
148.Bölüm: 29.Kısım – Takımyıldızı Ziyafeti (3)
Ziyafet salonunun girişinde duruyordu. Tahminim doğruysa o, senaryoların başından beri beni destekleyen üst düzey takımyıldızlarından biriydi.
「Beyaz-altın rengi saçlarla örtülü yüzünde yaramaz bir ifade vardı. Dünyanın en küçük hapishanesine kapatılmış en güçlü otoritelerden biri. Asil ve delici gözlerine bakmaya yeltenen kim olsa nefesi kesilirdi.」

*¹
Hayatta Kalma Yolları’ndaki tanımı buydu.
Büyülenmişçesine onu izledim. O, Hayatta Kalma Yolları’nın zirvesinde yer alan mutlak bir varlıktı.
Dokkaebiyi görmezden gelip içeri koştum.
“Büyük Bilge, Cennetin Dengi!”
Ancak kahkaha atan Büyük Bilge, Cennetin Dengi, gözlerimin önünde kayboldu. Duman gibiydi. Sanki bana, onunla görüşmeye henüz layık olmadığımı söylüyordu.
…Bir klon?
Elim hayal kırıklığıyla aşağı düştü ancak mevzu henüz bitmemişti. Aniden Büyük Bilge, Cennetin Dengi’nin adını yüksek sesle söyleyince, şölen salonunun birinci katındaki takımyıldızlarının dikkatini üzerime çekmiştim.
[O kişi kim?]Bir enkarnasyon, önemli bir takımyıldızının niteleyicisini ağzına almıştı. Takımyıldızlarının çoğunun yüz ifadesi hoş değildi. Bakışlar şölen salonunun her yanından üzerime kilitlendi.
[Enkarnasyon değil mi bu?] [Ne? Kimin enkarnasyonu?]Sayısız bakış üzerimde toplandı. Ortam giderek kızışıyordu; kaskatı kesilmiş, kıpırdayamaz hâle gelmiştim. Zihnim bomboştu; kimin baktığını bile ayırt edemiyordum.
Takımyıldızlarının gerçek seslerini duyduktan sonra dayanabileceğimi sanmıştım. Ancak Dördüncü Duvar olmadan yalnızca bakışları bile beni bu hâle getirmeye yetmişti.
İşte o an fark ettim.
Bu ziyafet salonunda, takımyıldızı olmayan tek varlık bendim.
Sonunda takımyıldızların karşısında dikiliyordum.
“Hey hey, lütfen sakin olun. Bir yanlışlık oldu galiba, bu arkadaşı birazcık alıyorum.”
Tanıdık bir ses duydum. Birisi kaskatı kesilmiş bedenimi kaldırdı ve başka bir yere taşıdı.
Şölen salonundan çıkıp yan tarafa geçtiğimizde cehennem sona erdi, zar zor nefes alabildim.
“…Buraya neden tek başına geldin?”
Arkamı dönünce havada süzülen tanıdık bir siluet gördüm.
“Bihyung?”
“Evet, benim. Yeraltının Kraliçesi bir elçi göndereceğini söylemişti. Neden seninle gelmediler? Bu yerde neden tek başına dolanıyorsun? Canına mı susadın?”
“Bazı… olaylar oldu.”
“Hey, Bunun ne kadar ciddi olduğunun farkında mısın? Burası senaryo alanı bile değil! Hata yaparsan her şey biter! Burası—”
“—insanları böceklermişçesine bakışları ile öldürebilen varlıkların olduğu yer.”
Biliyorum.
Anlıyorum.
İşte bu yüzden buradaydım.
Bihyung memnuniyetsizce dudak büküp beni bir yere götürdü.
“Seni bekleme odasına götüreceğim. Bir süre orada dinlen. Bekleme odasında izleyebileceğin bir ekran var. Mutlaka bak. Tamam mı?”
Bihyung’un tavrına bakılırsa, kesinlikle bir şeyler oluyordu. Çok geçmeden bekleme odasına vardık. Ancak bekleme odasının önündeki tabela fazlasıyla tuhaftı.
“…Enkarnasyon Bekleme Odası mı? Böyle bir şey de mi varmış?”
“Tek enkarnasyonun sen olduğunu mu sanıyordun? Gerçi tek başına gelen sadece sen varsın ama...”
Kapı açılınca beklemediğim bir figür gördüm.
İlk o konuştu.
“…Kim Dokja?”
Boş bir ifadeyle ona bakıp beceriksizce el salladım.
“…Yoo Joonghyuk.”
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
<Takımyıldızı Ziyafeti>, Hayatta Kalma Yolları’nda sık sık anılırdı. Yoo Joonghyuk’un ‘regresyonu’ kullanarak takımyıldızlarını oyuna getirdiği yer burasıydı. Bu yüzden Yoo Joonghyuk’un davet listesinde yer alması son derece doğaldı.
