Yukarı Çık




202   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   204 

           


203.Bölüm: 38.Kısım – Sahte Devrimci (5)
-------------------------------------------------------------------------

Casus...

Bir keresinde Hayatta Kalma Yolları’nda ‘casuslar’ hakkında bir ifade okumuştum.

   「 Devrimci Oyunu’ndaki tüm pozisyonlar ya ‘Devrimci’ye ya da ‘Diktatör’e aittir. Sabit olmayan tek bir pozisyon vardır; o da ‘Casus’dur.’ 」

Devrimci Oyunu’ndaki en tehlikeli ve en korkak pozisyon buydu. Bu yüzden Hayatta Kalma Yolları, casusu şu şekilde tanımlıyordu:

   「 Casusu elde eden takım oyunu kazanabilir. 」

Bilginin en önemli unsur olduğu Devrimci Oyunu’nda, Casus’un statüsü son derece büyüktü. Çünkü casus, istediği kişinin pozisyon bilgilerini kontrol edebiliyordu. Günde 10 kişiyle sınırlıydı ama bu bile tüm oyun tahtasını sarsmaya yeterdi.

Şu anda, kendisinin casus olduğunu iddia eden biri karşımda duruyordu.

   “Sen Yoo Joonghyuk musun?”

Adamın görünüşü Şeytan Diyarı’yla pek uyuşmuyordu. Belirsiz bir his yayıyordu. Hayır, daha doğrusu... neydi bu? Neden bu yüz bir déjà vu hissi veriyordu? Hayatta Kalma Yolları’nda buna benzer birini hatırlamıyordum.

Adama cevap verdim.

   “Doğru. Ben Yoo Joonghyuk’um.“

Bu arada adamın tepkisi oldukça tuhaftı.

   “…Hımm. Öyle mi?”

Tam o anda bir şey fark ettim.

   “Bu arada, ismimi biliyorsun.”

Normalde gerçekten devrimci olup olmadığımı sorması gerekirdi. Ama o önce adımın ‘Yoo Joonghyuk’ olduğunu doğrulamıştı.

Adam omuz silkti.

   “Haha, ünlü bir isim.”

Sözlerinin aksine, adam inatla görünüşümü inceliyordu. Sanki bildiği bir şeyle karşılaştırıyormuş gibiydi.

Emindim.

   「 Bu kişi Yoo Joonghyuk’u tanıyor. 」

Hızla Hayatta Kalma Yolları’nı hatırlamaya çalıştım ancak bir tahminde bulunamadım. Zaten Yoo Joonghyuk bir regresördü ve burası resmi olarak onun Şeytan Diyarı’na girmesinden önceki zamandı.

Burada Yoo Joonghyuk’u iyi tanıması gereken kimse olmamalıydı. Gözlem yapmada iyiyse, Dünya senaryolarını izleyerek Yoo Joonghyuk’u görmüş olabilirdi ama... bu pek olası değildi.

Tepkisizliğim yüzünden Jang Hayoung, Aileen ve Mark endişeyle sırayla bana ve adama bakıyordu. Belki de içgüdüsel olarak bir şeyler hissetmişlerdi.

Rakibimin kimliğini öğrenmeye karar verdim.

   “Adın ne?”

   “Ben Aurelius.”

   “...Aurelius?”

Bir an tereddüt ettim. Bu ismi bir yerden hatırlıyordum. Hayatta Kalma Yolları’ndan değil, başka bir yerden.

   “Alışılmadık bir isim.”

   “Herkes öyle söyler.”

   “Yani casus sen misin?“

   “Doğru.”

   [Özel yetenek Yalan Tespiti Sv.3 etkinleştirildi!]

   [Devrimci senaryosu sırasında Yalan Tespiti yeteneği kullanılamaz.]

...Beklediğim gibi, yetenek işe yaramadı.

Bunu tahmin etmiştim. 111. Regresyonun Yoo Joonghyuk’unun, bu yeteneğin çalışmadığını öğrendiğinde hayal kırıklığına uğradığı bir sahne vardı. Ne olur ne olmaz diye denedim ama tahmin ettiğim gibiydi.

