabani otları temizlemiş ve hayatta kalmanın yeterli olduğu rolünü oynamıştı.
’Gerçekten denedim anne!’
Bu anda bile kendini dirençli bulmuştu.
Her şeyin ağır çekimde ilerlediği o lütuf hissi sona ermişti.
Gelen bıçak boylu boyunca savrulmuştu.
ÇAT!
Elindeki taş mızrak ikiye bölündü, parçalar Kaos’un içinde savruldu.
Ve Mana Lifler’iyle titreşen tırtıklı bıçağın ucu, göğsünü bir kağıt gibi parçalamıştı!
Yanıyordu!
Kavruluyordu!
Et, ayrılıp, kemik çatladıkça ve içindeki hayati bir şey koptukça, acı tüm vücuduna yayılmıştı. Figürü, ıslak taşlarla dolu bir çuval gibi geriye fırlatıldı, kanla ıslanmış toprakta yuvarlanarak, göremediği bir şeye çarpana dek durmadı.
Ve tüm bu acının ortasında düşünebildiği tek şey şuydu...
Mana.
Göğsünü ve kaburgalarını parçalayan o öfkeli Mana’yı hissetti. Her kalp atışıyla onu Ölüme daha da yaklaştırdığını hissetti. Ama o yıkımda, o ızdırapta...
Bu, yıllar sonra Mana’yı yeniden en yakından hissettiği andı.
Ondan çalınan o Güç.
Paramparça edilen o Potansiyel.
Kısa bir an için, yok olurken, onu tekrar hissedebildi.
Ve sonra, muazzam bir karanlık geldi.
Mana’nın canlı mavi kıvılcımları arasında, vücudunda birden fazla kıvılcım parçalandı. Ayrım gözetmeksizin etini ve kaslarını yakıp, geçti. Savunmasından geriye kalan ne varsa paramparça etti.
Ve bazıları kalbine çarptı.
O an, kimsenin kavrayamadığı benzersiz bir şey gerçekleşti.
Çok kısa bir süreliğine, sadece bir an için...
Kalbi, bir meydan okumayla aşırı derecede saf bir maviyle parladı.
Kasab’ın Manası’ndan daha parlak.
Birinci Katman’da, hatta herhangi bir Katman’da var olması gerekenden daha parlak.
Öyle saf bir Mavi ki, sanki efsanelere, mitlere, Varoluş’un henüz genç olduğu zamanlarda yürüyen Varoluşlar’a aitmiş gibi görünüyordu.
Çok kısa bir süreliğine.
Ve sonra, her şey paramparça oldu!
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.