Yukarı Çık




1   Önceki Bölüm 

           
Çeviri: Animeci_Reyiz

Bölüm 2

İŞTE BU YÜZDEN KOŞUYORUM




“.... mm.”

*Hestia Ailesi*’nin üssü, eski bir kilisenin altındaki o gizli oda.
Yerin altındayız, haliyle ne sabah güneşi vuruyor yüzüme ne de horozlar ötüyor. Beni uyandıran tek şey alışkanlık.
Eskiden memlekette tarlada çalışmak için erkenden kalkardım. Karnım acıktı mı saat gibi işleyen bir biyolojik saat geliştirdim bu sayede.

... Tam sabahın beşi.

Emin olmak için başımı kaldırıp duvardaki saate bakıyorum.
İçerisi loş ama tavandaki sihirli taş lambası sağ olsun, zifiri karanlık değil. Gözlerimin alışmasına bile gerek kalmıyor.

İnsan mühendisler sihirli taş lambalarını yapmayı çözmüşler. Tanrılar buna “son teknoloji“ diyor. Yüzyılın keşfi resmen. Tanrılar bile insan mühendisliğinin etkisini kabul etti. Bu aletler harika!

Dün gece Tanrıça ile ufak bir parti vermiştik. Uykumuz gelince yatağı ona bıraktım, ben de her zamanki gibi kanepeye kıvrıldım. Pek geniş değil ama alıştım artık.

Gözlerimdeki uykuyu silmek için kırpıştırıyorum. Kalkıp yüzümü yıkasam, hazırlansam iyi ola... Hı?

Üzerimde bir şey var. Yorgan değil; yuvarlak ve tüy gibi hafif. Nefes alışverişimde sıkıntı yok, yoksa çoktan fark ederdim.
Nedir bu şey? Dokunsam mı acaba... Olamaz! Bu Tanrıça!

Yüzünü göğsüme gömmüş, uyuyor. Ha-ha, şuna bak.
Uyurgezer falan mı ki...?
Her şeyin bir ilki vardır elbet ama şimdi bu durumdan nasıl sıyrılacağımı bulmam lazım.



Onu uyandırmadan altından sıyrılabilirdim, eminim. Ama o kadar yumuşak, o kadar sokulgan ki kıpırdayasım gelmiyor. Olağanüstü bir vücut yastığı bu, hem de tanrısal cinsten!
Eşya ve silah yapımında uzmanlaşmış *Aileler* var ama eminim ki ellerinde bunun gibi bir şey yoktur! Tanrıça inanılmaz!

Ona duyduğum tüm saygımla, kollarımı yumuşacık bedenine doluyorum. Pamuk sıvı bir hale bürünse, hissettireceği şey tam olarak bu olurdu.

Bu kötü. Bu gidişle gerçekten kalkamayacağım.
Kokusu bile güzel... Ayy, minik bir esneme ve şimdi de yüzünü göğsüme gömüp küçük bir bebek gibi sokuluyor.
Lanet olsun, çok tatlı!!!

Bir saniye, göğsümdeki bu yumuşak kavunlar da ne? Sakın bana *onlar* olduğunu söylemeyin?

Hızlı davranıyorum. Bu tanrısal yastık bir ölüm tuzağına dönüştü. Hafifçe kayıp onu kanepeye yuvarlıyor ve yer değiştiriyorum.

Neredeyse beni öldürecekti...!
İlk kez omurgamdan aşağı bir ürperti gönderiyor...
Bana *değiyorlardı*! Nefes alamıyordum! Ya oradan çıkamasaydım?

Üzerini örtüp gitmek için hazırlanıyorum. Uyandığında burada olmamalıyım. Şimdi düşünüyorum da... Yahu ben ne aptalım! Ne yaptım ben?! O bir tanrıça! Ve ben onu hissettim... üzerimde...

Odadan sessizce süzülüp kapıdan çıkıyorum.

“... zzz... Bell, çok aptalsın... zzzz...”

Eh, güne başlamak için epey hareketli bir yöntemdi...
Sabahın o keskin ayazı tenimi ürpertirken kendi kendime iç geçiriyorum.

Sabahın köründe Ana Cadde, öğleden sonrakinden bambaşka bir dünya. Gün doğarken sokaklar çok daha geniş geliyor insana; ne insan var ne gürültü. İki katlı dükkanların hepsinin kepenkleri inik. Yan yana dizilmiş uzun bir taş duvarı andırıyorlar.

Doğu göğü aydınlanıyor. Sokaklarda tek başıma da değilim. Birkaç prum şurada tezgahlarını kuruyor, şurada ise bir grup cüce toplanmış konuşuyor. Görünüşe bakılırsa onlar da benim gibi maceracı. Acaba ilerleyen saatlerde Zindan’da karşılaşır mıyız?
Onlarla pek çok ortak noktam olabilir. Kalktım, Zindan’da avlanmak için hazırlandım, kaçtım... Yani, Tanrıçamı geride bıraktım ve şimdi Ana Cadde’deyim.

“Ah, kahretsin... Hiçbir şey yemedim...”

*Gurrrruuull.* Midem benimle konuşuyor. Tek yapabildiğim Zindan’a doğru ayak sürümek ve sakinleşsin diye karnımı ovuşturmak.
İçeride hiçbir şey yok, sadece açlık.
Bu gidişle Zindan’da sinek bile avlayamam. Konsantre olamıyorum ki...

Dün para biriktireceğim demiştim ama bir şeyler yemezsem daha oraya varamadan açlıktan öleceğim. Bu saatte ne açıktır ki? Belki güzel bir lokma bulabilirim...

“...?!”

Arkamda bir şey var!
Sağ omzumun arkasında!

Yok mu...? Tehlikeyi sezen türden bir maceracı falan değilim ama sırtımda bir katilin bakışlarını hissettiğime yemin edebilirim... Bir şey beni *gördü*.
Beni mi tartıyorlardı? Bu her kimse, normal biri değil ve kendini hiç sakınmıyor.

Kafenin terasında masa kuran biri, şu köşede dikilen iki hayvan insan, şu dükkanın çatısından aşağı bakan bir kadın... Gözlerim fıldır fıldır, görebildiğim herkese gidip geliyor. Belki diğer omzumun üzerinden birini kaçırdım?

Ana Cadde’de sabahın erken saatleri için her şey normal görünüyor. Etrafta şüpheli bir gölge bile yok. Gerçi yolun ortasında dikilmiş, kafası fırıldak gibi dönen ben epey şüpheli görünüyorumdur. Yine de kime baksam hemen işine dönüyor.

Deliriyor muyum? Karnımdaki o kara delik bana oyun mu oynuyor?
Kalbim kulaklarımda atıyor. Buralarda kesinlikle bir şey olduğundan eminim...

“Şey, bakar mısınız...”

“!”

Hızla arkamı dönüp sesin geldiği yöne gardımı alıyorum. Görenler kesin abarttığımı düşünmüştür.
Benim gibi bir insan kızı duruyor orada.
Beyaz bluzunun altına açık yeşil, diz hizasında bir etek giymiş. Üzerinde de bir garson önlüğü.
Sade, mavi-gri saçları başının arkasında sıkı bir topuz yapılmış ama ortasından bir at kuyruğu fırlamış.

Saçlarıyla aynı renkteki gözleri masum ve oldukça sevimli bakıyor. O kadar korkmuş ki, süt beyazı pürüzsüz cildi gözlerinin etrafında büzüşmüş. Ha evet, yumruğum çenesinden birkaç santim ötede duruyor...

Hiçbir tehdit oluşturmuyor. Bugün benim neyim var yahu?

“Ö-özür dilerim! Sadece biraz şaşırdım...”

“Hayır, hayır! Asıl ben sizi korkuttuğum için özür dilerim...”

Şimdi o da en az benim kadar hararetle özür diliyor. Bir şey yapmadı ki...
Benden büyük gösteriyor ama en fazla bir iki yaş.
Kafe terasında gördüğüm kız bu muydu? Koca bir masayı tek başına taşıyordu hani...

“Şey, yardımcı olabilir miyim?”

“Ah... evet. Buyurun, bunu düşürdünüz.”

Uzattığı avucunun içinde mavimsi mor bir kristal duruyor.

“Sihirli taş mı? Hı?”

Boynumu çevirip belimin arkasına asılı keseye bakıyorum. Zindandaki canavarlardan topladığım tüm sihirli taşları bu yumruk büyüklüğündeki kesede tutarım.
Ağzı büzgülü olduğu için genelde sımsıkı kapalı durur. Gevşedi mi acaba? Dün topladığım taşların hepsini merkezde bozdurduğumu sanıyordum. Gözümden mi kaçtı ki?

Zaten sihirli taşlar en başta sadece maceracılarda bulunur, o yüzden haklı olabilir.

“Zahmet ettiniz, çok teşekkür ederim!”

“Aman canım, lafı bile olmaz.”