Yalan Tespiti serbestçe kullanılabilseydi, bu senaryonun zorluk seviyesi fazlasıyla kolay olurdu. Neyse ki elimde sadece Yalan Tespiti yoktu.

   [Özel yetenek Karakter Listesi etkinleştirildi!]

Elbette Karakter Listesi’ni kullandıktan sonra rakibin tam pozisyonunu öğrenemezdim. Ama en azından özel bir pozisyona sahip olup olmadığını anlayabilirdim.

   [Kişinin bilgilerine Karakter Listesi aracılığıyla erişilemiyor.]

   [Bu kişi Karakter Listesi’nde kayıtlı değil.]

...Ne?

Bir an afalladım.

   [İlgili kişinin bilgileri güncelleniyor.]

   [Bu kişinin bilgileri bir sonraki güncellemede eklenecek.]

Bu mesajı ilk kez duymuyordum ama yine de beklenmedikti. Adam durumumdan habersizdi ve sordu.

   “Ha? Bir sorun mu var?”

Karakter Listesi ile okunamayan bir kişi. Bu, adamın orijinal Hayatta Kalma Yolları romanına katkıda bulunmamış biri olduğu anlamına geliyordu. Başka bir deyişle, bu adam benim yarattığım bir değişkendi.

Ama bu nasıl mümkün olabilirdi? Burası Dünya değil, Şeytan Diyarı’ydı.

Tereddüt ederken Mark sordu.

   “Buraya bizim tarafımıza katılmak için mi geldin?”

   “Belki evet, belki hayır.”

   “Bu ne demek oluyor?”

   “Sizi kurtarmaya geldim. Bu gidişle devrimin yok olacağı açık.”

   “...Daha tam olarak başlamamışken başarısızlığımızı ilan etmeye mi geldin?”

   “Şaka yapmıyorum. Hakkınızdaki kamuoyu pek iyi değil. Sanırım dışarı çıkıp bakmadınız.”

Elbette, dışarısı bir süredir gürültülüydü. Ofisin kapısının çalındığını duydum. Birbirimize baktıktan sonra doğruca dışarı çıktık. Dışarı adımımı atar atmaz yüksek sesler duyuldu.

   “Devrimci!”

Birinin bağırmasının ardından sayısız bakış üzerime odaklandı. Yaklaşık yüz kişilik bir kalabalıktı. Bazıları abartılı seslerle bana doğru bağırıyordu.

   “Senin yüzünden! Sen olmasaydın böyle olmazdı!”

   “Karım yaralandı!”

Hatta içlerinden biri taş bile fırlattı. Dürüst olmak gerekirse biraz şaşırmıştım. Ortada bazı hasarlar vardı ama insanların bu kadar aşırı tepki göstermesine yetecek kadar değildi.

Sesler devam etti.

   “Gece’nin üç günde bir geldiği zamanlar daha iyiydi!”

Devrimci senaryosu başlamadan önce Gece yalnızca üç günde bir geliyordu. Şimdiyse iki gün üst üste çağrılmıştı. İnsanların korkularının artması gayet doğaldı.

Jang Hayoung kalabalığa doğru bağırdı.

   “Delirmişsiniz... deli orospular gibi ne saçmalıyorsunuz lan? Bu kadar mı acizsiniz? Her üç günde bir birinin ölmesi sizin için sorun değil mi?”

Bunu duyan bazı insanlar geri çekildi. Jang Hayoung bağırmaya devam etti.

  “Öyle yaşamak istiyorsanız endüstri kompleksini terk edin!”

   “K-Küçücük bir çocuk ne bilebilir ki? Dışarının nasıl bir yer olduğunu biliyor musun?”

Seslerde korku vardı. Buradaki herkes bunun gayet farkındaydı.

   「 Siviller endüstri kompleksi senaryosuna aittir. Buradan ayrılırlarsa senaryo alanını terk ettikleri için sürgün cezası alırlar. 」

Sürgün cezası... Şeytan Diyarı’nda bunun ne olduğunu bilmeyen yoktu.

