Sağanak yağmur ofis penceresini dövüyordu. Eina başını masasından kaldırıp dışarı bir göz attı. Bardaktan boşalırcasına yağıyor...
Daha az önce gökyüzünü aydınlatan o altın sarısı ay gitmiş, yerini kara fırtına bulutları almıştı; şehri sular altında bırakırcasına yağıyordu. Hala sokakta olan insanlar saçakların ve tentelerin altına sığınmak için kaçışıyordu. Ana Cadde göz açıp kapayıncaya kadar boşalıverdi.
Eina elindeki evrakları bırakıp yağmurun sesini dinledi. Sandalyesine yaslanarak yağmurun manzarayı yutuşunu izledi.
“Oooof! Önce fazla mesai kitlediler, şimdi de gök delindi! Şansıma tüküreyim...”
“... Aniden bastırdı. Biz işimizi bitirene kadar dinmesi lazım.”
Eina’nın iş arkadaşlarından biri, kucak dolusu dosyayla masasına doğru sendelerken yağmurdan dert yanıyordu. Saat dokuza geliyordu. Lonca merkezindeki personel hala lobi pencerelerinin önünde ve ofiste, fazla mesai ve evrak işleriyle boğuşuyordu. Şeflerin “Son düzlükteyiz!“ deyip veriler üzerinde çalışırken takındıkları o çok önemli tavırlara rağmen, Eina’nın insan olan arkadaşı ve meslektaşının canına tak etmişti.
“Festival zamanı yaklaştı biliyorum ama şefler de biraz insaf etse keşke, haksız mıyım? Hepimiz senin kadar üretken değiliz ki!”
“Misha, öyle üzerine abanma. Engel oluyorsun!”
“Hi-hi. Bir saniye Eina. Festival planlarını kaldırdın mı?”
Eina’nın elini şöyle bir kenara iten Misha’nın gözleri, arkadaşının masasındaki kağıtları tararken kocaman oldu. Dosyalarını Eina’nın çalışma alanının köşesine bırakıverdi ve meslektaşı daha itiraz edemeden kağıtlardan birini kapıverdi.
“Aaa, senin maceracılarından birinin profili, değil mi? Hey, bu senin şu yeni çocuk!”
“... Takım liderine güncelleme geçmem istendi, ben de son rütuşları yapıyordum.”
Eina kızı geri püskürtmekten vazgeçip derin bir iç çekerek cevap verdi. Misha’nın elinde bir maceracı profili vardı. Irk, özgeçmiş ve *Aile* mensubiyeti gibi en temel bilgiler, okunaklı bir düzenle yazılmıştı. Orario’daki tüm maceracıların Lonca’da bir dosyası bulunurdu. Kağıdın tepesinde “Bell Cranell“ ismi yazılıydı.
“Ne?!? Geleli iki hafta olmuş ve beşinci katın aşağılarında *solo* mu takılıyor?! Bu herif inanılmaz!”
“Hayır, değil. Havalara girip diğer katları tam temizlemeden aşağıya daldı. Beşinci katın aşağısına inmesi tamamen kör şanstı ve orada neredeyse ölüyordu.”
Bell’e verdiği onca tavsiyenin kulak ardı edildiğini hatırlayan Eina’nın o zarif kaşları çatıldı. Sert ses tonu, çocuğun iyiliği için duyduğu samimi endişeden kaynaklanıyordu. Misha, Eina’nın yüzündeki o kaygılı ifadeye bakıp kıkırdadı.
“Tamam da, o *Loki Ailesi*’nden kaçan Minotor’du, değil mi? Çaylak olabilir ama Minotorlar kıdemlilere bile kök söktürür.”
“Evet, Minotor bir istisnaydı. Ama o çocuk için, Bell için, beşinci katın aşağısı bir ölüm tuzağı.”
Eina, Bell’in profilini iş arkadaşının pençelerinden kurtarıp kendi el yazısıyla yazdığı bilgilere göz gezdirdi.
“Beşinci Seviye’de her şey değişir; canavarlar güçlenir, Zindan yolları karmaşıklaşır. Şu anki haliyle Bell oraya tekrar girerse ölür.”