Yüzünde açan o gülümsemeye ben de karşılık veriyorum. Mahcubiyetten kaşlarım hafifçe düşüyor. Ne diyeceğimi bilemediğimden, sadece onunla birlikte kıkırdamakla yetiniyorum. O iyi niyetle taşı bana uzatırken omuzlarım nihayet gevşiyor.

“Bu saatte Zindan’ın yolunu mu tuttun?”

“Evet, bugün işe biraz erken koyulayım dedim.”

Bu soruyu o garip sessizliği bozmak için sormuştu. Ben de ne diyeceğimi bilemediğimden, sessizliği bozmasına sevinmiştim. Biraz havadan sudan konuştuktan sonra müsaade isteyip gidecektim.

... Yani, ben öyle sanıyordum. Daha ben sıvışamadan midem söze karıştı.

“……”

“……”

Gözleri kocaman açılıyor.
Benim suratım ise kıpkırmızı kesiliyor.
Hafifçe güldüğünü duyuyorum. Yüzüm o kadar sıcak ki yumurta kırsan pişer. Yok yahu, yanar kül olur...

“Ha-ha. Acıktın mı yoksa?”

“... Evet.”

“Sabah kahvaltısı yapmadın mı yani?”

Yer yarılsa da içine girsem. Gözlerine bakamıyorum, sadece başımı öne eğip sallıyorum.
Gözlerinde bir ışığın yandığını görüyorum. Birden arkasını dönüp hızla kafeye doğru koşuyor; botları Ana Cadde’nin taşlarında takur tukur sesler çıkarıyor. Yan kapıdan içeri dalıp neredeyse girdiği hızla geri dönüyor.
Kollarının arasında şirin mi şirin, küçük bir sepet var. Kenarlarından ekmek ve peynirler taşıyor.

“Eğer senin için de uygunsa... Yani, kafe henüz açılmadı, o yüzden elimde sadece kendi kahvaltılığım var ama...”

“Hı? Hayır, hayır, hayır. O senin kahvaltın! Kabul edemem!”

Biraz utanıp dudağını ısırıyor.
Vay canına... Hani şu ’gönlü güzel’ dedikleri tiplerden.
Wallenstein Hanım’ı ya da Tanrıça’yı görünce içimde kelebekler uçuşur. Bu kızda pek öyle olmuyor ama konuştukça gözüme daha bir tatlı görünüyor...
Tanrıça olsa ona kesin “tam evlenilecek kız“ derdi.

“Seni böyle aç gönderemem. Bunu yapmak beni insan olarak üzer. O yüzden lütfen, Bay Maceracı, benim hatırım için kabul et.”

“Buna nasıl hayır diyebilirim ki...”

Böyle sunulan bir teklifi nasıl reddedebilirdim? O gülümsemeye hayır diyecek yürek yok bende.
Ben kelimeleri toparlamaya çalışırken o bir anlığına gözlerini kapatıyor. Açtığında ise yüzüne muzip bir gülümseme yayılıyor. Yüzü yüzüme sadece birkaç santim kalana dek öne doğru eğiliyor.
Biraz fazla yakın...

“Bay Maceracı, bu fedakarlığı senin için yapıyorum. O yüzden bu sabahki ekmek ve peynire karşılık...”

“Karşılık mı...?”

“Bu akşam yemeği benim çalıştığım barda yiyeceksin.”

“……”

Gözlerimi kocaman açma sırası bendeydi.
Söylediklerini zihnimde yavaşça tartıyorum.
Bu kız aradaki buzları paramparça etti resmen. Daha ilk kez karşılaşıyoruz ama sanki kırk yıllık arkadaşmışız gibi gülüyor.

“Hiç adil oynamıyorsun ama...”

“Hi-hi-hi. Al bakalım! Hiç dert etme, çünkü bugün çok para kazanacağıma eminim!”

Yani diyor ki, “bu akşam bolca para harca!“ Harika.
Nesi var bu kızın? Daha yeni tanıştığın birine bu kadar yüklenmek biraz fazla değil mi?

“... Pekala o zaman, bu akşam görüşürüz.”

“Evet! Bekliyor olacağım!”

Ben ayrılırken arkamdan gülüyor. Tamam, biraz parmağında oynatılmış gibi hissediyorum ama bir yandan da iyi hissediyorum; sanki az önce oturup çay içmişiz gibi falan. Neden birden bu kadar utangaçlaştım ki?

O beni uğurlarken elimde sepetle kalakalıyorum.
Ana Cadde’den aşağı, şehrin merkezindeki kuleye doğru bakıyorum. Yüksek binalar sabah göğünü delip geçiyor ama merkez kule hepsine tepeden bakıyor. Zindan onun altında beni bekliyor.
İlk adımımı atarken aklıma çok önemli bir şey dank ediyor. Hemen ona dönüyorum.

Biraz şaşırmış görünüyor. Derin bir nefes alıyorum.

“Ben... Ben Bell Cranell. Senin adın ne?”

Cevabını beklerken gözlerimi kısmışım, o ağır saniye geçmek bilmiyor. Bana gülümsediğinde gözlerim fal taşı gibi açılıyor.

“Ben Syr Flover, Bell.”

İsimlerimizi söyledik, gülüştük, el salladık. Sonra ben yoluma gittim.

---

Tanrılar dünyamıza inmeden evvel de Zindan buradaydı.
Zindan’ın üzerinde de bir şehir vardı, bugünkünden çok daha küçüktü tabii. Lonca’nın o zamanlar da var olduğunu duymuştum.
Demeye çalıştığım şu ki; o zamanlar lütuf almadan Lonca’ya katılan ve canavarlarla savaşan insanlar vardı.

“Gvyaaa!”

“Haaaa!!!”

İçimden bir ses bunun mümkün olmadığını söylüyor. Diğer yanımsa o eski zaman maceracılarına duyduğum hayranlıkla dolup taşıyor. Benim bir lütfum var ama daha koboldları kesecek güce yeni erişebildim. O adamlar ise tam da bu zindanda çok daha güçlü canavarlarla savaşıp onları haklamışlar.

“Şyaaa!”
“Hyaaa?!”
“Gyyuuee!”

Ya öyle olsaydı?
Ya o maceracılar şimdi, şu anda burada olsalardı?
Düşmanlarını safi kaba kuvvetle ezip geçen bir savaşçı burada olsa ne yapardı?
Eğer o savaşçı benim yerimde olsaydı, bir yandan burnunu karıştırıp diğer yandan bu canavarları ekin gibi biçerdi.

“GRROOOOOR!”

“İmkanı yok!!”

Ben yapamam.

“Lanet olsun, seni ödlek!!!”

“GRAAAAAA!!”

O kobold sürüsüne arkamı dönüyor ve tabanları yağlıyorum. Altısı birden peşime takılıyor; hepsi de birbirinden inatçı iblisler.
Hala Zindan’ın Birinci Katı’nın derinliklerindeyim.
Koşarken tek görebildiğim koyu mavi duvarlar ve tavan. Bu gökyüzünden mahrum labirentte zemin her yöne yayılıyor. Yol aniden çatallanıyor; içeride bir sürü kavşak, hatta rampalar var. Kollarımı sallayarak bu katta her zaman kullandığım yoldan geri koşuyorum.

Hala sabah saatleri ve burada tek başıma olduğuma eminim. Güya kendimi sağlama alıp Birinci Kat’ta takılıyordum ama şansa bak ki bu şerefsizlerin sürüsüne denk geldim.

Başta sekiz taneydiler. Bir mucize eseri, etrafım sarılmadan ikisini indirmeyi başardım. Ama geri kalanlar bir ağ gibi yayılınca kaçmaktan başka çarem kalmadı.

Koboldların huyu değildir bu—en azından olmamalı. Genellikle bu köpek başlı yaratıklar tek başlarına ya da çiftler halinde gezer, keskin pençeleri ve dişleriyle saldırırlar. Çaylak olduğumun farkındayım ama koboldların daha önce hiç böyle davrandığını görmemiştim.

Dün Minotor, şimdi de bu.
Lanetli falan olmalıyım herhalde.

“Hı?”

İşte bu! Bu katın bu kısmı bir döngüden ibaret! İki köşeyi dönüp bir kuytuya saklanıyor ve nefesimi tutuyorum.
Ya dün olduğu gibi sonsuza dek kaçacağım ya da onlara pusu kuracağım. Pusuyu seçiyorum. O köşeyi döner dönmez hamlemi yapacağım.

Bir planım olabilir ama kalbim hala göğüs kafesimi zorluyor. Kahretsin, çok gerginim.
Başka maceracılar burada olsa hallerine güler, bana aptal derlerdi.

Gelgelelim, Birinci Kat’ın alt kısımlarındaki koridorlar geniştir. Bir grup düşmana kafa tutmak iyi fikir değildir; etrafınız sarılır. Ne kadar kaçarsanız kaçın, teke tek bir dövüş asla gerçekleşmez. Zindan teorisi böyle der en azından.
İki düşman arasında sandviç olma riski de cabası.

