Yukarı Çık




135   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   137 

           
136.Bölüm: 26.Kısım – Senaryo Yok Edici (4)


   “Ugh?”

Öndeki adamların kafaları temiz bir biçimde uçtuğunda, etraflarındakiler dehşet içinde geri çekildi.

   “Öldürdü! Şu piç onları öldürdü!”

   “Öldürmeyen Kral değil miydi bu? Bize anlatılanlarla hiç alakası yok bunun!”

Paniğe kapılan adamlar aceleyle silahlarını çekti. Bunlar gibi zaman israflarıyla uğraşmak için özel tekniklere gerek yoktu. Yalnızca İnanç Kılıcı’nı etkinleştirdim ve üzerime gelenleri biçtim.

   “Aaaaah!”

Etrafımızı saran herkesin kökünü kazımayı planlıyordum. Ancak sonuncusu tam kesilememiş olmalıydı ki, acı içinde çığlık atmaya başladı. Kıvranan piçe hiç tereddüt etmeden kılıcımı sapladım.

   “B-Bu kadar güçlü olduğunu söylememişlerdi…”

   “Kaçın!”

Şimdiye kadar, kim saldırırsa saldırsın, mümkün olduğunca öldürmemeye çalışmıştım.

Elbette bunun nedeni Öldürmeyen Kral unvanını korumaktı ancak bu davranışı tekrar ede ede, farkında olmadan öldürmeye karşı kendimi frenleme alışkanlığı edinmiştim. Ancak artık durum farklıydı. Gerektiğinde kararlı davranmamam zayıflıklar yaratabilirdi. Bundan sonra karşıma çıkacak düşmanlar, bıraktığım en ufak açığı bile acımasızca kullanacaktı.

Kararımı verdiğim anda, hareketlerimde en ufak bir tereddüt kalmadı.

   “Yavaşsın.”

Sesi duyup baktığımda, Joonghyuk çoktan kılıcını kınına sokmuştu. Benden kat kat fazla insan öldürmüş olan bu adamın yüzünde tek bir duygu kırıntısı bile yoktu.

   “B-Bize, Yüce Kral’la iş birliği yapmıyor demişlerdi…”

Geriye kalan tek adam titreyerek geriledi.

   “Bunu yapmanızı kim emretti?”

   “Ş-Şey…”

   [Karakter Seol Ingu, derin bir ıstıraba sürükleniyor.]

Kısa bir süre sonra adamın yüz ifadesi tamamen değişti; bir anda üzerime atıldı.

   “Uaaaah!”

Bu olmamalıydı. Kazanma ihtimalinin sıfır olduğu bir durumda, bile bile ölüme koşmak mı? İçimi uğursuz bir his kapladı. Adam, bir şehit edasıyla bağırdı.

   “İnsanlığın senaryolardan kurtuluşu için!”

…Senaryolardan kurtuluş mu?

Joonghyuk’un kılıcı hareket ettiği anda adamın başı yere düştü.

   “Öyle dikilip aptal gibi neye bakıyorsun?”

Kaba sesiyle irkildim.

   “Sence de bir tuhaflık yok mu?”

   “Böylesine sadık birini görmek nadir.”

   “İkimiz de biliyoruz ki insanlar bu kadar kolay sadakat yemini eden hayvanlar değildir. Hele böyle bir durumda…”

   “Sen oyalanırken saklanan bir piç kaçtı bile.”

Bu piç gerçekten iletişim kurmayı bilmiyordu. Kaçan adamın peşine düşmeye karar verdik.

   “Bu arada, beni takip etmeye devam mı edeceksin?”

   “…”

   “Bana vurmak için bir fırsat kollamıyorsun, değil mi?”

Joonghyuk her zamanki ürkütücü bakışlarıyla bana baktı, sonra yavaşça ağzını açtı.

   “Düşününce, öyle bir şey söylemiştim.”

   “…Sonsuza kadar unutursan memnun olurum.”

Biraz soluklanıp etrafı kontrol ettikten sonra, 5.Hat üzerindeki Kkachisan civarına gelmiştik. Bu kez Joonghyuk, şaşkın bir ses tonuyla konuştu.