Zırhı ve silahları yeterince güçlü değildi. Tek başına giriyordu; onu koruyacak ya da destekleyecek müttefiki yoktu. Üstelik statüsü çok düşüktü. Sonuçta hala bir çaylaktı. Zindan, sırf yarım ay önce başladı diye ona yumuşak davranacak değildi. Eina, Bell’in beşinci katın aşağısına veya daha derine inmesi için çok erken olduğu sonucuna vardı.
“Her neyse. Nefes aldığım sürece onun daha derin seviyelere inmesine izin vermeyeceğim.”
Eina bunu beklemiyordu. Tamamen hazırlıksız yakalanmıştı; Misha’nın sorusu kalbini teklemesine yetti. Bell’in dün “Sizi seviyorum“ diye bağırdığı an hala Eina’nın zihninde tazeydi. Gerçek bir aşk itirafı gibi durmuyordu ama çocuğun yüzü o kadar masumdu ki... Farkına bile varmadan Eina’nın yanakları pembeleşmişti.
Sivri kulaklarının ısındığını fark eden yarı-elf Eina, sakin kalmaya çalışarak derin bir nefes aldı ve insan iş arkadaşının gözlerine dikti bakışlarını.
“Oooo, korkunçsun!”
Misha masasındaki dosya yığınını alıp sırıttı. Eina, meslektaşının arkasından ters ters bakıp sandalyesine gömüldü. Alay edilmekten nefret ediyorum...
Onun için küçük bir erkek kardeş gibiydi; azarlardı, çocuk da hararetle özür dilerdi. Bu sahne zihninde tekrarlandı. Başını sallayışını hatırlayınca kıkırdadı. Anıları o kadar gerçekçiydi ki. Bell... Şimdi ne yapıyorsun?
Eina bir kez daha pencereden, giderek şiddetlenen yağmura baktı. Sağanak dinecek gibi görünmüyordu; sanki gökyüzü cennetten öfke yağdırıyordu.
Adım. Yerden güç alarak fırla.
“İiiaaa!”
Bıçağım parıldıyor, eskisinden daha hızlı. Arkamdaki canavar kısa bir cıyaklamayla yere yığılıyor. Pörtlek gözlü bir kurbağa canavarı, vücudundaki devasa kesiklerden siyah sıvı fışkırtıyor. Maceracılara mızrak gibi uzun diliyle saldırır; bir “kurbağa nişancı“. Merhameti hak etmiyor. Onun o çökük, ölü gözlerine bakarken hiçbir şey hissetmiyorum. Sadece ilerlemeye devam et. Kollarımda ve bacaklarımdaki acı önemli değil. Hareket eden her şeyi katledeceğim. Ayaklarım beni Zindan’ın derinliklerine götürüyor.
Düz bir zemin, pürüzsüz duvarlar ve tavan rehberim. Zindan’ın o tatsız havasında amaçsızca dolanıyorum. Öğleden sonraya göre daha soğuk ve ölüm sessizliğinde. Etrafımda hiçbir şey yok—ne canavar, ne maceracı; sadece bu duvarlar ve ayaz. Botlarım her adımda yankılanıyor. Bu kıvrımlı koridorlarda bana yoldaşlık ediyorlar.
“……”
Her an bir hayalet çıkacakmış gibi hissettiren türden bir yankı. Vücuduma bakıyorum. Zırh yok, sadece günlük kıyafetlerim. Türlü türlü pençe ve dişlerden kalan kesikler ve yarıklar her yerimde. Kıyafetlerim paramparça olmuş. Sanki bir suçlunun ağır suç işlerken giydiği bir şeye benziyorlar. Sağ elim, sadece acil durumlar için yanımda taşıdığım bir bıçağı kavrıyor. Kolumdan kim bilir kaç canavarın kanı damlıyor.