Eğer buradan sağ çıkacaksam, saldırmak zorundayım.

“……!”

*Pat, pat, pat.* Ayak sesleri yaklaşıyor.
Hançerimi her zamankinden daha sıkı kavrayan beş parmağıma bakıyorum.
Ben, Bell Cranell. Hançer kullananlardanım. Elimdeki, yaklaşık yirmi santimlik bu hançer benim tek silahım.

Terli avucum kabzayı daha da sıkıyor, koridorda yankılanan o yaratık ulumalarının arasından odaklanmaya çalışıyorum. Kalbimi sessiz olmaya zorlayıp derin bir nefes alıyorum.
O kan çanağı gözlerin köşeyi döndüğünü gördüğüm an, tuzağı devreye sokuyorum.

“Yaaaahhhhhhhhh!!!”

“Gehh?”

Zaman ağırlaşıyor. Liderlerinin gözüne kilitleniyorum. Zıpla!
Gözbebeklerinde yansımam büyüyor. Vur!

Tam kalbine, doğrudan isabet. Biri gitti.
Geri kalan koboldlar yarım nefeslik bir süre sonra köşeyi dönüyor ve şaşkınlıkla irkiliyorlar. Ama şimdi durmanın sırası değil! Hançerimin ucunda can çekişen koboldun bedenini kavrıyor ve onu kalkan niyetine kullanarak sürüye bodoslama dalıyorum. Bu sürpriz saldırımla ikisi birden tepetaklak oluyor.

“Ga-ghaa?”
“Vaa!”
“Gyooğu?!”

Cesedin üzerinden yuvarlanıp temiz bir şekilde ayağa kalkıyor, hançerimi ilk leşimden çekip alıyorum. Çarptığım iki kobold sırtüstü yere yapışmış durumda.

Şuradaki çok yakın!
Dal, aşağı kes! Tam gırtlağına!
Etti iki.

“Gyaoooo!!!”
“!”
“Gyo!”

Kalan üçü harekete geçti bile! Doğrudan üzerime geliyorlar!
Eğil, geri yuvarlan. Tepemdeki... Savunması tamamen açık ama hançerim zamanında yetişmez! Ben de en iyi ikinci seçeneği uyguluyorum: Tekme. Botumu suratının ortasına gömüyorum.

*Çat!*

Boynu olmaması gereken bir açıyla bükülmüş halde yanıma yığılıyor. Üçüncüsü de tamam.

“Kazandım!”

“Kiyaaaann!”

Zaferimi ilan ediyorum.
Kalan üçü etrafımı saramaz. Koboldlar o kadar da zeki değildir. Bir halt edemezler. Özellikle de şimdi, hançerim üzerime atlayan bir diğerinin karnını deşmişken. Dört gitti, kaldı iki.
Son ikisinin gözlerinde korkuyu görüyorum. Ama durmaya niyetim yok. İki adım, iki kesik ve son iki beden de yere seriliyor.

“Haaa—haaa—Ben... kazandım.”

Soluklanmak için zindan zeminine çöküyorum.
Az önce ben mi yaptım bunu? Daha önce hiç bu kadar kalabalıkla karşılaşmamıştım ama bir şekilde hallettim.
Üzerimde çizik bile yok... Hiç fena değil!

Onlarla yüzleşmenin daha iyi bir yolu olabilirdi elbet. Ama ben *solo* takılıyorum. Burada bana ne yapacağımı söyleyecek ya da emir verecek kimse yok.
Dahası, *Hestia Ailesi*’nin tek üyesi benim. Bana yol yordam gösterecek kıdemliler ya da yoldaşlar olmadan, her şeyi kendi yöntemimle halletmek zorundayım. “Kendi yöntemimle“... Kulağa hoş geliyor ama aslında doğaçlama takılan bir çaylak olduğum gerçeğini değiştirmiyor. Henüz hiçbir işe yaramıyorum.

Başka bir *Aile*den birinden beni biraz eğitmesini istesem? Yani, “kendi yöntemimle“ iş yaparken ölmek istemiyorum ama... Bir dakika. Öyle yapsam maskara olurum. Tanrıçam da öyle. Başka bir *Aile*nin tanrısı ne düşünürdü? İşler çok sarpa sarardı.
Nereden bakarsam bakayım, yalnız olmak daha iyi.

“Maceraya atılmadığım“ sürece savaşıp kazanabilirim.
Her seferinde tek bir canavarla savaşmak için ne gerekiyorsa yap.
Üst katlarda kal.
Çevreyi avantajına kullan.

“... Pekala.”

Ayağa kalkıp şu cesetlerle ilgilenme vakti. Kesilen canavarlardan birinin dili dışarı sarkmış, sanki hala nefes almaya çalışıyor gibi. Acımıyorum ama işini bitirmesine yardım edebilirim. Hançerimi gövdesinin üzerine kaldırıyorum.

Bıçağı göğsüne derinlemesine saplarken et parçalanıyor. Beden irkiliyor ve etrafa kan fışkırıyor ama umurumda değil. Ben göğsündeki o küçük, parlak, mavimsi mor parçanın peşindeyim.
Sihirli taş.

Zindandaki tüm canavarlarda bulunan, büyülü güce sahip bir kristal bu. Bunu hep söylüyorum ama, hakkında bildiklerim bundan ibaret. Belki de inadı bırakıp Tanrıça’nın hep söylediği gibi bir kitap okumalıyım.
Her neyse, Lonca bu güzelliklerin büyülü özellikleri karşılığında nakit para ödüyor. Benim geçim kaynağım bu; sihirli taş toplayıp takas etmek.

Sihirli taşlar insan mühendisliği sayesinde pek çok şeyde kullanılıyor; odamdaki lamba gibi. Taşlar yemek pişirmek için ocaklara güç verebiliyor, hatta yiyecekleri taze tutmak için dondurabiliyor. Değerli bir kaynak yani. Orario bu taşları diğer şehirlere ve ülkelere satıp büyük paralar kazanıyor, ya da en azından duyduğum bu. Bence övgüyü şehir değil, Lonca hak ediyor ama neyse.

Kobolddan çıkardığım taş aslında sadece bir kırık parça.
Tırnağım kadar bir şey, pek para etmez. Şimdiye kadar Birinci Kat ile Dördüncü Kat arasında kestiğim canavarların hepsinden bu tür parçalar çıktı. Lonca daha büyük parçalara ve bütün taşlara daha çok ödüyor.

Koboldun bedeni, parçayı çekip aldığım an değişmeye başlıyor. Önce ipleri kesilmiş gibi yığılıyor, yüzünün rengi atıyor. Sonra hiçbir uyarı vermeden tüm bedeni küle dönüşüp iz bırakmadan yok oluyor.
Sihirli taşı çıkarılan tüm canavarlar yok olur.

Eina, sihirli taşın canavarın çekirdeği, güç kaynağı olduğunu söylemişti. Taşın büyülü enerjisi onlara hayat veriyormuş. Eina ayrıca zorda kalındığında onları alt etmek için taşları hedef almanın iyi bir strateji olduğunu da eklemişti. Taş savaşta hasar görürse Lonca satın almıyor tabii. Ama kimsenin katledilmek üzereyken üç beş kuruşun hesabını yapacağını sanmam.

Son cesedin de dağılışını izliyorum ama henüz gevşeyemem. Burada toplanacak beş parça daha var, gruba ilk tosladığım yerde de iki tane. Öylece yatmalarına izin veremem.
Kes, biç, yakala, çek. Bir sonrakine yürü, tekrarla; daha uzağa yürü, tekrarla.

“... Hı?”

Koboldlardan birinin sihirli taşını daha yeni çektim ama sağ elindeki pençelerden biri küle dönüşmedi. *Plop* diye yere düştü ve biraz sallandı. Pençe hiçbir yere gitmiyor.
Görünüşe göre bu bir “ganimet eşyası“.
Bazen canavarın bedeninden bir parça, taşı alındıktan sonra bile geride kalır.

Bu sadece, o canavarın sihirli taşının enerjiyi vücudunun farklı bir bölümünde depoladığı anlamına geliyor. Yani taş çıkarıldıktan sonra bile canavarın o kısmı geride kalacak kadar bağımsız enerjiye sahip oluyor. Ayrıca bu koboldun pençesi epey keskinmiş demek ki...

Bunu da satabilirim. Lonca bunu demircilere satar, onlar da silah falan yaparlar. Eğer kalitesi yeterince yüksekse, sihirli taş parçalarından bile daha fazla para kazanabilirim!

“Nihayet! Şansım yaver gitti!”