   “Garip. Seul Kubbesi’nde bir av senaryosu sürüyor olmalıydı.”

   “Kim bilir. Belki de ‘av’, bildiğimiz türden bir av değildir.”

Kkachisan, Ujangsan, Sinjeong ve Mok-dong’a uzanan yollar, enkarnasyonların döktüğü kanla lekelenmişti. Her sokakta cesetler vardı. Daha önce de çok ceset görmüştük ama bu sefer sorun, ölme biçimleriydi.

Joonghyuk, cesetlerdeki yaralara bakarak başını salladı.

   “Bunu insanlar yapmış.”

Burada bir canavar avı senaryosu devam etmekte olsaydı, cesetlerdeki yaraların hepsi canavarların diş ya da pençe izleri olurdu. Ama bu bedenler açıkça keskin silahlar ya da topçu ateşiyle öldürülmüştü.

Yani burada, senaryoyla ilgisi olmayan bir çatışma çıkmıştı.

Çok geçmeden kaçan adamı bulduk.

   “İşte orada.”

Vuuş—taaakk!

Ancak daha yanına bile yaklaşamadan, bir ok adamın boğazını delip öldürdü.

Başka bir düşman ortaya çıktı sanarak kılıcımı çeksem de beliren grup beklenmedik şekilde tanıdıktı. Hwarang zırhları. Ölü adamın etrafında durup kendi aralarında konuşuyorlardı.

   “Hiç şüphe yok. Kurtuluş Kilisesi’nin hayatta kalanlarından biri.”

   “Temizleyin.”

Düşman olmadıklarını anlayınca yanlarına koştum.

   “Bekleyin!”

Kadın dönüp bana baktı. Yüzü sert çatışmalarla yıpranmıştı.

   “Kim Dokja-ssi…?”

Güzellik Kralı Jiwon’du.

     * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * 

Ondan, beklemediğimiz bir dizi haber duyduk.

   “Kral ittifakları dağıldı mı?”

   “Önce Maitreya Kralı düştü, ardından Gezginler’in güçleri.”

Bir an için kulaklarımın arkası keskin biçimde gerildi ve başım döndü.

   “Yoksa Gezginlerin Kralı öldü mü?”

   “Gezginlerin Kralı’nın hayatta mı ölü mü olduğunu bilmiyoruz. Bir süredir kayıp. Tarafsız Kral Jeon Ildo ise tamamen karşı tarafa geçti.”

Tarafsız Kral söz konusuysa, bu kesinlikle mümkündü. Bazen ‘tarafsızlık’, yalnızca en korkak insanların kullandığı bir kelimeydi. Başım dönmeye başladı. Annem hedef alınmışsa, Heewon ya da Sangah’ın da güvende olduğuna dair hiçbir garanti yoktu.

Bu piçler de kimdi?

   “Daha önce gördüğümüz Yeouido İttifakı mıydı?”

   “Hayır. Yeni bir güç. Kendilerine ‘Kurtuluş Kilisesi’ diyen piçler… Şu anda Yeouido dahil her şey onların eline geçti.”

…Kurtuluş Kilisesi?

Elbette bu ismi çok iyi biliyordum.

Çünkü Kurtuluş Kilisesi, orijinal eserde önemli bir konuma sahip olan bir örgüttü.

Ancak bir şeyler ters gidiyordu. Normalde Kurtuluş Kilisesi, en erken onuncu senaryodan sonra, Seul Kurtuluş Senaryosu bittikten sonra ortaya çıkmalıydı.

   “‘Kurtuluş Kilisesi’, buradan ayrıldığınız gün aniden ortaya çıktı. ‘İnsanlığı senaryolardan özgürleştireceklerini’ söyleyerek… onlara karşı çıkan tüm güçleri tereddüt etmeden ortadan kaldırıyorlar.”

Joonghyuk sordu.

   “O kadar güçlü bir grup nerede saklanıyordu? Altıncı senaryo başladığında Seul’deki tüm büyük güçlerin toplanmış olması gerekirdi.”