Berbat haldeyim... Sorun değil. Devam edebilirim ama bir anlığına gözlerimi dinlendiriyorum. Koş, koş, koş; ne kadar koştum? Ana Cadde’nin kalabalığını yararak, o bardan uzağa, Zindan’ın içine. Canavarlar buldum, kestim, bir sonrakine koştum, onları da kestim. Kes, biç, sapla... Kaç tanesini kestim? Ne kadar zayıfım ben? Bir süreliğine kendimi kaybettim. Kendi zayıflığımın düşüncesi öfkemi körükledi ve tek bir bıçakla buraya kadar gelmemi sağladı. Ne olursa olsun onunla aramdaki mesafeyi kapatmalıyım. Bir an önce onun seviyesine ulaşmalıyım. Kalbimde bir alev yanıyor ve tüm vücudumu ele geçirmesine izin veriyorum.
... Neredeyim... ben? Şimdi ne yapacağım? Bardan sonra ne oldu? Sadece bölük pörçük sahneler hatırlıyorum. Derin bir nefes alıp ipuçları için beynimi zorluyorum. Canavarları avladım—o kadarını hatırlıyorum—ama geri kalan her şey çok bulanık...
Gözlerimi açıp etrafa bakıyorum. Duvarlar farklı, yosun yeşili gibi bir renk. Koridor da gerçekten dar ve hatırladığımdan daha fazla yol ayrımı var. Düşününce, daha önce hiç kurbağa nişancı görmemiştim.
Burası beşinci... hayır, altıncı katın aşağısı. Ana kapıdan başlayarak altı kat merdiven indim. Burası altıncı katın aşağısı olmalı. Görünüşe göre yeni bir katı keşfediyorum. Ne yaptığımı tam idrak edemeden ilerlemeye devam ediyorum. Geri dönme fikri aklımın ucundan bile geçmiyor, gecenin olaylarından dolayı hala hissizim.
Bir sonraki hedefim için etrafı kolaçan ediyorum. Kıpırdayan hiçbir şey yok; artık sadece ben ve yankılar var.
“Ha... ha... ha...”
Nefes alışverişim biraz sert. Kendimi fazla mı zorluyorum? Ne kadar süredir Zindan’dayım? Tamam, tavandaki parıldayan benekler görmeyi kolaylaştırıyor ama bana saatin kaç olduğunu söylemiyorlar. Öğlen bile olabilir. Hiçbir fikrim yok. Saatim de yok. Neyse.
... Bu da ne? Bir süredir yürüyorum. Bu nokta kilisenin altındaki odama çok benziyor. Tek farkı tam bir kare olması ve içeride hiçbir şeyin olmaması. Açık yeşil duvarlar, tıpkı kilise gibi kasvetli ve terk edilmiş görünüyor... Çoktan yolu yarıladım ama başka bir yol göremiyorum. Buranın tek bir girişi ya da çıkışı var gibi görünüyor.
Geri dönmeliyim; burası çıkmaz sokak. O da ne?
*Çat, çut*
“—”
Giderek yükseliyor... Burada hiçbir şey yok, bir canavarın arkasına saklanabileceği bir siper de yok... Ne kadar ürkütücü bir ses. Solda yok, sağda yok, nereden geldiğini göremiyorum! Sadece ben ve o ses var. Yankılarım kayboldu. Ses kulaklarımı deliyor!
Statümle birlikte duyularım da gelişmiş olabilir mi? Tek açıklaması bu olmalı. Eğer bu doğruysa, kulaklarımı takip edip sesin kaynağını bulabilmeliyim. Duvar! O yeşilimsi duvardan geliyor! Bir duvar neden ses çıkarsın ki? Duvarlar canlı değil... Bir çatlak! Yayılıyor! Tam önümde!
“……!”
Canavarlar Zindan duvarlarından doğar! Yeni bir canavar doğuyor, tam burada, şu anda, bu duvarın içinden. Tam burnumun dibinde. Canavarlar bebek olarak çıkmazlar. Savaşa hazır, tam teşekküllü yetişkinler olarak doğarlar! İnsanlığa tehdit doğuran dünyadaki tek yer, Zindan...
Çatlağı yarıp devasa, üç parmaklı bir el fırlıyor. Esniyor, havayı yakalamaya çalışıyor. Bir ayak! Şimdi diğer el!! Duvardan çıkıyor! Zindan duvarının parçaları kopup yere düşüyor, bu çıkmaz karedeki yankılara yenilerini ekliyor.