Bu yüzden insanlar, üç günde bir ölüm ruletini çevirmeyi kabulleniyordu. Ancak devrimci ortaya çıktıktan sonra ruletin aralığı üç günden bir güne düşmüştü.

   “B-Bundan sonra her gün Gece’yi mi yaşayacağız?”

   “Ne yapacaksın? Bundan sonra ne yapacaksın?”

Sesler panikle doluydu. Aileen ve diğer konsey üyeleri sakinleştirmeye çalışsa da kalabalık giderek daha da saldırganlaştı. Başımı çevirdiğimde Aurelius’un iğrenç bir gülümsemeyle bana baktığını gördüm.

   “Artık neler olduğunu anlıyor musun?”

Vatandaşların desteğine sahip olmayan bir devrimcinin yenilmesi kaçınılmazdı.

Acı bir gülümseme takındım.

   “Dük’ün tarafındasın.”

   “Bunun bir önemi yok. Önemli olan senin seçimin.”

   “Peki ne istiyorsun?”

   “Dük’e teslim ol. Sen hariç herkes yaşayabilir. Zaten devrimin başarısız olacak.”

   “Yani kurban ben mi olacağım?”

   “Öyle demiyorum. Yaşamanın bir yolunu bulmana yardım ederim.”

   “Nasıl?”

   “Gerçekten Yoo Joonghyuk’san seni korurum.”

   “Dük beni öldürmek istemiyor mu?”

   “Arkamdaki varlık, Dük Syswitz’in çok ötesinde.”

Dük Syswitz ile kıyaslanamayacak bir varlık...

Bu teklif gerçekten ilgimi çekmişti. Yoo Joonghyuk olmasaydım, belki bir anlığına düşünürdüm.

   “Elbette reddediyorum.”

   “Anlıyorum. Pişman olacaksın.”

Hemen ardından Aurelius ortadan kayboldu.

Kalabalığın içinden biri bağırdı.

   “Onu dük’e verelim!”

   “Dük, onu teslim edersek senaryoyu bitireceğini söyledi!”

   “O zaman Gece gelmez!”

Yükselen sesler yangın gibi yayıldı. Oldukça ilginçti. Aslında buna benzer bir manzarayı daha önce görmüştüm. Belki de Mino Soft işçi müzakereleri sırasında.

   “Bir sonraki Gece geldiğinde her şey bitecek! Ondan önce devrimciyi yakalamalıyız!”

Kalabalık kontrolsüz bir kargaşayla hareket ediyordu. İnsanlar o kadar korkmuştu ki öfkeleri bana yönelmişti.

   “B-Birisi onu yakalasın…!”

Bir an onları izledikten sonra kalabalığa doğru yürüdüm. Korkusuzca ilerlediğimi gören kalabalık şaşkına döndü. İnsanlar benimle temas etmemek için geri çekilirken çevrem, Musa’nın yarılan denizi gibi ikiye ayrıldı.

   “Cellattan bu kadar mı korkuyorsunuz?”

Kırılmaz İnanç’ı çekip çıkarırken konuştum. İnanç Kılıcı titredi ve içinden beyaz bir ışık patladı. Manayla dolu sesim kalabalığın heyecanını bir anda söndürdü. Bazıları yayılan mana dalgası karşısında şaşkınlıkla yere otururken diğerleri geri çekildi.

Sakin bir sesle konuştum.

   “Herkes şu anın Gece olmadığını unutmuş.”

Kılıcı havaya kaldırdım. En Saf Yıldız Enerjisi’nin mana dalgası altın ejderhanın kalbinden fışkırdı ve karanlık gökyüzünü beyaz bir ışıkla doldurdu.

Hareketlerim insanları korkuttu ve bağırdılar.

   “N-Ne...?!”

   “İnsanları öldürmek istiyor!”

   “Aaaah! Devrimci sivilleri öldürüyor!”

Şaşkına dönen kalabalık çığlık atarken Aileen’ın bağırışları duyuluyordu. Yine de tüm sesleri görmezden geldim ve kalabalığın merkezine doğru koştum. Ardından hiç tereddüt etmeden kalabalığın içindeki birine yöneldim.