Taş parçalarını keseme atıyorum ama kobold pençesini siyah sırt çantama yerleştiriyorum.
Sırt çantam sıradan görünebilir ama birkaç numarası var. Yüksek kaliteli malzemeden yapılmış ve büyüyle dokunmuş. Ortalama bir çuvaldan çok daha fazlasını alabilir. Yine de mükemmel değil. Çok dolarsa dikişleri atar. Bir de ağırlık meselesi var tabii. Kusursuz eşya diye bir şey yok, değil mi...

Genelde maceracılarla birlikte seyahat eden ve sihirli taşları, ganimet eşyalarını toplayan bir “destekçi“ olur. Ama *Hestia Ailesi*’nin hiç destekçisi yok, sadece ben varım. Topladığım her şeyi kendim taşımak zorundayım ve onca eşya epey ağırlaşıyor. Ah, Zindan’da *solo* takılmak...
Belki de serbest bir destekçi tutmalıyım, herhangi bir *Aile*ye bağlı olmayan birini. Eina son zamanlarda benden umudunu kesmiş gibi, belki bir destekçi işe yarayabilir.
Ama öte yandan, meteliğe kurşun atıyoruz. Yiyecek ve eşya almaya zar zor para yetiştirirken birini nasıl tutabilirim ki?

“UAAHHHH!!!!”

“Gyaaaa!!!!”

“... İkinci raunt mu?”

Hadi ama! Bir nefes aldırın be!

Sihirli taşları saymazsanız bile Zindan tuhaf bir yer.
Dünyada tek. Daha önce de dediğim gibi, tanrılar *Gekai*’ye inmeden önce bile buradaydı.
Zindan’ın dibi hakkında efsaneler var. Cehennemle ya da büyülü bir dünyayla bağlantılı olduğunu söylüyorlar. İnsan tanrıların aşağıda ne olduğunu bize söyleyebileceğini düşünür ama asla net bir cevap vermezler.

“Zindan zindandır. Zindandan başka ne bulabilirsin ki orada?”

Hikmetli sözler, şüphesiz. Tanrılar burayı gerçekten seviyor olmalı.
Zindan’ın kendisinin “canlı“ olduğunu ilk duyduğumda şok olmuştum.
Duvarlar kastan yapılmış da sizi kovalıyor değil tabii; kıpırdadıkları falan yok. Hatta maceracılar katların çoğunun haritasını çıkarmış durumda. Haritalar Lonca’da satılıyor. Duyduğuma göre ne kadar aşağı inerseniz, katlar akıl almaz derecede büyüyormuş. Bu yüzden katlar derinleştikçe haritalar da eksik kalıyor.

Canlı derken, kendini iyileştirdiğini kastediyorum. Bir gün bir duvar hasar görse ya da yıkılsa, ertesi gün eski haline dönüyor.
Sihirli taşlar o kadar etkileyici olmayabilir ama zindanın kendisi gerçekten özel bir şeyden yapılmış. En iyi bilim insanlarımız bile bu şeylerin nasıl veya neden olduğunu açıklayamıyor. Tek yapabildikleri izlemek ve hayret etmek.

Duvarlar sihirli taşlara çok benzeyen bir maddeden yapılmış olmalı. İçeriye güneş ışığı asla girmiyor ama yine de etrafı görecek kadar aydınlık. Birinci katın tavanı, her yere saçılmış kıvılcımlar gibi minik ışıklarla benek benek. Dışarıda saat kaç olursa olsun, burası hep aydınlık.

Canavarları da unutmayalım. Zindan’da doğuyorlar.
Kelimenin tam anlamıyla, Zindan’da. Duvarlardan çatlayıp çıkıyorlar. Şaka yapmıyorum. Pek çok maceracı bunu bizzat görmüş. Bu yüzden ne kadar canavar kesilirse kesilsin, sayıları asla azalmıyor.

Ama öyle her yerde bitmiyorlar. Her kat farklı canavarlara ev sahipliği yapıyor. Elbette bazı düzensiz tipler bir iki kat aşağı ya da yukarı çıkabilir ama çoğu doğdukları katta kalır. Bir dipnot: kat ne kadar derinse, canavarlar o kadar güçlüdür.

Katların kendisi merdivenlerle, rampalarla falan birbirine bağlı. Eğer bir hata yapıp kaybolursam, Zindan girişine ışınlanamam. Kimse yapamaz. Biz tanrı değiliz, anladınız mı? Maceracılar ve canavarlar Zindan’dayken sadece ayaklarına güvenebilirler.

Canavarlar sadece Zindan’da doğar.
Yani eğer Zindan kontrol altında tutulur ve yönetilirse, yukarıda yaşayanlar için bir tehdit oluşmaz.
İlk lonca böyle kuruldu işte. Şimdi Zindan ve Lonca’nın faydaları etle tırnak gibi.

Ben çocukken, birkaç yıl önce bir goblin beni neredeyse öldürüyordu. Muhtemelen Lonca kurulmadan önce Zindan’dan kaçan goblinlerin soyundan geliyordu. Canavarlar dünyanın dört bir yanında da yaşıyor.
Yani evet, gayet güzel üreyebiliyorlar.
Refah ve tehlike saçan bir yer, çok gizemli...

Düşünmesi biraz ürkütücü ama bence Zindan, tıpkı tanrılar ve tanrıçalar gibi, *aslen* bu dünyanın bir parçası değil. İnsanların ve yarı-insanların inşa etmiş olmasına imkan yok.
Elbette bunu doğrulamanın bir yolu yok, sadece benim içgüdülerim.

“—seeh!”

“Gobbyaaaa!”

Koridorun ortasındaki o goblini nasıl görmedim?!?
Tam mideme, ayağı kaburgalarımın içine girdi resmen!
Tekmesinin şiddetiyle iki büklüm olurken o pörtlek gözlerini hayal meyal görüyorum. Geriye doğru yuvarlanıyorum.

O gözler... Saldırıya uğradığım zamandan beri hafızamda kazılı. Üstüne o soluk yeşil deriyi de ekleyin, yıllarca rüyalarımı neyin süslediğini az çok tahmin edersiniz. Ama şimdi lütuf aldığıma göre, onları göz açıp kapayıncaya kadar öldürebilirim, işte böyle. Ne fark ama...
Buraya, Zindan’a ilk geldiğimde bir tanesini gördüğüm anı hatırlıyorum. Korkudan kıpırdayamamıştım. Şimdi asırlar geçmiş gibi geliyor.

“Oh! Bir ganimet eşyası daha!”

Bu seferki bir goblin dişi.
Sırt çantama atıyorum ama o fazladan ağırlık beni gerçekten zorluyor. Sanki sırtımda tuğla taşıyorum. Omurgamın kendisi benimle konuşuyor—bu iyiye işaret değil.
Gerçi çantada hala epey yer var... Eğer az önceki gibi goblinlerle savaşıyorsam, hala normal hareket edebilirim. Sanırım...

“Gyyşaaaa!”

“Hı? Dahh!!”

—Düzeltiyorum. Bugünlük paydos etmeliyim.
Tamam, sinsi bir saldırıydı ama o hamleden tamamen kaçabilmeliydim.
Duvarın gölgesine saklanmış başka bir goblin; şimdi karşımda dikilmiş dişlerini gösteriyor. Sırt çantamı çözüp yere bırakırken göz göze geliyoruz.

Riske giremem. Maceraya atılmıyor olsam bile, burada her köşede tehlike kol geziyor. Eina dememiş miydi, bir maceracının düşünebileceği en tehlikeli şey “Aman, boş ver“dir diye?

Geri dönmeliyim. Bugün topladıklarımı bozdurup eve gitmeliyim. O kadar da büyütülecek bir şey değil.
Acaba Wallenstein Hanım benimle hiç ilgilenir mi? Beni fark etmesini nasıl sağlayacağıma dair en ufak bir fikrim yok ama şu halimle... Şansım yok!
Kurtarıcımın yüzünü düşünmek bile ruhumu ateşe veriyor.

Bu akşam yemek planım var. Syr’in barında bir şeyler yiyebilmek için yeterince para kazandığımdan emin olmalıyım. Oraya gideceğime söz verdim. Hesabı ödemek için her zamankinden daha fazla parça toplamam lazım. Şimdiden yarım günü aşağıda sürtmekle harcadım.

Kıç tekmeleme zamanı!

“Hey, goblin! Aynısı sana gelsin!”

“Buveee!!”

Şimdi parçalara ayrıldı.

Bell Cranell
Birinci Seviye
Güç: I-82 → H-120 | Dayanıklılık: I-13 → I-42
Beceri: I-96 → H-139 | Çeviklik: H-172 → G-225 | Büyü: I-0

Büyü
( )

Yetenek
( )

“… hı?”

Akşamüstü.
Zorlu bir günün ardından kilisenin altındaki gizli odaya, eve döndüğümde gözlerime inanamadım.
Tanrıça’nın elime tutuşturduğu statü kağıdı... Bu sayılar doğru olamaz.

