Yukarı Çık




160   Önceki Bölüm 

           


161.Bölüm: 31.Kısım – Senaryonun Mezarı (5)
-------------------------------------------------------------------------

   ‘Öleceğim ve Cennet yok olacak, öyle mi?’

Kim Dokja ayrıldıktan sonra Reinheit, boş bir ifadeyle tepenin aşağısına baktı. Bu sözleri ilk duyduğunda gülmüştü. Ancak Kim Dokja’nın yüz ifadesi değişmeyince gülmeyi kesmek zorunda kalmıştı.

Reinheit sinirlenmişti.

Kim Dokja bir takımyıldızı olsa da bu çizgiyi aşmaktı. Sırf takımyıldızı diye Yıldız Akışı’ndaki en güçlü varlık değildi. Yıldız Akışı’nda 72 Şeytan Kral’ın acemi takımyıldızlarını yiyip bitirmesi pek de nadir bir şey sayılmazdı. Üstelik Kim Dokja yalnızca yarı bir takımyıldızıydı.

   [Takımyıldızı Abisal Kara Alev Ejderhası, Kim Dokja’nın sözlerini hafife almaman konusunda seni uyarıyor.]

Bu yüzden Reinheit, Abisal Kara Alev Ejderhası’nın Kim Dokja’yı savunmak için ortaya çıkmasına şaşırdı. Abisal Kara Alev Ejderhası kim miydi? 72 Şeytan Kral’ın bile bulaşmak istemediği mutlak kötülük sisteminin en meşhur varlığıydı.

Reinheit tepenin altındaki manzaraya baktı ve farkında olmadan gerildi. Yine de gerilmemiş gibi davrandı.

   ‘Cennet yok olmayacak.’

Reinheit yaşlıydı fakat hâlâ hayattaydı. Yedi yüz yıldır bu yeri tek başına gözetiyordu. Dolayısıyla burası gelecekte de ayakta kalacaktı. Bu senaryo zehirli insanlarla dolu olsa da Cennet’te savaşırsa kaybetmezdi.

   ‘Asıl tehlikeli olan…’

Kim Dokja, Kara Kale’ye giren hikâyelerin ne kadar korkunç olduğunu henüz bilmiyordu.

Devridaim’in çürük meyvesi daldan koptu ve Reinheit ortadan kayboldu.

-------------------------------------------------------------------------

Orada bir savaş çıksaydı ne olurdu bilmiyordum, neyse ki Reinheit de saldırmamıştı. Burada dövüşseydik Cennet alt üst olacağı açıktı.

Elbette, benim de savaşmaya pek niyetim yoktu. Reinheit’i burada alt etmek işleri kolaylaştırırdı; ancak ağır hasar alırdım ve Cennet’in enkarnasyonları da bana kin gütmeye başlardı. Buna izin veremezdim.

Cennet çökecekse, dışarıdan gelen bir düşman yüzünden değil, Cennet’in kendi öfkesiyle olmalıydı. Sorunun ne olduğunu açığa çıkarmadan harekete geçersem, enkarnasyonlar da aynı çıkmaza sürüklenirdi.

   “…Bitti mi?”

   “Evet.”

Jung Heewon tepenin aşağısında beni bekliyordu. Yüzünde hâlâ belirsiz bir ifade vardı. Muhtemelen bana duyduğu sadakatle Cennet’in huzuru arasında sıkışıp kalmıştı. Endişesini biraz olsun hafifletmeye karar verdim.

   “Heewon-ssi. Biraz alışverişe çıkalım mı?”

Sokak boyunca yürüdük. Hareketli alışveriş bölgesinden gürültüler yükseliyordu.

   “…Böyle yürümeyeli uzun zaman olmuştu.”

   “Benim için de.”

Garip sessizlik uzarken, ilk konuşan Jung Heewon oldu.

   “Sormak istediğin bir şey yok mu?”

   “Ne sormamı istiyorsun?”

Ne sormamı istediğini biliyordum. Ancak cevabını bildiğim için sormadığım bazı şeyler de vardı.

   “Um… en sevdiğim renk ya da en sevdiğim yemek gibi,” dedi Jung Heewon.

   “Bunlar kör randevularda bile sorulmaz.”

   “…Dokja-ssi hiç kör randevuya çıktın mı?”

Gururuma hafifçe dokunan bu soruyu görmezden gelip sordum.

   “Beni küçümsüyor musun?”

   “Hayır… sadece pek senin tarzın gibi gelmedi. Sanki kaderi bir karşılaşma istermişsin gibi hissediyorum.”

Beklenmedik bir şekilde vurulmuş gibi hissettim. Aslında, hiç kör randevuya çıkmamıştım.

Jung Heewon konuşmaya devam etti.

   “Geçmişimiz hakkında hiç konuşmadık. Hiç merak etmiyor musun?”

   “…”

   “Daha önce nasıl yaşıyordun, hangi okula gidiyordun…”

Sessizce onu dinledim.