Bu sefer kimin çağırdığını bilmesem de, takımyıldızları onunla ilişki kurabilmek için kesin sıraya girmişlerdi.
Takımyıldızı Ziyafeti, birden fazla ülkenin ortaklaşa düzenlediği bir etkinlikti. Seul Kubbesi, Washington Kubbesi, Moskova Kubbesi ve Yeni Delhi Kubbesi vardı. Muhtemelen Büro, en iyi performans gösteren kubbeleri seçmek için bir tür gösteri sunumu düzenlemişti. Katılımcı ülkelerin listesi… Yoo Joonghyuk’un 24. Regresyonuna oldukça benziyordu.
Bekleme odasında her ülke için ayrı enkarnasyonlar bulunuyordu.
Yoo Joonghyuk sordu.
“Burada ne işin var?”
“Muhtemelen seninle aynı sebep.”
“Ne zaman dirileceksin?”
“Sanırım yarın.”
“Diğerleri endişelendi.”
“Üzgünüm.”
Yoo Joonghyuk’la konuşurken içimde hafif bir huzursuzluk vardı. Yumrukları sıkılıydı; sanki öfkeliydi. Son zamanlarda öfke kontrolüyle ilgili sorunları olabileceğinden şüpheleniyordum.
Yoo Joonghyuk’un yanındaki sandalyeye oturup önümdeki büyük ekranda oynayan sahneyi izledim. Ekranda orta seviye bir dokkaebinin tanıtım reklamı oynatılıyordu.
—Hikâyenin ihtişamını bana bahşeden tüm takımyıldızlarına ve dokkaebilere teşekkür ederim…
Düşük seviye dokkaebilerin temsilcisi Bihyung’un röportajıydı. Şu pezevenk… Demek izlememi bu yüzden söylemişti.
—Aslında bu ihtişamın yarısı kanalımda büyük çaba gösteren bir enkarnasyona ait. Belki tanıdığınız bir dosttur. Bu sevincin yarısını o enkarnasyona adıyorum!
Bu yüzsüz sözler beni rahatsız etti. Etrafımdaki enkarnasyonlar bana bakıyordu, ben de bakışlarımı kaçırdım.
Tam o sırada Bihyung altın bir yumurta çıkarıp gökyüzüne kaldırdı.
Ne olduğunu hemen anladım.
—Diğer yarısı ise yakında doğacak bu çocuğa ait!
Bu, Shin Yoosung’un ruhunun uyuduğu yumurtaydı. Neyse ki iyi büyüyor gibi görünüyordu.
“Yoksa… sen…?”
Yoo Joonghyuk, Bihyung ile yumurta arasında bakışlarını gezdirirken Bilgenin Gözü’nü kullandı. Yüzü şok içindeydi.
Bir bahane uydurdum.
“Başka yolu yoktu.”
“Ne yaptığının farkında mısın?”
“Farkındayım.”
“Bunu yaparsan, Shin Yoosung…!”
Yoo Joonghyuk’un neden endişelendiğini biliyordum. Uzun zamandır ‘hikâye’ yüzünden acı çeken biri, artık trajedinin kaynağı hâline gelmişti. Bunun ne kadar acı verici olduğunu Yoo Joonghyuk’un benden daha iyi bildiğini söylemeye gerek yoktu.
Konuştum.
“Bir dokkaebi olarak doğarsa, en azından ölmezdi. ‘Büro’, Yıldız Akışı yok edilene kadar en güvenli yer.”
Elbette tek sebep bu değildi. Ancak Shin Yoosung’u dokkaebi yapmamın tüm sebeplerini ona anlatamazdım.
Yoo Joonghyuk’un gözleri benimkilerle buluştu. Sanki tam orada kılıcını çekip beni parçalara ayıracak gibiydi.
“Acaba… siz Kim Dokja mısınız?”
Sesi duyar duymaz ortamın gerilimi dağıldı.
Arkamı döndüğümde, güzel bir melez kadın gördüm. Dalgalı kahverengi saçları ve yumuşak kahverengi gözleri vardı. Gülümsemesi özellikle etkileyiciydi.
“Evet, doğru. Beni tanıyor musunuz?”
“Şey… Biraz. Hakkınızdaki hikâyeleri duydum.”
Vay be. Sohbeti başlatanın bu kadın olduğuna inanamıyordum.
“Memnun oldum, Selena Kim.”
“Beni tanıyor musunuz?”
“Amerika Birleşik Devletleri’nin temsilcisi değil misiniz? Sizi daha önce duymuştum.”
Elbette gerçekten duymamıştım. Sadece biliyordum.
[Özel yetenek
Karakter Listesi etkinleştirildi!]