“Şey... Tanrıça? Bu sayıların doğru olduğuna emin misin?”

“... Ne? Sayıları kağıda geçiremeyecek kadar aptal olduğumu mu sanıyorsun?!?”

“H-hayır! Ondan değil, sadece...”

Statümün nasıl bu kadar arttığını aklım almıyor.
Tanrıça’nın sesi sanki böğrüne diken batmış gibi çıkıyor ama kendinden emin. Belki emin olmak için bir daha bakmalıyım.
Bugün gerçekten çok çabaladım. Hatta epey iyi iş çıkardım derim.
Ama bu... Sadece bir günde 160 puan gelişmemin imkanı yok!
Geçen iki hafta neydi o zaman? Düne kadar günde ancak birkaç puan artıyordu.

“Tanrıça, bir terslik olmalı. Şuraya bak. Bugün sadece bir kez darbe aldım, bir kez! Ve Dayanıklılığım tavan mı yaptı?”

“……”

Sadece o tek goblinden hasar aldım. Zırhım birini blokladı, diğerlerinden eğilip kaçtım. Birden savunmam 29 puan mı artıyor? Sabah çıktığım halimin üç katından fazla bu!
Başladığımdan beri bir sürü canavardan dayak yedim ve sadece 13 puan artmıştı. Tek bir tekme mi yaptı bunu?

“Bu doğru değil, Tanrıça. Ben... şey... Tanrıça?”

“……”

Kesinlikle bir terslik var.
Modu düşük, hem de çok kötü. Gözleri beni korkutuyor.
Çocuksu yüzü, yarı kapalı gözlerinin ardından bana dik dik bakıyor. Sormama bile gerek yok. “Tepemin tası attı“ yazıyor suratında.

Neden...? Ne yaptım ki?
Onu hiç böyle görmemiştim. Şimdi ne yapacağım?
Alnımdan terler boşalıyor. Hey, bahse girerim o goblin de birkaç saat önce böyle hissetmiştir...

“Tanrıça...?”

“……”

“Şey... Tanrıça?”

“……”

“Lütfen söyle bana, statüm neden bu kadar arttı?”

“... Ne bileyim ben be!”

Yanaklarını şişirip arkasını dönüyor.
Kızınca da çok tatlı oluyor... Ne düşünüyorum ben yahu?
Onu hiç böyle görmemiştim. Zor bir yaşta falan mı acaba?

“Hıh.”

Ayağını yere vura vura, öfkeli sesler çıkararak dolaba doğru gidiyor. Saçındaki at kuyrukları bile sinirden seğiriyor.
Öfkeden titreyerek dolabı açıyor ve o özel yapım paltosunu çıkarıyor. Omuzlarına attığı gibi yanımdan geçip kapıya yöneliyor.

“Yarı zamanlı işimde halletmem gereken bir mesele var. Sen git ’kanatlarını aç’, o muazzam yemeğini tek başına ye bakalım! İyi eğlenceler! Yalnızlıktan gebersem de umurunda değil zaten!”

GÜM!

Kapıyı öyle bir çarpıyor ki oda sarsılıyor.
Bütün bu süre boyunca yüzüme bile bakmadı... “Halletmesi gereken bir mesele“ mi? Ne gibi?

Az önce ne oldu öyle...?
Bana kızgın olduğu kesin ama nedenine dair en ufak bir fikrim yok...
Sadece onu kızdırdığımı biliyorum. Belki yolda bir şeyler hatırlarım. Ahhh...
Syr’in yanına gitmeden önce toparlanmam lazım.

---

Güneş batı ufkunda alçalıyor.
Güneşin o kızıl huzmeleri yerini ayın mavimsi parıltısına ve cıvıl cıvıl insan seslerine bırakıyor.
Zindandan sağ salim dönen maceracılar ve zorlu bir iş gününü geride bırakanlar, hak edilmiş birer biranın keyfini sürüyor. Ana Cadde boyunca sıralanmış barlardan neşeli kahkahalar ve hararetli bağırışlar taşıyor. Meyhanelerin içinden sızan turuncu ışıklar, müşterilerin gölgelerini sokaklara düşürüyor.

Eminim bu sabah onunla buralarda bir yerde karşılaşmıştık...
Ana Cadde’nin insan trafiğinde, kaybolmuş bir köpek yavrusu gibi etrafıma bakınarak dolanıyorum.
Sabahtan o kadar farklı ki. Onca insan yüzünden binaları ya da nirengi noktalarını seçmekte zorlanıyorum. Gerçekten aynı yerde miyim?

Etrafımda dönen bu enerji fırtınasının merkezinde barlar var. Yarı-insanlar gülümsüyor, sokaktan geçenleri içeri, kendi mekanlarına çekmeye çalışıyorlar. Yarı-insan ırklarının en kısaları olan bir grup prum ve gnom, omuz omuza vermiş, ciğerleri solana dek şarkı söylüyorlar. Hatta bir cüce —ki maceracılarıyla ünlü, güçlü bir ırktır— o neşeli çembere katılıp birkaç nota mırıldanıyor.

Hayvan kulakları ve gür kuyruklarıyla bilinen yarı-insan ırkından kadınlar, müşteri çekmek için epey “oyuncu“ kıyafetler giymişler. Ama yanlarından geçen ve üzerlerinde peştemalden hallice bir bezden başka bir şey olmayan o Amazon kafilesi, onları gölgede bırakıyor. Amazonlar, caddede kasıla kasıla yürürken üzerlerine dikilen bakışları zerre umursamıyorlar. Gözlerimi o küçük geçit töreninden zorla ayırıp yürümeye devam ediyorum.

Müziğin sesi; telli ve üflemeli çalgılar, gece hayatının o karmaşık gürültüsünü yarıp geçiyor.
Demek Ana Cadde’de gece böyle oluyormuş...

“... Burası olmalı...”

Bu terası sabah hatırlıyorum. Tam önünde durmuştum.
Bina taştan yapılmış. Diğerleri gibi iki katlı ama oldukça derin görünüyor. Bölgedeki en büyük bar olabilir.
Burası Syr’in barı, *Bereketin Sahibesi* olmalı.

İsmi de, tabelası da epey iddialı. Kapıya yaklaşıp içeri şöyle bir göz atıyorum.
Kapıyı açar açmaz, tezgahın arkasında muhtemelen mekanın sahibi olan irikıyım bir cüce kadın ve önlük giymiş, müşterilere yemek ve içki servisi yapan genç kedi-insan kızlar görüyorum. Etrafa bakıyorum da, sipariş alan, yemek taşıyan bütün çalışanlar kız!

Yoksa bütün çalışanlar kadın mı?
İsim yalan söylemiyormuş...

Vay canına... Burası benim boyumu aşmasın sakın?
Burada çalışan mağrur bir elf kızı bile var! Boğazımı temizliyorum. Acaba hangisi beni karşılamaya gelecek? Tüm bu güzel çiçeklerin tam önümde olduğu bir yerin hayalini kaç kez kurmuştum... Tamam, o cüce kadın pek aklımdaki gibi değildi ama olsun.

Burası öyle çok açık saçık bir yer değil ama şu hanımlara bir bakın! Daha önce hiç bu kadar güzelini bir arada görmemiştim! Yüzümü kızartmaya yetiyor da artıyor bile.

Yine de içerisi gerçekten çok neşeli. Garsonlar kocaman gülümsemelerle masadan masaya koşturuyor, müşteriler halinden memnun. Burası resmen yaşıyor! Müşterilerin çoğu erkek ve tiplerine bakılırsa maceracı. Biraz ürkütücü duruyorlar ama arkadaşlarıyla keyifle içiyorlar. Ve yemekler harika görünüyor!

Barın dekorasyonu ve tarzı diğer yerlere kıyasla oldukça modern ama yine de o bar havasını koruyor. Ana girişin yanındaki teras da havasına hava katıyor. Teras demişken, biri bana bakıyor... Birinin bakışlarının içimi delip geçtiğini hissedebiliyorum.
Her neyse, bahse girerim teras hem kadınlar hem erkekler için büyük bir çekim noktasıdır.

Yine de şu an, hemen şimdi kaçıp gitmek istiyorum.

“Bell?”

“……”

Syr mi? Ne zamandır yanımda dikiliyor?
Ağzım seğiriyor, bu yüzden dudaklarımı birbirine bastırıp zoraki bir gülümseme takınmaya çalışıyorum. Hayatımda gördüğüm en berbat gülümseme.
İdare edecek artık.

“... Geldim işte.”

“Evet! Hoş geldiniz!”

Hala sabahki o bluzu, eteği ve önlüğü giyiyor.
Açık kapıdan onun peşi sıra içeri giriyorum. Kalabalığa dönüp derin bir nefes alıyor.

“Bir kişilik yerimiz var!”