   “Telefon numaran neydi, nerede yaşıyordun? Bir de…”

Manzara akıp geçti, Jung Heewon’un sesi yavaş yavaş kısıldı. Konuşurken fark etmiş olmalıydı. Belki de böyle bir hikâye anlatmak için artık çok geçti. Yaşadığı yer çoktan yok edilmişti ve geçmişini hatırlayanlar… muhtemelen hayatta değildi.

Bunların hepsi yalnızca birkaç ay içinde başımıza gelmişti.

Jung Heewon uzun süre sessiz kaldıktan sonra mırıldandı.

   “Geri dönsek bile… aynı Seul olmayacak, değil mi?”

   “Olmayacak.”

Senaryonun sonunda Seul Kubbesi parçalanacak ve enkarnasyonlar özgür kalacaktı. Ancak bu, yalnızca başka bir cehennemin başlangıcıydı. Başkent kubbeleriyle sınırlı olan senaryolar, tüm dünyaya yayılacaktı.

   “O zaman… neden senaryoya devam etmek zorundayız? Bildiğimiz hiçbir şey kalmadı. Geri dönülecek bir yer yok.”

Cennet’te kalmak istemesinin sebebi buydu. Geumho İstasyonu’ndaki kadın, Pembiş Kim Yongpal… Cennet, kaybolmuş insanların geldiği bir yerdi. Jung Heewon’un başı öne düştü. Yüzüne bilerek bakmamaya çalışarak ağzımı açtım.

   “Kılıç kullanmada iyisin, Heewon-ssi.”

Hafif nefes alış sesleri duyuluyordu.

   “Ateşin önünde hepimizden daha sakinsin. Özellikle de güçlülerin zorbalığına karşı hassassın.”

Bildiğim ‘hikâyeyi’ yavaşça anlatmaya başladım. Jung Heewon’un orijinal romanda yer almaması, onu tanımadığım anlamına gelmiyordu. Aksine, onu anlamak için daha çok çabalamama neden olmuştu.

   “Her zaman grubun ön safında savaştın ve ne kadar zor olduğundan asla şikâyet etmedin.”

Jung Heewon ağzını kapalı tutarak beni dinledi. Konuşmaya devam ettim.

   “Yaralandığında kimseye söylemedin ve şüpheli bir durum olsa bile o kişiye inanmayı seçtin.”

Jung Heewon’u düşündüm. Şüpheli davranışlarıma rağmen bana güvenen Jung Heewon’u… Geumho İstasyonu’nda benim için savaşan Jung Heewon’u…

   “İnsanlara karşı herkesten daha güvensiz olabilirsin, ancak aslında sevgi dolusun. Grubumuz tehlikeye girdiğinde ilk koşan hep sensin.”

Dokkaebi grubu ayırdığında herkesi umutsuzca arayan oydu. Jung Heewon her zaman şaka yapardı ancak kimsenin incinmemesi için dikkat ederdi.

   “…”

   “Yanisi, senin hakkında biraz olsun bir şeyler biliyorum, değil mi?”

Jung Heewon başını kaldırmadan konuştu.

   “Ben öyle biri değilim.”

   “Benim gördüğüm Jung Heewon bu.”

Jung Heewon bakışlarımdan kaçındı.

   “Bunu bana daha önce kimse söylememişti… Dokja-ssi, kör randevularda hiç sıkıntı çekmezmişsin. Bu arada, neyi kastediyorsun?”

Jung Heewon başını kaldırdı ve sanki hiçbir şey olmamış gibi hafifçe gülümsedi. Oysa gülmesi gereken bir an değildi.

   “Senaryolara devam ettiğin için gördüğüm Jung Heewon-ssi bu.”

Yarı açık duran dudakları durdu.

   “Bu yüzden senaryoya devam etmen gerektiğine inanıyorum.”

Geri dönebileceğimiz bir yer yoktu. Kalabileceğimiz bir yer de olmayabilirdi. Yine de, en azından hikâye devam ediyordu. Hikâye devam ettiği sürece, zar zor görebileceğimiz daha pek çok şey olacaktı.

Jung Heewon dikkatlice konuştu.

   “…Çok karmaşık olduğu için anlayamıyorum. Daha önce de söylemiştim. Okulda pek başarılı değildim…”

   “Bunu bir şeyler yapmanı umarak söylemiyorum. Jung Heewon-ssi, kendi yoluna göre yaşamalısın.”

Konuşurken Takas’ı açtım.

   [Sipariş ettiğin eşya ulaştı.]

Zamanlama iyiydi. Üretilmesi için gönderdiğim eşya gelmişti. Ateş ejderhasının kemiğinden, bir şeytanın kalbinden ve bazı canavarların çekirdeğinden yapılmıştı.