   “Seul’un içinden değillerdi.”

Ne demek istediğini hemen anladım. Yakınımızda, gökyüzünden açıklanamaz bir ışık uzanmaya başladı.

Şşşşş—

Boşluktan düşen sadece bir ya da iki ışık huzmesi değildi. Göklerden süzülen projektörler gibi, insanlar ışıklarla birlikte çağrılıyordu. Yaklaşık yarısı hâlâ sersemlemiş durumdaydı, fakat diğer yarısının gözleri şaşırtıcı derecede berraktı.

Ardından bir mesaj geldi.

   [Yeni bir senaryo bölgesine girdin!]

   [Seul Kubbesi’nde yedinci ana senaryo şu anda devam ediyor.]

Meydana çağrılan kalabalık yüz kişiden fazlaydı. Hepsi savaş teçhizatı yerine günlük, sıradan kıyafetler giyiyordu.

Joonghyuk mırıldandı.

   “Yeni insan konuşlandırılma zamanı gelmiş bile.”

Şu anda ana senaryolar yalnızca dünyanın başkentlerinde ilerliyordu. Ancak senaryolar devam ederken bazen çok fazla enkarnasyon ölüyordu. Böyle durumlarda, Büro iç düzenlemelerle birlikte belirli sayıda ek insan çağırıyordu. Çoğu, ilgili ülkenin dört bir yanından rastgele seçilirdi.

Tıpkı şimdi olduğu gibi.

   “Ugh...Uhhh...”

Çoğu korkudan donup kalmıştı, ancak hatırı sayılır sayıda enkarnasyon çoktan gözleri ateş saçarak etrafını kolaçan etmeye başlamıştı. Görünüşlerine bakılırsa buraya gelmeden hemen önce ilk senaryolarını yaşamışlardı. Joonghyuk’un gözleri kısıldı.

   “Kurtuluş Kilisesi de onlar gibi mi çağrıldı?”

   “Evet.”

   “Hiç mantıklı değil. Daha yeni çağrılmış dallamaların, mevcut enkarnasyonları yenmesi imkânsız.”

Joonghyuk haklıydı. Elbette denge ayarlaması nedeniyle, yeni çağrılanlar bize kıyasla daha iyi başlangıç ödüllerine sahip oluyordu. Ancak yalnızca bununla, defalarca ölüp dirilseler bile, mevcut enkarnasyonları alt edemezlerdi.

Jiwon dudaklarını ısırarak konuştu.

   “Kurtuluş Kilisesi’nin lideri… baştan beri güçlüydü.”

Titreyen omuzları, gerçek korkuyla yüzleşmiş birine aitti.

   “Yüce Kral, güçlü olduğunu biliyorum. Ancak o kişiyle asla savaşma. Güçte de, stratejilerde de… çoktan insanlığın ötesine geçmiş durumda. O, insan değil. Sanki bambaşka bir yaratığa tanıklık etmişim gibiydi…”

Tam o sırada, mırıldanan kalabalığın arasından bir dokkaebi ortaya çıktı.

   [Pekâlâ millet. Panik yapmayın. Sakin olun ve buraya bakın.]

Yeni enkarnasyonlar, iyi eğitilmiş çocuklar gibi dokkaebiye odaklandı.

   [Yeni çağrılan sizler, annesini kaybetmiş civcivler gibisiniz. Elbette bazılarınız çoktan iyi sponsorlar seçti; fakat bunun tek başına bu dünyada hayatta kalmayı kolaylaştırmayacağını biliyorsunuz, değil mi? Bu yüzden sizi koruyacak bir ‘grup’ bulmanız gerekiyor. Gerçek bir enkarnasyon olana kadar sizi kollayacak bir grup.]

Bazı enkarnasyonlar bağırdı.

   “Ben de önemli bir şey söyleyecek sandım. Bu bilgiyi bilmeden mi geldik sanıyorsun?”

   “Konuşman bittiyse siktir git!”