Gelen herkesi böyle mi duyuruyorlar? Bir barda mı...?
Sadece onu takip etmem ve ortama ayak uydurmak için elimden geleni yapmam lazım.
Ben de bu işte yeniyim sonuçta.

“Lütfen şöyle buyurun.”

“T-teşekkürler.”

Beni tezgahtaki bir yere götürüyor.
Tezgah uzun bir L şeklinde; beni de en uçtaki küçük köşe koltuğuna oturtuyor. Duvar tam arkamda, binanın kuytusundayım. Bu köşede sadece tek bir koltuk var, yani kimse yanıma oturamaz. Temelde, tezgahın arkasındaki dükkan sahibiyle baş başayım.

Belki de Syr ilk kez geldiğimi fark edip alışmam için bana iyi bir yer verdi?
Böylece diğer müşterileri rahatsız etmem ve kendi tempomda yiyebilirim.
Bana yardımcı olmak için elinden geleni yapıyor olabilir.

“Demek Syr’in misafiri sensin, he? Ha-ha, bir maceracıya göre sevimli bir suratın var.”

Lütfen beni rahat bırakın...
Cüce kadın tezgahın üzerinden yarısına kadar sarkmış, o neredeyse kapkara gözleriyle beni süzüyor. Benim de duygularım var, biliyorsunuz değil mi? Ve kişisel alanıma düşkünüm, çok teşekkürler.

“Bir şeye ihtiyacın olursa seslenmen yeter! Bu gece kesenin ağzını açacağını duydum! Ben yemekleri gönderirim, sen sipariş vermeye devam et yeter!”

“?!?!”

Söylediklerini idrak etmem biraz zaman alıyor.
Dur, dur, dur! Kim demiş...? Syr! Dikkatini çekebilirsem, tam arkamda. Gözlerini kaçırdı! Neler dönüyor burada?

“Kesenin ağzını açacağımı kim söyledi? Benim niye haberim yok!”

“... Hi-hi-hi.”

“Komik olan ne?!?!”

Beni tongaya mı düşürmeye çalışıyorsun, seni cadı?

“Şey, Mama Mia’ya bu gece birini davet ettiğimi söyledim, seni biraz övdüm falan derken işler biraz çığırından çıktı...”

“Bunu bilerek yaptın, değil mi?!?!”

“Seni destekliyorum!”

“Lütfen, sadece şu yanlış anlaşılmayı düzelt!”

Hani o “gönlü güzel“ kızdı! Resmen kötü kalpli bir cadı bu!

“Kesenin ağzını falan açmayacağım! *Ailem* meteliğe kurşun atıyor, imkansız bu!”

“... Çok açım... Kahvaltı yapamadım... Gücüm... Tükeniyor...”

“Ah ha-ha! O ses tonu da ne öyle? Kes şunu! Çok pis bir oyun oynuyorsun!”

Altı üstü bir sözü tutmak için bu kadar stres fazla! Beni dolandırıyorlar!

“Sadece şakaydı. Biraz eğlenmek istedim, hepsi bu. Lütfen acele etme, hazır olduğunda siparişini verirsin.”

“... Tamam. Ama sadece birazcık.”

Zeki kız vesselam.
İçimden gelen oflamayı bastırıp tezgaha dönüyorum. O havalı stanttan menüyü alıp inceliyorum. Gözlerim yemeklerden önce fiyatları buluyor.

Buraya gelmeden önce 4.400 vali edecek kadar ganimet bozdurdum. Bugün her zamankinden daha fazla canavar kestim ve kenardan köşeden birkaç ganimet eşyası da topladım. Şu an ceplerim her zamankinden çok daha ağır.

Elli valilik yemek beni doyurmaya yeter ama silahlar, zırhlar ve eşyalar gerçekten çok pahalı. Daha iyi ekipmanlar almak istiyorum ama tek bir iyileştirme iksiri bile tanesi 500 vali! Kendi silahımın ve zırhımın tamir masraflarını ancak karşılayabiliyorum.

Hançerim bana 3.600 valiye mal oldu ve bunu karşılamak için Lonca’dan borç almak zorunda kaldım. Sonunda onlara olan borcumu ve zırh paramı ödedim ama maceracıları gerçekten sömürüyorlar...
Bu para için planlarım var. Biraz da kenara atmak istiyorum.

Sanırım makarna yiyeceğim. Bay bay 300 vali...
Buradaki yemeklerin hepsinin gösterişli bir tarzı var. İlk kez bir barda yemek yiyorum ama başka yerlerin buradan daha ucuz olması lazım...

“Biraya ne dersin?”

Dükkan sahibinin teklifini kibarca reddediyorum. Yaşım tutmuyor, ama her şeyden önemlisi param yok.
Sözlerimi duymazdan gelip yine de tezgahın üzerine bir tane gümletiyor.
Neden sorma zahmetine girdi ki o zaman?

“Eğleniyor musun?”

“... Aslında biraz bunaldım...”

Makarnamın yarısına geldiğimde Syr yanıma dönüyor.
Sesimde hafif bir kinaye var.
Önlüğünü çözüyor; tozlu mavi saçları önlüğü başından çıkarırken savruluyor. Önlüğü duvardaki bir askıya asıp bir tabureyi yanıma çekiyor ve oturuyor.

“İşin ne olacak?”

“Mutfak biraz yoğun ama diğerleri her şeyi hallediyor. İşler de biraz yavaşlıyor zaten.”

Dükkan sahibine yalvaran bir bakış atıp izin istiyor.
Kadın çenesini yukarı doğru, sert bir hareketle kaldırıp ona onayı veriyor.

“Pekala, öncelikle bu sabah için teşekkür edeyim. Ekmek çok lezzetliydi.”

“Yok, yok. Buraya kadar gelmen açlığıma değdi doğrusu.”

“Beni akşam yemeğine bir sürü para harcamaya zorlamana değdi demek istemedin mi?”

Yemeğe bu kadar para bayılacağımı düşünmemiştim; söylenmek en doğal hakkım.
Syr gülümseyerek kıkırdıyor, hafifçe başını eğip “Özür dilerim,“ diyor. Umarım ciddidir.

Sonrasında ona bar hakkında birkaç soru soruyorum.
Bu bar, *Bereketin Sahibesi*, tezgahın arkasındaki o cüce kadın, eski bir maceracı tarafından kurulmuş. Adı Mia ama çalışanlar ona genelde “Mama“ ya da “Mama Mia“ diyor. Zindanlarda sürünmekten emekli olup dükkan açmak için *Aile*sinin tanrısından izin almış. Tezgahın arkasındaki kadına bir anda çok daha fazla saygı duymaya başladım.

Sadece kadınları işe alıyor, nokta. Ama Mia, geçmişi şaibeli olan her türden kızı işe alıp onlara kucak açıyor.

“Peki ya sen?” diye dökülüveriyor ağzımdan düşünmeden. Sadece çalışmak için eğlenceli bir yer gibi göründüğünü söylüyor.

“Son zamanlarda maceracılar arasında epey popüler olduk, o yüzden para gani. Maaşlar da dolgun.”

“... Yoksa paraya aşık olan tiplerden misin Syr? Şaka, şaka! Ama buraya o kadar çok farklı insan geliyor ki...”

Tezgahtan dönüp barın ana salonuna bakıyor.
İnsan bir garson, cüce bir müşterinin siparişini almak için hafifçe eğiliyor. Yemeklerine aç gözlerle bakan elfler var. Odanın diğer tarafında bir grup prum keyfine bakıyor.
Herkes kadehlerini kaldırıyor, yüzleri kızarana kadar içiyor.

“Daha çok insan, daha çok olasılık demek. Herhangi bir günde ne keşfedebileceğimi düşünmek bile beni heyecanlandırıyor.”

Gözlerinin içi gülüyor...
*Öhöm.* Ona baktığımı fark eder etmez o sahte öksürüklerden birini patlatıyor. Yanakları da kızarıyor hani.

“Neyse, işte öyle. Sanırım yeni insanlarla tanışmak eğlenceli. Kalbim bunu arzuluyor.”

“... Epey ilginç bir hobin varmış.”

Ben de pek farklı sayılmam. Orario sokaklarındaki onca insanı görmek bile beni heyecanlandırıyor.
Şehrin ve burada yaşayan insanların en güzel yanı da bu olabilir: her gün yeni bir şey öğreniyorsun.

Syr ile ortak bir nokta bulduğum o anda, kapılar aniden açılıyor ve yaklaşık on kişilik yeni bir müşteri grubu bara doluşuyor. Rezervasyon yaptırmış olmalılar çünkü hepsi ana salonun karşı köşesindeki boş bir masaya yönlendiriliyor.
Grup pek çok farklı ırktan oluşuyor. Maceracı olduklarına eminim—hem de güçlülerinden.

