Yukarı Çık




13   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   15 

           
Bölüm 14: Kızıl Uğurlama Dansı! 


Damian, arkasına dönüp, kendisine ihtiyatlı gözlerle ve karmaşık duygularla bakan kabile halkına bakarken, içini çekti.


Acaba ona artık eskisinden daha mı farklı davranacaklardı?


Bu sabah sadece bir çiftçiydi. Onlardan biriydi. Adam Amca’nın peşini bırakmayan Hikâyeler dışında göze çarpan hiçbir özelliği yoktu.


Şimdi ise başka bir şeydi.


Anlamadıkları bir şey.


O bunları düşünürken, kabilenin arka taraflarından yaşlı bir kadın öne çıktı.


Hiçbir şeyi aceleye getirmeyecek kadar çok mevsim görmüş birinin dikkatli adımlarıyla ilerliyordu. Vücudu yaştan bükülmüş, derisi sert rüzgarda çok uzun süre kalmış bir taş gibi yıpranmıştı. Zayıf bedeninin etrafına kat kat sarılmış, kırmızı ve siyahın soluk desenleriyle boyanmış Bitki Lifler’inden örgülü kordonlarla tutturulmuş kaba bir kumaş giyiyordu.


Ancak asıl dikkat çeken kulaklarıydı.


Dövülmüş bakırdan yapılmış büyük yuvarlak halkalar kulak memelerinden sarkıyor, onları Kadim Bilgeler’in tarzında aşağı doğru esnetiyordu. Hareket ettikçe, halkalar ışığı yakalıyor; Onlara asılı kemik ve taştan daha küçük halkalar her adımda birbirine çarparak, tıkırdıyordu.


Ellerinde büyük bir asa taşıyordu.


Budaklı ve Kâdim’di; Ahşabı yaştan ve sayısız elin yağından kararmıştı. Ucuna sinirlerle birden fazla taş halka bağlanmıştı ve o yürüdükçe, bunlar şıngırdıyordu.


Bu, Essun Nine’ydi.


Mor Taş Kabilesi’nin Bilge Kadın’ı.


Hikâyeler’in Koruyucu’su, İşaretler’in Yorumcu’su, Atalar’la Konuşan ve canavarların hareketlerinde ya da gökyüzünün renginde Anlam bulan kişiydi o. Çocuklar doğduğunda onlara isim verirdi. Savaşçılar öldüğünde, onları Sonsuz uykularına şarkılarla uğurlardı. Kabile, Reis’in tek başına altından kalkamayacağı kadar ağır kararlarla karşılaştığında, onun öğüdüne başvurulurdu.


Bildiği kadarıyla kadının sözü, kabilede hatırı sayılır bir güce ve ağırlığa sahipti.


Ve şimdi o sözler ona yöneltilmişti.


Essun Nine, orada bulunan herkesten daha fazla ölüm görmüş gözlerle ona baktı. Bakışları ne sıcak ne soğuktu; Ne dostane ne de düşmanca. Sadece oradaydı; Kadim ve ölçüp, biçen bir bakışla bakıyordu. 


Asasını kaldırdı.


Taş halkalar şıngırdadı.


“Tokoloshe düşmanlarımızı öldürdü!“


Sesi, yaşlı bedeninin ima ettiğinden daha güçlü bir şekilde, kabilenin kanlı merkezinde yankılandı.


Tokoloshe mi?


Damian’ın yüzü ekşidi.


Şimdi de ona hayalet mi diyorlardı?


Az önce Kasab’a bir Tokoloshe olmadığını söylemişti. Sadece ölü olmamaya karar verdiğini belirtmişti. Başına gelen her neyse, bunun Öte Dünya’ya yani Cennet’e ya da Cehennem’e geçmeyi reddeden ruhların işi olmadığını anlatmaya çalışmıştı.


Ancak Essun Nine konuşmuştu bir kere.


Ve sözleri yankılandıkça, diğerleri de bu sözleri devralmaya başlamıştı. 


“Tokoloshe!“


Çocuğunu göğsüne bastıran genç bir anne.


“Tokoloshe!“


Oğlu ölülerin arasında yatan yaşlı bir adam.


“Tokoloshe! Tokoloshe!“


Hava, bu Nakarat’la dolana kadar daha fazla ses katıldı.


Damian, bu duruma başını salladı.


Taş Toprakları’nda pek çok kişinin kafası Hikâyeler ve Efsaneler’le doluydu. Herhangi bir günde bu kadar çok şey onları öldürebiliyorken, buna mecburdular. Hikâyeler anlamsızlığa anlam katardı. Hikâyeler korkunç olanı kavranabilir kılardı. Hikâyeler, uçsuz bucaksız bir gaddarlık Dünyasıcnda bile onları koruyabilecek güçlerin olduğuna inanmalarını sağlardı.


Ama bir hayalet olarak çağrılmak?