[Kullanıcının rahatlığı adına yalnızca rastgele belirlenmiş bilgiler gösterilecektir.]
+
<Karakter Özeti>Karakter: Selena Kim
Özel Nitelikler: Hayvansever (Nadir), Kralın Muhafızı (Kahraman)
Sponsor Takımyıldızı: Savaşların Sonlandırıcısı
+
Washington Kubbesi’nden Selena Kim. Anna Croft’un Zarathustra grubunun bir üyesi ve Hayatta Kalma Yolları’ndaki en güçlü 100 kadından biriydi. Öldürmeyen Kral niteliği aslında bu kadına aitti. Ne yazık ki, önce ben aldığım için başka bir nitelik edinmişti…
“Anna Croft gelmedi mi?” diye sordum.
“…Anna’yı tanıyor musunuz?”
“Bir rüyada karşılaşmıştık.”
“Gelmek istiyordu. Sizin geleceğinizi bilseydi, eminim gelirdi.”
Elbette, o zaman işler daha da karmaşık hâle gelirdi. Neden mi? Sebebi bu herifti.
“Git o kadına kellesine dikkat etmesini söyle.”
“…Anna’nın anlattığı Yoo Joonghyuk’la birebir aynısın.”
Anna’nın buraya gelmemesinin sebebi Yoo Joonghyuk’tu. Son gerilemede, Yoo Joonghyuk Anna Croft tarafından ihanete uğramıştı. Anna, Yoo Joonghyuk’a ne yaptığını kendi gözleriyle görmüştü. Bu yüzden gelmemesi son derece doğaldı.
“Kore tarafında çok çirkin biri var. Güney Kore’nin temsilcisi sen misin?”
Arkamı döndüm. Bu kez konuşan Rusya’nın temsilcisiydi.
“Iris, ne kabasın. İnsanları dış görünüşlerine göre yargılamak kötü bir alışkanlık.”
“Çirkin olduğu için çirkin dedim. Dürüstlük Moskova’da bir erdemdir.”
Saf beyaz teni ve sarı saçları vardı. Küçük kız saçlarını iki yandan at kuyruğu yapmıştı. Moskova’dan gelenin kim olduğunu biliyordum. Yine de bilmezden geldim.
Bu kız, Hayatta Kalma Yolları’nda en nefret ettiğim insanlardan biriydi.
Bilerek sordum.
“Sen de kimsin?”
“…Bilmiyor musun? Beni, Iris Vladimirovna Rebezova’yı tanımıyorsun yani?”
“Tanımam mı gerekiyor?”
Selena Kim araya girdi.
“Dokja-ssi, sizi tanıştırayım. Bu Iris. Rusya’nın temsilcisi. Rusya’da ona ‘Kızıl Meydanın Savaş Tanrısı’ derler.”
“Öhö. Evet, o benim.”
Başımı salladım. Gösterişli lakabı hakkında bir şey söylemek istesem da sorun çıkmaması için sustum.
Selena Kim konuşmaya devam etti.
“Iris, bu Kim Dokja. Güney Kore’den. Lakabı ise… şey… özür dilerim, lakabınızı bilmiyorum…”
Tam o anda Yoo Joonghyuk ağzını açtı.
“Onun lakabı—”
Hızla araya girdim.
“Henüz bir lakabım yok.”
Iris’in ağzından alaycı bir kahkaha çıktı.
“Lakabı olmayan biri buraya mı geldi?”
Vardı ama mide bulandırıcıydı.
“Buraya gelmeye neden layık görüldüğünü bilmiyorum ama ayağını denk alsan iyi olur.”
Rusya temsilcisi savaşçı bir ruh sergileyince Yoo Joonghyuk öne çıktı. Iris, Yoo Joonghyuk’un yaydığı muazzam gücü hissetmiş olmalıydı; yarım adım geri çekildi.
“Karışma. Bu, benimle o çirkin adam arasındaki bir mesele.”
Uyarısına rağmen Yoo Joonghyuk bakışlarını ondan ayırmadı.
Aferin. Birine bulaşacaksan, git Yoo Joonghyuk’a bulaş. Sonunda Iris dudağını ısırıp geri çekildi.
“Her neyse… Kesin zaten tarihsel sınıf bir takımyıldızının hikâyesini elde edebilmek için yalvarmaya gelmişsindir… boş verelim.”
…Tarihsel sınıf bir takımyıldızının hikâyesini almak mı? Ne sevimli.
O sırada aklıma geldi. Takımyıldızı Ziyafeti’nde ‘Hikâye Veraseti’ diye bir şey vardı. Muhtemelen Iris’in ima ettiği buydu.
Tak tak.
Bekleme odasının kapısı açıldı ve düşük seviye bir dokkaebi içeri girdi.