Yaratık *küt* diye yere iniyor; duvarın son parçaları ayaklarının dibine çakılıyor. Onu tarif edecek tek bir kelime var: *gölge*. Muhtemelen 160 *celch* civarında. Bu canavarın boyu aşağı yukarı benim kadar. Tepeden tırnağa, parmak ucundan parmak ucuna tüm vücudu zifiri karanlık. Şekil olarak neredeyse insana benziyor. Deri deseni ya da kılı tüyü yok, sadece pürüzsüz siyah bir gölge. Kafası, ortasında büyük, gümüş, yuvarlak bir parça olan sivri uçlu bir artı işaretine benziyor. Bu ucube gölge doğruluyor ve yüzünü bana dönüyor. Bu, altıncı katın aşağısının canavarı, “Duvar Gölgesi“.
“Ke……!”
Arkamda! Duvar çatlıyor! Sakın bana burada bir tane daha doğduğunu söylemeyin! Kıskaca alındım! Hayır, oda yeterince geniş, hareket edecek alanım var. Yine de ikiye bir. Hiç iyi değil. Ama bu zamanlama... Zindan’ın bizzat kurduğu bir tuzağa mı düştüm? Demek Zindan’ın gerçek yüzü bu.
“……”
İki Duvar Gölgesi sessizce bedenlerini esneterek etrafımı sarıyor, savaşa hazırlanıyorlar. Gümüş “gözleri“, sisin içinde sönmekte olan sihirli taş lambaları gibi parlıyor. “Avları“na, yani bana kilitlenmiş durumdalar.
“…… Haaa!”
Derin bir nefes. Kanlı bıçağım olabileceği kadar hazır. Muhtemelen çok ileri gittim; altıncı katın aşağısında kapana kısıldım, zırh yok, umut yok. Ama barda tutuşan o alevler hala yanıyor. O herifin söylediği her şey, tek umurumda olan bu. O acı bundan çok daha beter. İçimdeki ateş, devam etmem için fazlasıyla yeterli olacak. Kafamın içinde bir ses kaçmamı söylüyor. Ama ben savaş diyorum! Duvar Gölgelerinin keskin “parmakları“ vardır. Olağandışı uzunluktaki kollarından fırlayan üç parmak. Bunlar düpedüz bıçak. Harekete geçtiler! Bu heriflerin yanında koboldlar ve goblinler çocuk oyuncağı kalır. Hızlılar! Duvar Gölgelerinin, saf güç bakımından Altıncı Seviye’nin en tehlikeli canavarları olduğunu söylemek yanlış olmaz. Üst zindanda, yani birinci ve on ikinci katlar arasında kalan maceracıların, bunlardan biri ortaya çıktığında ekstra dikkatli olması gerekir. Gördükleri son şey olabilir.
“Gaha!”
Bu tespite katılıyorum. Kesici bir acı! Vuruldum bile! Saldırı düzenleri şok edici derecede güçlü ve hızlı. Siyah kollar her yönde parıldıyor; tenim ve kıyafetlerim kağıt mendil gibi dilimleniyor. Erişim mesafeleri çok uzun! Karşılık verecek kadar yaklaşamıyorum! İzin vermiyorlar! Bu canavarlar bambaşka bir seviyede! Karşı koyamıyorum, kaçınamıyorum, uzaklaşamıyorum. Lanet olasıca çok güçlüler.
“……”
“Gaaaa!!!”
Bu sessiz katiller kafamı hedefliyor. Göz ucuyla o siyah bıçaklardan birini yakalıyorum. Son saniyede kaçınıyorum, kulağımı sıyırıp geçiyor. Diğeri! Doğrudan üzerime geliyor! Sağa kaç. Ön, yan, arka; saldırıları her yerden geliyor.
Bu darbeler havada yüzüyormuşçasına ardı arkası kesilmeden geliyor. Başım dönüyor, ölümcül darbelerden bir topaç gibi dönerek kıl payı kurtuluyorum. Kanım ve terim etrafa saçılıyor. Bir ölüm dansının tam ortasındayım. Bu iş ciddi. Burada gerçekten ölebilirim.