O da ne...!
Kalbim yerinden fırlayacak gibi.
Saf altından yapılmışçasına parlayan o sarı saçları bir anlığına görüyorum.
Dokunsan kırılacakmış gibi narin ve kadınsı bedeni, bir insandan çok efsanelerdeki bir ruhu ya da periyi andırıyor. Yürümüyor, süzülüyor adeta.
O kocaman altın rengi gözleri... o kadar berrak, o kadar güzel ki. Nefesim kesildi resmen.

Hepsinden çok hayranlık duyduğum o kişi, bara giren o heybetli maceracı grubunun bir parçası.
Yanılma payı yok.
Aiz Wallenstein...

“... Oooho!”

“Kraliyet ailesinden falan mı bunlar?”

“Tabii ki hayır, geri zekalı. Amblemlere bak.”

“... Hıh.”

Diğer müşteriler de bu ekibin *Loki Ailesi*’ne ait olduğunu çözdü. Barın her yanına yeni bir fısıltı dalgası yayılıyor.

“Demek onlar ha.” “... Şu ’dev katili’ *Aile*, he?” “Birinci sınıf yıldızlar değiller mi bunlar?!” “Adını o kadar çok duyduğum şu ’Kenki’ hangisi?”

Hayranlık dalgaları seslerinde yankılanıyor. Bazıları yanlarından geçerken Wallenstein Hanım’a ve grubun diğer kadın üyelerine ıslık çalıyor.
Ben de en az onlar kadar hayranlık içindeyim.
“O“nu böyle bir yerde göreceğim aklımın ucundan bile geçmezdi!

N-ne yapmalıyım?

“B-Bell?”

Gidip hayatımı kurtardığı için teşekkür mü etmeliyim...? Hayır, hayır, hayır. Sadece aptal gibi görünürüm. Yanına gitsem bile ne diyeceğim ki? “Seni seviyorum! Benimle çık!“ He, tabii canım. Sakin olmam lazım. Daha adımı bile bilmiyor.

Tamam, sadece izle.

“... Bell...?”

Barı siper olarak kullanabilirim; *Loki Ailesi*’nin onları odanın diğer ucundan izleyen şu kızarmış suratımı görmesini istemem. Sanki uçsuz bucaksız bir savanada avımı takip ediyormuşum ve tuzak kurulmuş gibi hissediyorum. Syr yüzünde endişeli bir ifadeyle bana bakıyor ama fark edemeyecek kadar meşgulüm.

Wallenstein Hanım’ın oturduğu yer tam bana bakıyor. *Gıırç*... Sandalyelerinin yerde çıkardığı ses kulaklarımı dolduruyor ama gözlerim sıkıca ona kilitlenmiş durumda.

“Eveet! Bugün Zindan’da harika bir gündü millet! Dağıtma zamanı! İçelim!”

İçlerinden biri ayağa kalkıp kadeh kaldırıyor. Arkası bana dönük, o yüzden yüzünü göremiyorum.
Hepsi bir ağızdan konuşmaya başlıyor. Bardak tokuşturma sesleri, tabaklara çarpan çatal bıçaklar, ağızlarına tıkıştırılan yemekler. Ama Wallenstein Hanım önündeki küçük tabakla yetiniyor, acele etmiyor.

Sanki *Loki Ailesi*’nin kadehi bir tür sinyalmiş gibi, diğer müşteriler de içkilerini ve yemeklerini hatırlıyor. Sanki odada bir düğmeye basılmış ve her şey normale dönmüş gibi.

“*Loki Ailesi* üyeleri buranın müdavimidir. Tanrıçaları Loki burayı seviyor gibi görünüyor.”

Syr, kimse duymasın diye elini siper ederek kulağıma hayatımda duyduğum en güzel haberi fısıldıyor.
Ama ben gayet net ve yüksek sesle anlıyorum.
Buraya gelirsem Wallenstein Hanım’ı görme şansım yüksek demektir.

Gözlerim Wallenstein Hanım’ın her hareketini takip ediyor. Biri yüzünün içmekten kızardığını söylediğinde nasıl güldüğünü... Kadın takım arkadaşlarıyla konuşmasını, enerjisini, gülümsemesini. Ağzının kenarını sanki yavru bir ceylanı severmişçesine nazikçe silişini.
Onu böyle dikizlemekten gurur duyduğumu söyleyemem ama kendi gözlerim olmadan bu bilgileri başka nasıl edinebilirdim ki?
Şunun hakkında konuşmayı seviyor, şöyle gülüyor...
Tüm vücudum alev alev yanıyor sanki. Daha önce hiç böyle hissetmemiştim.

“Hadi Aiz! Bize şu hikayeyi anlat!”

“Şu hikaye...?”

Vücudum donup kalıyor. Biri ona Aiz dedi.
Çaprazında, iki koltuk ötede oturan genç bir erkek hayvan insan istedi hikayeyi.
Yakışıklı bir yüzü var ama aynı zamanda çok erkeksi bir aurası da var. Ben de erkeğim ve itiraf etmeliyim ki tarzını beğendim.

“Hani şu hikaye canım! Şu kaçan Minotorlarla ilgili olan! Hatırlasana, sonuncusunu beşinci katın aşağısında haklamıştın! Bilirsin işte: domates oğlan!”

Omurgamdan aşağı bir şimşek çakıyor; kelebekler uçup gitti. Yerlerini başka bir şey alıyor.
Zihnim dondu. Vücudum kıpırdamıyor.

“On yedinci katın aşağısında bize saldıran ve biz karşılık verince kaçan Minotor grubundan mı bahsediyorsun?”

“Evet, evet! O işte! Mucize eseri yukarı kaçtılar! Peşlerine düştük! Canımız çıkmıştı zaten!”

Zindan’daki tek ulaşım aracı kendi ayaklarınızdır. Alt katlara inmenin kolay bir yolu olmadığından, oraya giden maceracılar aynı yolu tekrar tekrar geçerler.
Bu yüzden maceracılar hem iniş hem de çıkış için hazırlıklı olmalıdır. Sadece gidebildiğiniz kadar derine giderseniz geri dönemez ve sonsuza dek kaybolursunuz. Zindan’a giren *Aile*lerin ne kadar ileri gidileceğini ve ne zaman geri dönüleceğini iyi bilen güçlü liderlere ihtiyacı vardır.

Hikaye şu ana kadar şöyle:
*Loki Ailesi* bir tür “seferdeydi“.
Dönüş yolunda bir grup Minotor ile karşılaştılar ama hepsini öldüremediler.
Kalan Minotorlar yüzeye doğru kaçtı. Sonuncusunu Beşinci Kat’ın aşağısında yakaladılar.
Wallenstein Hanım son darbeyi indirdi.
Ve tam o noktada...

“Evet, işte orada! O ’maceracı’! Lanet olası çaylak velet!”

... Ben.

“Küçük bir tavşan gibi köşeye sıkışmış! Tir tir titriyor bir de! Zavallı şey korkudan patlayacaktı!”

Vücudumun her zerresi yanıyor. Şu an patlayabilirim.

“Oh? Çocuğa ne oldu peki? İyi miydi?”

“Bizim Aiz son saniyede Minotor’u doğradı, değil mi?”

“……”

Çenem kapanmıyor. Gözlerim o adama kilitlenmiş, boynum başka hiçbir yöne kıpırdamıyor. Bir şeylerin kopması an meselesi.
Kaşlarını kaldırıp o erkeksi havasını daha da artırıyor.

“Velet o kokmuş ineğin kanını olduğu gibi yedi, sırılsıklam oldu! İşte, domates oğlan! Gya-ha-ha-ha-ha-ahhh—Ay, kaburgalarım!!!”

“Oha...”

“Aiz, lütfen bunu bilerek yapmadığını söyle! Yalvarırım!”

“... Hayır, yapmadım.”

Hayvan adam gülmekten gözlerinden yaşlar geliyor. Masanın geri kalanı da öyle. Bana gülüyorlar. Etraflarındaki müşteriler bile gülmemek için kendilerini zor tutuyor.

“Ve sıkı durun! Domates oğlan! Avazı çıktığı kadar bağırarak kaçıp gitti! Gya-ha-ha-ha! Prensesimiz onu kurtarıyor, o ise tabanları yağlıyor!”

“... Hı.”

“GYA-HA-HA-HA-HA! Paha biçilemez! Aiz bir çaylağı korkutup kaçırıyor! Sen harikasın!”

“Ha-ha-ha... Özür dilerim Aiz ama daha fazla dayanamayacağım!”

“……”

“Ooo, öyle korkunç bakma! O tatlı yüzünü bozuyor!”

Tüm *Loki Ailesi* masası kahkahaya boğuluyor.
Sanki göğsümde koca bir delik açmışlar gibi hissediyorum.

Sanki bütün dünya o köşeye sıkışmış gibi.

“Şey... B-Bell?”

Syr’in sesini duyuyorum ama bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyor.
Konuşmaları yeniden başlıyor.