Damian hepsine bakıp, sesini yükseltti.


“Ben, bir hayalet değilim!“


İlahi benzeri mırıltılar hafifçe aksadı.


“Ben, bir Tokoloshe değilim!“


Bunu, kelimelerine katabildiği tüm ikna edicilikle, canlı bir şekilde söyledi.


Her şey bir Ân için sessizliğe büründü.


Kabile halkı ona baktı, Essun Nine’ye baktı, birbirlerine baktılar.


Ancak bir Ân sonra, yaşlı Bilge Kadın ayaklarını hareket ettirmeye başladı.


Kabilenin kendisinden daha eski olan bir düzende, sayısız nesil boyunca aktarılmış bir ritimle adım atıyordu. Asası adımlarıyla uyumlu bir şekilde yere vuruyor, taş halkalar vuruşları sağlıyordu. Ses’i, başka hiçbir sesin ulaşamayacağı notalara çıkan, dalgalı bir yakarışla yükseldi.


“Tokoloshe! Tokoloshe! Tokoloshe!“


Bir ritüel dansı.


Kadın, bir ritüel dansına başlamıştı ve kesinlikle onu dinlemiyordu.


Kısa süre sonra diğerleri de ona katıldı.


Önce yaşlılar, sonra gençler. Önce kadınlar, sonra erkekler. Zihinleri hatırlamasa bile bedenlerinin hatırladığı kalıplarla hareket ediyor; Taş Toprakları’nda yürüyen ilk kabilelere kadar uzanan gelenekleri onurlandıran şekillerde adım atıyor, sallanıyor ve dönüyorlardı.


Kızıl Uğurlama Dans’ı.


Buna bu isim veriliyordu.


Ölüm bir kabileyi ziyaret edip, çok fazla can aldığında yapılırdı. Kan döküldüğünde ve bedenler için yas tutulması gerektiğinde. Yaşayanların, bir daha asla konuşamayacak olanlara veda etmesi gerektiğinde.


Başkaları yas tutarak, dans ederken, pek çok kabile üyesi mırıldanmaya başladı. Ses, derin ve gürdü; Sanki toprağın kendisinden gelen bir titreşimdi. Hareket ederken “Tokoloshe“ kelimesini zikrediyorlardı ama artık kelimenin anlamı kaymıştı.


Bu, artık sadece Damian ile ilgili değildi.


Hepsiyle ilgiliydi.


Kendilerinden koparılanların cesetleriyle son kez dans ediyorlardı.


Anneler ölen oğullarını kaldırıyor ve onları kollarında sallıyorlardı. Babalar, asla yaşlanamayacak olan kızlarını tutuyorlardı. Sevgililer ölülerin ellerine yapışıyor; Bir zamanlar kutlamalarda ettikleri dansların adımlarıyla, şimdi bu eyleme yeni ve korkunç bir anlam katarak, hareket ediyorlardı.


Çünkü bundan sonra onların seslerini duyamayacaklardı.


Gülümsemelerini göremeyeceklerdi.


Anılarındaki tüm parıltılar solmaya başlayacaktı.


Bu yüzden onlara son bir dans bahşediyorlardı.


Damia, bu sahneyi ağır bakışlarla izledi.


Hiçbir şey söylemedi.


Ölenlerin cesetlerine baktı ve yüzlerini hatırladı. Sabah yanında tarlada çalışan gümüş saçlı yaşlı kadın. Çok yüksek sesle gülen geniş omuzlu adam. Henüz 11. Yaz’ına girmiş olan çocuk.


Bu sabah tarım alanlarına giderken, onlara selam vermişti.


Şimdi sesleri, Kasap tarafından sonsuza dek alınmıştı.


Tüm bunlar çok moral bozucuydu.


Damian kendini cevabı olmayan bir soru sorarken, bulmuştu.


Bu neden olmak zorundaydı?


Bu, ağır bir soruydu.


Daha önce, babasının hükümdarlığının külleri arasında da sorduğu bir soruydu bu. 


Hiçbir zaman cevap alamadığı bir soruydu bu.


Bakışlarını Kasab’ın dik duran cesedine çevirdi. Canavar, sadece ona saplanan silahlar sayesinde ayakta duruyordu; Şiddetin grotesk bir anıtı gibi. Mana Lifler’i artık vücudunu terk etmiş, aşağıdaki kanlı taşlara geri sızmıştı.


Geldikleri yer olan Taş Toprakları’na geri dönüyorlardı.


Damian bu günün bitmekten çok uzak olduğunu biliyordu.


Bu olay yüzünden yapılması gereken çok şey vardı. Kararlar verilmeliydi. Planlar yapılmalıydı.


Yoksa sonraki birkaç gün, bugünden bile daha zor olacaktı.


Ama şimdilik, sırtını Adam Amca’nınkine yaslayarak, oturdu.


Ve kabilenin ölüleri için yas tutmasına izin verdi.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

13   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   15