Bir dakika, nefes alıyorum. Çok ağır, çok zorlanarak ama nefes alıyorum... ... Neden? Kendimi çok sabırsız hissediyorum ama aynı zamanda farklı bir şeyler var... Sakinlik... Vücudumda akan sakin bir enerji akışı hissediyorum. Bu umutsuz duruma rağmen zihnim berrak. Rakiplerime ilk defa net gözlerle bakıyorum.
—Neden hala hayattayım? Bunu neden daha önce fark etmedim? Vücudum tek parça haldeyken altıncı katın aşağısına nasıl inebildim? Bu katta köşe başı biten canavarlarla nasıl eşit şartlarda dövüşebiliyorum?
Anlamıyorum. Sadece iki haftalık bir maceracı, bu katta tek başına nasıl hayatta kalabilir? Duvar Gölgeleriyle karşılaştım! Onların saldırılarından kaçamamam gerekirdi! Yarı-elf Eina bana bunu defalarca söyledi. Beni uyardı! Statümün çok düşük olduğunu, bir çaylak için bile düşük olduğunu net bir şekilde söylediğini hatırlıyorum! Saldırılarımın bu canavarlara çizik bile atamayacağını söylemişti!
—Sta... tü?
Zihnimin gerisinde bir ışık yanıyor. Bu akşamın erken saatlerinde statüm inanılmaz derecede artmıştı. Olamaz, değil mi...? Sırtımdaki hiyeroglifler, sebep onlar olabilir mi?
“Gaaaou!”
Odaklanmam lazım, o son darbe tüm vücudumu sarstı. Duvar Gölgeleri dalgınlığımdan faydalanıp bir açık buldu. Birinin elinin tersi omzuma patladı. Sadece sırtüstü yere kapaklanmakla kalmadım, bıçağım da elimden fırladı. Metalik bıçağın taş zemine çarpışını duyuyorum. Tek silahım gitti.
“!”
Üzerimde bir gölge yükseliyor, öldürmek için saldırıyor. Hızla sağa yuvarlanıp kaçınıyorum. Diğer Duvar Gölgesi şimdi tepemde dikiliyor, sağ koluyla nişan alıyor. Aniden, gözlerim kısılıyor.
Zaman yavaşlıyor. Her şeyi görüyorum. Anılar nefes kesici bir hızla zihnime doluyor. Şimdiye kadar gördüğüm, duyduğum veya yaptığım her şey gözlerimin ardında parlıyor. İşte orada, gümüş ışıklar içinde yıkanmış kurtarıcım.
“—”
Özel bir insanın, bana bu gücü bahşeden tanrıçanın gülümsemesi.
“Kke!”
Hareket edebiliyorum! Güçlü hissediyorum, hiç olmadığı kadar güçlü! Zindan zemininden fırlayıp Duvar Gölgesi’nin suratına bir yumruk indiriyorum. Uzun siyah kollar yanağımı sıyırıp geçiyor. Yumruğumu canavarın içine daha derin gömerken kolumdaki derinin yüzüldüğünü hissedebiliyorum. Bana yeni yankılar katılıyor: Duvar Gölgesi’nin suratının parçalanma sesi.
“…………?”
Yumruğum yaratığın kafasını delip geçiyor. Tüm ağırlığımı sağ kontraya vermek işe yaradı! Kolumun saplandığı Duvar Gölgesi’nin kafasındaki yaradan koyu siyah bir sıvı fışkırıyor. Yaratığın kolları az önce olduğum yerde çaprazlama kapanıyor ama artık cansızlar. Ben içinden fırlayıp geçerken o dizlerinin üzerine çöküyor.
“Fm!!”
Hızımı aldım, şimdi duramam! Siyah kana bulanmış kolumu eski yoldaşından çekerken geriye kalan Duvar Gölgesi bana bakıyor. Son canavar omuzlarını dikleştirip bir sonraki hamlem için hazırlanıyor. Bıçağıma doğru atılıp yerden kaptığım gibi canavara bir kez daha dönüyorum.
O hayvan adam benim bir “tavşana“ benzediğimi mi söylemişti? Onu haklı çıkaracağım! Zıpla, dön, adım at, yuvarlan; beni durduramaz! Daha bloklayamadan gardının içine giriyorum. Duvar Gölgesi’nin kasları ateşleniyor, saldırıya geçiyor. Ama ben çoktan bir adım öndeyim.