Bu, yalnızca Jung Heewon’un kullanabileceği bir eşyaydı. Orijinal romanda bu eşyayı sadece ‘üç asıl yargıç’ kullanabiliyordu. Üretildiği için 100.000 jeton ödeyip eşyayı aldım.

   [Yargının Kılıcı’nı Jung Heewon’a verdin.]

Şaşkın Jung Heewon kılıcı kabul etti.

   “Bu…?”

   “Birlikte alışverişe çıkmaya karar vermemiş miydik? Bu sana hediyem. Eski kılıcın kırılmıştı, değil mi?”

   “Bunu hak etmiyorum.”

Yavaşça başımı salladım.

   “Hayır. Bu kılıca layık olan tek kişi sensin, Heewon-ssi.”



-------------------------------------------------------------------------

   “Kim Dokja, kişiliğin harbiden bok gibi. Cidden böyle çekip gidecek misin?”

Cennet’ten uzaklaştık. Han Sooyoung konuşurken sürekli arkasına bakıyordu. Ben ise geriye dönmeden cevap verdim.

   “Buradaki işler bitti.”

   “Nesi bitti?”

Her şey orijinal romandaki gibi ilerlerse, Cennet muhtemelen yok olacaktı. Enkarnasyonların huzuru acımasızca parçalanacaktı. Bunu durdurmalı mıydım? Hayır, yapamazdım. Cennet var olduğu sürece bu senaryo asla sona ermeyecekti.

   “Cennet benim karışabileceğim bir şey değil.”

   “Ah, yani her şeyi orijinal akışına bırakıyorsun… Neden kendin yapmıyorsun ki?”

   “Reinheit’i şu anda yakalamak çok zor ve yenersem kötü bir hikâye kazanırım. Sonuçta çok fazla destekçisi var.”

Hikâyelerin yalnızca ‘iyi etkileri’ yoktu. Bazı hikâyeler gücünün düşmesine bile neden olabiliyordu. Han Sooyoung bunu biliyordu, dudaklarını ısırdı.

   “Peki, durum bu. Ee, ama geride kalan yoldaşlarının zihinsel durumu ne olacak?”

   “Biraz dinlenmeleri lazım.”

   “Ne? Dinlenmek mi? Dürüst ol. Aslında sinirlisin, değil mi? Bu zamana kadar hepsine iyi davrandın, onlarsa karşılaştıkları ilk şeytana kandılar. Özellikle de Jung Heewon…”

   “…Jung Heewon bunu hak ediyor. Şimdiye kadar çok zorluk çekti.”

Han Sooyoung alaycı bir şekilde güldü.

   “Güldürme beni, sanki bilmiyorsun. Cennet yakında yok olacak. O ise olacaklardan bihaber, verdiğin kılıca sevinerek hâlâ oranın sokaklarında dolaşıyor.”

   “Kendi seçimini yaptı, bu yüzden sonuçlarına da katlanmalı.”

   “Tam şeytansın…”

Bazı yaralar bizi mahvederken bazıları daha da güçlendirirdi. Şeytan olarak anılmam umurumda değildi. Bu, benim yolumdu.

Han Sooyoung uzun süre homurdandıktan sonra aniden konuştu.

   “Hımm… bu arada, Kim Dokja.”

   “Ne var?”

   “Beni neden yanında götürüyorsun?”

   “Bana yardım edeceksin.”

Han Sooyoung dudaklarını ısırdı ve birden klonlarını çağırdı.

…Yüzleri beni andırıyor gibiydi. O an klonlarının yüzlerini değiştirebildiğini hatırladım.

   “Ne yapıyorsun?”

   “Antrenman.”

Ne var ki bu, antrenmandan çok tek taraflı bir dayaktı. Üstelik özellikle son derece acı veren noktalara vuruyordu. Han Sooyoung uzun süre beni dövdükten sonra sordu.

   “Şimdi ne yapacaksın?”

   “Senaryoyu üç ya da dört günlüğüne bir kenara bırakıp gizli parçaları ararken hikâye toplayacağım.”

Han Sooyoung, ‘gizli parçalar’ sözünü duyunca gülümsedi.

   “Neden? Ana senaryoya odaklanan tiplerden değil miydin?”

   “Bu sefer başkalarına bırakacağım. Şimdiye kadar her şeyi tek başıma yapmak fazlasıyla zordu.”

Düşününce, gerçekten de her şeyi tek başıma yapmaya çalışmıştım. O pislik Yoo Joonghyuk çalışıyor gibi görünse de kritik anlarda hiç işe yaramıyordu. Yardım etmeseydim, Sellerin Felaketi’nde ya da Barış Diyarı’nda her şey bitmişti. Ben senaryolarla uğraşırken, o gidip gizli parçaları buluyordu.

Dolayısıyla, artık düzgün şekilde çalışmasının zamanı gelmişti.

Gülümseyip konuştum.

   “Bundan sonra regresör rolünü biz oynayacağız.”

+



Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

160   Önceki Bölüm