“Ama harbi diyorum, bu kadar acınası bir şey görmeyeli uzun zaman olmuştu! O kadar iğrençti ki oturup ağlayasım geldi!”

“... Hımm.”

“Ne halt ediyordu orada? Karı gibi ağlayacaksan inme lan aşağı! Değil mi, Aiz?”

“……”

Kafamın içinin çöktüğünü duyar gibiyim.

“Bizim adımızı lekeleyen de onun gibi ezikler işte. Bıraksın bu işleri!”

“Kapa çeneni artık, Bete! Minotorların kaçmasına izin veren hatayı biz yaptık! O çocuğun suçu yok! İçmeyi de kes! Biraz saygılı ol!”

“Ooo! Sizi gidi gururlu elfler sizi! O bok parçasını korumak size mi kaldı, he? Hata bizimdi falan, kendinizi kandırıyorsunuz! Sırf gururunuzu kurtarmak için! Çöp çöptür! Adını koymanın nesi yanlış?”

“Hey, hey! Yeter artık! Bete, Riveria, sakin olun! Tadımızı kaçırıyorsunuz!”

—*tik, tak, tik*

“Ee, Aiz! O herif hakkında ne düşünüyorsun, önünde titreyen o acınası bok parçası hakkında? Sence bizim seviyemizde durmayı hak ediyor mu, bir maceracı olarak?”

“... O şartlar altında öyle davranmasını yadırgamıyorum.”

—*tik, tak, tik, tak, tik, tak*

“Niye iyilik meleğini oynuyorsun? Tamam, soruyu değiştiriyorum. O mu ben mi? Hangimiz daha iyi?”

“... Bete, sarhoş musun?”

“Kes! Söyle Aiz! Seç! Bir dişi olarak, hangi erkek seni azdırıyor? Hangi erkek seni ateşlendiriyor?”

—*tik, tak, tik, tak, tik, tak, tik, tak, tik, tak*

“... Buna cevap vermem için bir sebep yok, hele sana hiç yok Bete.”

“Saçmalıyorsun...”

“Sus, moruk!... Peki o zaman, o çöp parçası gelip senden hoşlandığını söylese, kabul eder miydin?”

“... Hı.”

—*tik, tak, tik, tak, tik, tak, tik, tak, tik, tak, tik, tak, tik, tak, tik, tak, tik*

“Tabii ki etmezdin! O kadar güçsüz, çelimsiz ve mide bulandırıcı bir velet senin yanında durmaya bile nasıl cüret edebilir? Sana denk olmasının imkanı yok!”

“Ufacık bir velet Aiz Wallenstein’ı asla tavlayamaz!”

Ayağa fırlıyorum, sandalye arkaya uçuyor.
Gözlerimi masalarından ayırıp kapıya koşuyorum.

“Bell?!”

Sokak insan ve bina dolu ama umurumda değil. Tek odağım kaçmak. Biri adımı haykırıyor ama benim için sadece kuru bir gürültü artık.
Dışarısı zifiri karanlık ama umurumda değil. Gittim ben.

---

“Bell?!”

Genç bir garson kız, bardan son sürat fırlayan oğlanın gölgesinin peşine düştü. Bazı müşteriler bir şeyler olduğunu fark etti ama her şey o kadar hızlı gelişti ki kimse ne olup bittiğini tam anlayamadı.
Barın ana katına bir şaşkınlık dalgası yayıldı.

“Biri hesabı takıp mı kaçtı?”

“Mama Mia’nın mekanında mı? Yürek yemiş olmalı!”

Bete ve köşedeki diğer maceracılar yorumları duymazdan geldi ama Aiz ayağa kalktı.
Eğitimli gözleri kalabalığı delip geçti ve gözden kaybolmadan hemen önce o gölgeyi net bir şekilde yakaladı.
Beyaz saçlı, ince bir beden.
Kahküllerinin altından parlayan, hafifçe yere eğilmiş yakut rengi gözler—tıpkı dünkü çocuk gibi.

O olabilir miydi...?

Binanın önüne doğru seğirtti ve giriş kapısındaki sütuna yaslanıp dışarı baktı.
Sağına baktığında tek görebildiği, Ana Cadde kalabalığına karışan genç garson kızın sırtıydı.
Oğlan ortalarda yoktu.

*Bell...*

Genç garsonun geceye haykırdığı ismi dudaklarıyla tekrar etti.
Nedense, şu an sırtına dokunan yoldaşlarının sesinden daha net duymuştu bu ismi.

“Oy-oy, Aizuuu, ne yapıyorsun bakiiim?”

“......”

Bir kadın masadan kalkmış, şimdi Aiz’in arkasında dikiliyordu. Kollarını sarışın kızın bedenine doladı. Kalçalarını Aiz’in arkasına bastırdı ve hem bedenini hem göğüslerini sıktı. Aiz’in nefesi bir anlığına kesildi.
Eğer bu kişi bizzat Tanrıça Loki—ya da en azından bir kadın—olmasaydı, icabına çoktan bakılmıştı. Aiz kendini tuttu, onu öylece fırlatıp atamadı.
Ancak buna katlanmak zorunda da değildi. Karnına dolanan kolu yakaladı ve dirseğini geçirdi. Loki şaşkınlıkla bir adım geriledi, bu da Aiz’e dönüp avucunun içini Tanrıça’nın yanağına gömmesi için yeterli alanı sağladı.

“Çüş, amma hırçın çıktın! Hiç de göstermiyorsun, Aizuu!”

“Ellerine hakim ol.”

Loki bir an sarsıldı; yüzünde Aiz’in şamarının o koyu kızıl izi zonklarken, ağlamak üzereymiş gibi göründü ama aniden sırıttı. Göğe bakıp haykırdı: “Hem utangaç hem sert! Tam beeenlik!”

Aiz ona bakamadı. Yer yarılsa da içine girseydi keşke.

“Öyle surat asma. Eğer Bete canını sıktıysa, Mama Mia’ya söyleyeyim de onu kapının önünde sallandırsın!”

Loki, Aiz’in masadan kalkma sebebini yanlış anlamış olmalıydı.
Geriye, içeriye baktığında, ekip arkadaşlarının genç hayvan adamı yere bastırdığını, az önce tartıştığı elf kızının ise onu bağladığını gördü.
Elf kızı, ayağıyla onu zemine mıhlarken tepesinde dikilmiş, tatlı tatlı gülümsüyordu.

“Hi-hi, Aizuu. Hadi gel, dönelim.”

“......”



Loki kolunu Aiz’in omzuna atıp onu içeri doğru çekiştirdi. Aiz ise bu baskıya direnip son bir kez daha dışarı baktı.
İşlek caddeyi aydınlatan onca sihirli taş lambasına rağmen, çocuktan eser yoktu; sırra kadem basmıştı.
Gece göğüne fırtına bulutları çökmüştü; gök her an delinebilirdi.

*Kahretsin! Kahretsin! Kahretsin!!!!*

Bell koşuyordu. Kısılmış gözlerinden süzülen yaşlar, ardı sıra toprağa düşüyordu.
Son bir saatte yaşananlar, zihninde bozuk plak gibi dönüp duruyordu.

Öyle utanmış, öyle aşağılanmış, öyle yerin dibine sokulmuştu ki; hayatında ilk kez oracıkta yok olup gitmek istedi.

*Neden bu kadar aptalım ben?!?!*

O hayvan adamın her bir kelimesi, zihninde yankılandıkça daha da derine, bir bıçak gibi saplanıyordu.

Güçsüz, çelimsiz, çöp, bücür, mide bulandırıcı, acınası, iğrenç, küçük bir kaltak...

Zihnini kavuran o soru artık “Ona yaklaşmak için ne yapabilirim?“ değildi.
“Eğer bir şeyler yapmazsam, onun yanında durmaya hakkım bile yok,“ idi.

O hayvan adamın sözleri ve etrafındaki o gülen yüzler, Bell’in içinde vahşi bir dürtüyü uyandırmıştı.
Ama öfkesi kendisineydi; hiçbir şey yapmadan en iyisini uman o pasif halineydi.

*Canım yanıyor... yanıyor...! YANIYOR!!!*

O adamın söylediği her şeyin kelimesi kelimesine doğru olduğunu bilmek canını yakıyordu.
Cevap verememek, kendini savunamamak ağrına gidiyordu.
Onun gözünde yol kenarındaki komik görünümlü bir taştan farksız olmak zoruna gidiyordu.
Onunla konuşmaya bile hakkı olmadığını bilmek... İşte bu, hepsinden çok koyuyordu.

“......... Hı?”

Yakut kırmızısı gözlerini yerden kaldırıp önündeki manzaraya baktı.
Beyaz kulenin altında, kapıları ardına kadar açık Zindan girişi onu bekliyordu.
Onları haksız çıkarmak için... Giriyordu.

Gözyaşlarını içine akıtan Bell, var gücüyle kulenin dibine doğru koştu.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

1   Önceki Bölüm