Teneffüsteydik. Yanımda oturan kız aniden bana bir soru sordu.
“Neden?“
Sakin ve tereddütsüz bir şekilde geri sordum.
Eskiden olsa, kazanma şansım olmadığını düşünerek Chinatsu-chan’a olan duygularımı gizlerdim. Onun bunu duyup arkadaşlığımızın bozulmasına neden olmasını istemezdim.
Ancak, şimdi taarruza geçme zamanıydı ve duygularımı saklamama gerek yoktu. Ona olan hislerimi öğreneceğinden korkmama gerek yoktu ve göğsümü gere gere gururla durabilirdim.
“Çünkü~ bugünkü Masa sadece Sugito-san’a bakıyor.“
“...?!?!?“
“Yani, Sugito-san, sen de sürekli Masa’ya mı bakıyorsun?“
Başımı Chinatsu-chan’ın sırasına doğru çevirdim. Görünüşe göre Chinatsu-chan da bana bakıyordu ve bakışlarımız tam olarak buluştu.
.
O anda, Chinatsu-chan’ın yüzü kıpkırmızı oldu. Titriyordu, sanki yüzünü çevirmeye çalışıyordu. Ama gözlerini benden hiç kaçırmadı.
Bu da neydi böyle. Chinatsu-chan yeni bir sevimliliğin öncülüğünü yapıyordu.
Titriyordu ve küçük bir hayvan gibi çok sevimli görünüyordu. Bir şeyden şikayet ediyormuş gibi nemli gözlerle bana bakması çok tatlıydı. Nasıl bir utançla savaştığını merak ediyordum; yüzü elma gibi kırmızıydı ve bu çok sevimliydi.
*Gidip Chinatsu-chan’a biraz sarılacağım.*
(Ç/N: Adam kendini kaybetti)
“Ders başlamak üzere, unuttun mu?“
“Lanet olsun, teneffüs çok kısaydı.“
Yerime oturdum. Yanımda oturan kız bana gülümsüyordu.
“Sugito-san’ın bu kadar değişmesini beklemiyordum. Gözlerinde hep keskin bir bakış vardı ama şimdi çok yumuşak ve nazik, değil mi? Aşk insanı gerçekten değiştiriyor, değil mi?“
“Hayır, çıkmıyoruz.“
“Şimdi saklama. Tavırların her şeyi anlatıyor zaten. Birbirinize aşıkmışsınız gibi görünüyorsunuz.“
“...ama gerçekten birlikte değiliz.“
“...Gerçekten mi?“
“Maalesef.“
Tam zil çaldığında öğretmen sınıfa girdi.
“Neyse, sadece an meselesi. Sugito-san cephesinde umut var gibi görünüyor. Masa iyi bir adam, bu yüzden sorun olmaz.“
Yanımda oturan kız fısıldayarak beni neşelendirdi. Bu kız gerçekten iyi bir insandı.
“İyi adam, ha?“
*Evet, Chinatsu-chan için iyi bir adam olmak istiyorum.* Diye düşündüm.
Osako’ya, Matsuyuki’nin onun itirafını yanlış anladığını anlatmaya karar verdim.
Eğer Osako yanlış anlaşıldığını fark ederse, o ve Chinatsu-chan tekrar iyi çocukluk arkadaşları olabilirlerdi. Bu benim için elverişsiz bir gelişme olurdu.
Bu kaybedeceğim anlamına gelmiyordu. Duygularımı itiraf etmeye ve onu derinlemesine tanımaya kararlıydım. İlk aşkıyla, çocukluk arkadaşıyla uğraşıyor olsam bile, öyle kolayca geri adım atmazdım.
“Ne? Ayano’nun benimle çıkmaya niyeti yok mu?“
Böylesine kesin bir kararlılıkla Osako’yu çağırdım ve ona gerçeği söyledim ama bana “Bu adam ne saçmalıyor?“ der gibi bir bakış attı.
“Hayır, yani, şok edici olduğunu biliyorum. Kelimeler arasındaki fark mı, yoksa çıkma anlayışındaki fark mı, ne bilmiyorum ama...“
“Bir dakika bekle, Sano-kun! Bu biraz fazla acımasızca, öyle değil mi?“
“Acımasızca mı? Hayır, hayır, hayır, yalan söylemiyorum.“
Bana sertçe baktı.
“Ayano ile çıktığım için kıskandığını biliyorum. Gerçekten yerimde olmak istiyorsun, değil mi?“
Burnundan soludu ve bana küçümseyen bir bakış attı. Tavrındaki ani değişikliği takip edemedim.
“Ama ne yazık ki. Ayano’nun erkek arkadaşı benim. Herkesin hayran olduğu kız beni seçti.“
Göğsünü kabartan Osako, kendine güvenle dolup taşıyordu.
Aşk insanları değiştirir. Bunu kendim de hissetmiştim ve görünüşe göre bu Osako için de geçerliydi.
Ama her zaman olumlu bir değişim getirmezdi.
Ona özgüvenli demek aptallıktı. Söylediğim hiçbir şeyin Osako için bir fark yaratmayacağını fark ettim.
“Tamam, tamam. Sen öyle diyorsan, daha fazla bir şey söylemeyeceğim.“
“Unutma. Kim engel olmaya çalışırsa çalışsın, Ayano ile benim aramdaki kaderin kırmızı ipliği koparılamaz!“
“Ahhh, kaderin kırmızı ipliği.“
Böyle bir şeyin gerçekten var olup olmadığını ne biliyorum ne de umursuyorum. Osako ve Matsuyuki arasındaki ilişki benim için her iki türlü de önemli değildi.
Sadece bekleyerek elde edebileceği bir kadere nasıl bu kadar inanabildiğini merak ederek ona acıdım.
Yalan söylediğimden şüpheleniyor olabilir. Osaka’nın bakış açısından, yalan mı söylüyorum yoksa doğruyu mu söylüyorum bilemez.
Ama Osako, Matsuyuki’ye en ufak bir şüphe duymadan inanacak kadar onu tanıyor mu?
Eğer hiçbir şey bilmiyorsa ve hiçbir şey bilmek istemiyorsa, o zaman en başından beri yapabileceğim hiçbir şey yoktu.
Kimse Osako’nun yoluna çıkmayacak. Ben de sadece bu seferlik müdahale etmeye niyetliydim.
“Aman yarabbi. Sano-kun, sandığımdan daha sığmışsın. Eğer anladıysan, lütfen bu gereksiz şeye bir son ver.“
Bu sözlerle Osako gitti.
“Pöh...“
Kibirli bir tavırdı, her zamanki Osako’dan farksızdı. Ve yine de, garip bir şekilde kızgın değildim. Oldukça yorgun olmama rağmen.
Aksine, onun için üzülmeden edemedim.
Osako uzaklaşırken arkasından bakakalmaktan kendimi alamadım, acınası bir şeye bakıyormuşum gibi baktığımın farkında olsam bile.
*Eh, fark etmemek daha kötü, değil mi?*
İttiği çocukluk arkadaşı ona gerçekten aşıktı.
Elde ettiğini sandığı Madonna ise aşkının farkında bile değildi.
Osako bundan sonra ne olacak? Chinatsu-chan’a taarruzla meşgul olduğum için olaya dahil olamazdım. Bana gereksiz şeyler yapmamam söylenmişti.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.