Dokkaebi daha sözünü bitiremeden, enkarnasyonlar hareketlenmeye başladı. Bu özgüvenleri anlaşılırdı. Seul Kubbesi’nin dışında da belli ölçüde kâhinler vardı. Ayrıca Geniş Alan İnterneti yeteneğine sahip enkarnasyonlar sayesinde içeriden bilgi fazlasıyla sızmıştı. Büyük ihtimalle çoğu, ödevini yaparak buraya gönderilmişti.

   “Yüce Kral! Yüce Kral’ı takip etmeliyiz!”

   “Evet! Enkarnasyonlar arasındaki en güçlünün Yüce Kral olduğunu söylemişlerdi!”

Kendi ölümlerine doğru yol alan zavallı piçler. Ruhları huzur bulsun diye dua ettim.

   “Güzellik Kralı’nın da iyi kalpli olduğu söyleniyor.”

   “Zayıfsa iyi kalpli olması ne işe yarar ki?”

   “Ama inanılmaz derecede güzelmiş.”

   “…Ona gitmeyi denesek mi?”

Evet, o taraf biraz daha iyi olabilirdi. Öte yandan, bazıları daha temkinliydi.

   “Ahmaklar. Gerçek güç ne Yüce Kral’da ne de Güzellik Kralı’nda.”

Karanlık ve parlayan gözlere sahip birkaç piçin bir araya gelip fısıldaştığını duydum.

   “Öldürmeyen Kral diye biri varmış, öyle bir şey duydum.”

   “Öldürmeyen Kral mı?”

   “Sözde öldürülse bile ölmüyormuş.”

   “Vay be… İnanılmaz.”

   “Aslında Yüce Kral’la Güzellik Kralı’nın onun astı olduğu yönünde bir söylenti de var. Bir de etrafında bir sürü kadın dolaşıyormuş?”

Uh… Bu mümkün mü gerçekten?

   “Ciddi misin? Kim bu adam? Kralın adı ne?”

   “Adını tam bilmiyorum…”

   “Lanet olsun, o zaman nasıl bulacağız?”

   “En çirkin kralı aramamız gerekiyormuş. Yüzü de biraz bulanık görünüyormuş diye duydum.”

Üzerimde gezinen bakışları hissedince kafamı yana çevirdim. Joonghyuk sessizce bana bakıyordu.

Ne bakıyorsun lan? Senin kadar yakışıklı olmasam da yüzüm bulanık falan değil.

   “Yok ya, son trend…”

Bu sırada enkarnasyonların sohbeti devam ediyordu. Hangi kral iyi, hangi grubun yanına gidilmeli… Mutlak Taht’ı ortadan kaldırmak için onca zahmete girdikten sonra konuştukları şeylere bak. İçimde tuhaf bir boşluk hissi oluştu.

Tam o anda, uzaktan borazanı andıran bir ses yükseldi. Jiwon irkildi ve geri çekildi.

   “Kaçmamız lazım.”

Jiwon sözünü bitirir bitirmez, rüzgârla birlikte bir ses duyuldu.

   “Zavallı insanlar... üst düzey varlıkların senaryoları tarafından kuklaya çevrilmişsiniz.”

Havayı titreten, engin bir yankı. Devasa filleri andıran canavar türlerine binmiş yabancı insanlar belirdi. Kim olduklarını hemen anladım. Yanımda duran Jiwon gergin bir sesle konuştu.

   “Kurtuluş Kilisesi.”

Kilise üyeleri, sanki münzevi bir ayin yapıyormuş gibi, fillerin üzerinde bağdaş kurmuş oturuyor ve bir şeyler mırıldanıyordu. Enkarnasyonlar, bu tuhaf alayın görüntüsü karşısında bir anlığına büyülenmişti.

   “Sizi kurtarmaya geldik!”

Ancak Joonghyuk’un bakışları, Kurtuluş Kilisesi’nin merkezine yönelmişken garipleşti.

   “Beni bu hayatta bile takip edeceğini hiç düşünmemiştim.”

+

Çeviri: Sansonson 
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

135   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   137