   “Biri gitti.”

Kalabalığı kışkırtan adamlardan biriydi. Adamın kalbi delinmişti; çığlık atmaya bile fırsat bulamadı. Ölürken sadece gözleri faltaşı gibi açılmış hâlde bana baktı.

   [Özel yetenek Dördüncü Duvar etkinleştirildi!]

Cinayet hissi elimi kemiriyordu. Açıkçası birini öldürme eyleminden etkilenmiştim. Bu, ‘Öldürmeyen Kral’ niteliğini korumaya çalışırken oluşan alışkanlıktan kaynaklanıyordu.

Ama bugün tek bir an bile tereddüt etmedim. Sanki gerçekten Yoo Joonghyuk olmuş gibiydim.

   “İkincisi.”

Kılıç havada savruldu, kan etrafa saçıldı. İkinci adamın başı uçtu. Sıçrayan kan kıyafetlerimi ıslatırken etrafımdaki insanların dehşet dolu ifadelerini görebiliyordum.

Kılıcımı hareket ettirdim ve son adamı sırtından bıçakladım.

   “Sonuncusu.”

Bir anda üç kişiyi öldürüp etrafa baktım. Yas tutan siviller bana bakarken çığlıklar dinmiyordu. Sadece vatandaşlar değildi. Aileen, Jang Hayoung ve Mark da aynıydı. Ne olduğunu anlamıyorlardı; yüzleri panikle doluydu.

Devrimci sıradan sivilleri öldürmüştü. Söyleyeceğim hiçbir şey ikna edici bir açıklama olmazdı. Zaten açıklamam da gerekmiyordu.

   [Devrimci Senaryosu’nda bir değişiklik meydana geldi!]

Mesaj aniden duyulunca herkes başını kaldırdı. Ardından diğer mesajlar geldi.

   [Birisi bir celladı öldürdü.]

   [Birisi bir celladı öldürdü.]

   [Birisi bir celladı öldürdü.]

   ...

   [Kalan cellat sayısı: 7.]

Mesajlarla birlikte insanların ifadeleri değişti. Toplam üç kişi ölmüştü. Ölen cellat sayısı da üçtü.

Az önce bana titreyen gözlerle bakan insanlar şimdi çığlık atarak cesetlerden uzaklaştı. Sanki korkunç bir şeye bakıyorlardı.

   “U-Uwaack!”

   “C-Cellat mı? Burada mı saklanıyorlardı?”

   “Aaron cellatmış! Aman Tanrım!”

Cellatlar sivillerin arasına gizlenmişti. Bu devasa ihanetin ortasında kalabalık yavaş yavaş gerçeği kavradı. Cellatlar ölmüştü. Yenilmez sandıkları cellatlar sıradan bir insan gibi ölmüştü.

Daha önce hiç deneyimlemedikleri bir hikâyeydi bu. Ve bu hikâye karşısında insanlar beklenmedik biçimde cesaret buluyordu.

İlk bir adam ayağa kalktı ve kılıcını çekti. Gözleri öfkeyle yanıyordu.

   “O-Orospu çocukları! İyi ki öldünüz veled-i zinalar!”

Az önce beni tehdit edenler şimdi cesetleri çiğniyordu. Kalabalığın kaynayan öfkesi, az önceki duygularının katbekat üzerindeydi. Hepsi cellatlardan bir şeyler kaybetmişti. Bu, aciz bir intikamdı ama yapabileceklerinin en iyisiydi.

Kalabalığın arasında ağır ağır yürüdüm. Sonra bir adamı yakasından yakaladım.

   “Kuaack!”

   “Hâlâ başkalarını kışkırtma konusunda harika bir yeteneğin var.”

Kaçmaya çalışan adam ellerimde çırpınıyordu.

   “Nasıl oldu da bunca zaman paçayı sıyırmayı başardın, Departman Müdürü Han Myungoh?”

+

Çeviri: Sansanson

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

202   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   204