“Enkarnasyonlar. Birazdan ‘Hikâye Veraseti’ başlayacak. Ziyafet salonunun birinci katında geçici bir alan hazırlandı. Bilginize, birinci kat yalnızca tarihsel sınıf takımyıldızlarına ayrılmıştır.”
[Hikâye Veraseti.]
Takımyıldızlarının enkarnasyonları etkileme yolu yalnızca Sponsor Seçimi değildi. Bir enkarnasyon, sponsor olmasalar bile başka takımyıldızlarının hikâyelerini miras alarak ve bu hikâyelerin örneklerini göstererek güç kazanabilirdi. Hikâyeler ne kadar yayılırsa, takımyıldızlarının gücü de o kadar genişlerdi. Bu, hem enkarnasyon hem takımyıldızı için kazançlıydı.
Birer birer ziyafet salonuna yürüdük. İlk giren Selena Kim oldu.
[Selena Kim! Kralın Muhafızı!]
[Performansını uzun zamandır izliyorum!]
Öncekinden farklı olarak takımyıldızlarının tepkisi olumluydu. Muhtemelen favori enkarnasyonlarıyla karşılaştıkları içindi. Sevdikleri bir ünlüyle karşılaşmış gibiydiler.
Sonra sıra Iris’e geldi.
Takımyıldızlarının arasından geçerken, hafifçe el salladı. Resmen hayranlarına selam veriyordu.
[Iris! Kızıl Meydan’ın çocuğu!]
[Hahaha! Çok tatlı.]
[Ekranda gördüğümün tıpatıp aynısı.]
Yerine geçti ve bana baktı. Bakışları sanki şunu diyordu:
「Gördün mü?」
…Ee? Yani?
Kısa süre sonra sıra bana geldi.
Ziyafet salonuna adım atınca bakışların baskısı yine üzerime çöktü. Ne var ki bu kez dayanabildim. Ya daha önce bir kez yaşamış olmamdandı ya da bu bakışların taşıdığı duygu farklıydı.
Ancak takımyıldızlarının tepkisi tuhaftı.
Az önce hararetli olan atmosfer, top patlamış gibi bir anda sessizleşti.
…Yoksa popüler değil miydim? Iris bana bakıp gülüyordu.
Tam o sırada biri ağzını açtı.
[…Bu kişi. Kore Yarımadası’nın Kim Dokja’sı.]
[Kim Dokja mı? O Kim Dokja mı?]
Fısıltılar yeniden başladı. Önceki enkarnasyonlara verilen tepkilerle tamamen farklıydı bu.
[Kim Dokja! O herif Kim Dokja.]
[Kim Dogeza! Kim Dogeza!]
[Kralsız Dünyanın Kralı!]
Her adım attığımda takımyıldızlarının sesleri yükseliyordu.
[Bir mucizeyle yüzleşen adam!]
Sesler çoğaldıkça, salonun tamamına yayılan bir orman yangınına dönüştü.
[Hey, beni hatırlıyor musun? Ben Adaletin Kel Generali!]
[Kim Dokja! Ben Büyük Kral Heungmu!]
Ziyafet salonunun tam ortasından sessizce yürüdüm.
[Barış Diyarı’nı baştan sona izledim! Evlat, bir şey söylesene?]
[Hey! Buraya el salla!]
[Sana 3.000 jeton bağışlamıştım!]
[Geldin ha! Kim Dokja!]
[Düşündüğüm kadar çirkin değilmiş?]
Takımyıldızları asaletlerini tamamen unutmuş gibiydi; koca ziyafet salonu devasa bir cümbüşe dönmüştü. Ruhları kaynıyor gibiydi, ben de mecburen elimi kaldırıp onlara doğru salladım.
O anda takımyıldızları arasında tam anlamıyla bir kaos patlak verdi.
[Çok yakışıklısın, Kim Dokja!]
Iris bana şaşkınlıkla bakıyordu. Ancak ona bakmadım.
Buraya oyun oynamaya gelmemiştim.
Tavanı ve duvarları senaryo görüntüleri kaplıyordu. Enkarnasyonlar çığlıklar atarak ölürken, takımyıldızları izleyip kahkahalar atıyordu.
Bunları gördüğümde, buranın neresi olduğunu bir kez daha idrak ettim.
Burası, tüm insan trajedilerinin akşam yemeğine dönüştüğü yerdi.
Başımı ziyafet salonunun ikinci katına kaldırdım.
Birinci kattaki gülünç takımyıldızlarının aksine, ikinci kattan uğursuz bir sessizlik yayılıyordu. Her biri korkunç bir varlıkla parlayan takımyıldızlarıydı onlar.
…Ve benim gerçekten savaşmam gereken düşmanlar da onlardı.
+
*¹Official mı, Fan art mı olduğunu bilmiyorum. Bir etkinlik için falan çizilmiş galiba.
+