Kes.
Bıçağım Duvar Gölgesi’nin göğsünde temiz bir yarık açıyor. Açık yaranın derinliklerinden bir ışık parıltısı yakalıyorum. Canavarın sihirli taşı parçalandı.
“—!!”
Yaratık sessiz bir çığlık atarken simsiyah bedeni küle dönüşüyor. Bir anlığına orada duruyorum, kollarım ve bıçağım hala ileri uzanmış halde, silüetinin dağılışını izliyorum. Son parçalar da havaya karışırken nihayet nefes almama izin veriyorum.
“Haa... hh... haaa... hh... ha!”
Ciğerlerim muazzam miktarda havayı içine çekerken arkama yaslanıyorum. Gerginlik gitti, vücudum şimdi gerçekten çığlık atıyor. Direkten döndüm ama hala tek parçayım. Kalbim kulaklarımda atıyor; gözlerimi açık tutmak bile ızdırap.
Durumum kötü ama ne kadar kötü? O canavarların hiçbiriyle savaşmaya hazır değildim: en azından olmamalıydım. Ama savaştım ve kazandım. Statüm olmalı, bana öğretilen her şeye ters düşebilecek tek şey bu. Bunu yapacak ve hayatta kalacak kadar gelişmemin tek yolu bu.
Bana neler oluyor? Tüm bunları çözmenin ilk adımı Zindan’dan sağ çıkmak. Çökmenin eşiğindeyim, ellerim dizlerimde, şehrin kendisini içime çekmeye çalışıyorum... Buna daha fazla dayanamam. Hemen buradan çıkmam lazım.
Çıkışa doğru bir adım atıyorum, sonra bir tane daha, sadece ilerlemeye çalışıyorum.
*“Kaçamayacaksın.”*
Hayal mi görüyorum...? Bu bir ses değildi...
“—!”
Ah kahretsin... Duvarlar yankılanıyor, kırılıyor, nefes alıyor! Solda ve sağda, her yöne açılan bir örümcek ağı gibi çatlaklar var! İşte geliyor Duvar Gölgeleri, hem de bir sürü. ... Eina’nın bana hazırlıksız aşağı inmememi söylemesinin ilk nedeni: Zindan duvarlarından doğan canavar sayısı, altıncı katın aşağısından... hayır, beşinci katın aşağısından itibaren çarpıcı bir şekilde artar.
Donakaldım. Şu an konuşabileceğimi bile sanmıyorum. Ve çıkış kapısının ötesinden uluyan başka şeyler de var. Tavandaki ışığı yansıtan gözlerini görebiliyorum.
“... haaaa.”
İşte geliyorlar, biri diğerinin peşi sıra. Altıncı katın aşağısındaki canavarlar tek çıkış yolunu kapatıyor. Temiz kaçışım buraya kadarmış. Etrafım sarıldı. Duvar Gölgeleri solumda, sağımda ve arkamda. Önümde ise türlü türlü başka yaratıklar. Ve hepsi benim için geliyor.
Ama sakinim. Ciddiyim, kafam serin ve berrak.
“……”
Savunma pozisyonu alıyorum... Bir dakika, yerdeki o şey de ne? Bir ganimet eşyası mı? Duvar Gölgelerinden birinden düşmüş olmalı... Bir parmak kılıcı! O üçlüden biri geride kalmış olmalı. Bunu kullanabilirim! Kabzası yok, sadece uzun bir namlu. Ama başka şansım mı var? Sol avucumu kesiyor. Kanım bıçağın ucundan damlıyor.
—Ah, her neyse.
İki bıçakla silahlanmış halde, düşmanlarımı teker teker süzüyorum. Bu umutsuz durumda bile, vaktimin dolduğunu hissetmiyorum. Bir sonraki seviyeye ulaşmalıyım, ona yaklaşmalıyım. Burada aşağıda canavarlarla oyun oynayacak vaktim yok. Ulumaların ve kükremelerin kopardığı fırtınanın gözündeyim ama artık farklıyım. Sırtımdaki semboller beni ileri itiyor. Bıçaklarım hazır. Üzerime gelen safların içine bodoslama dalıyorum.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.