
206.Bölüm: 39.Kısım – Tanımlanamayan Duvar (3)
-------------------------------------------------------------------------
Jang Hayoung, Abisal Kara Alev Ejderhası’yla ciddiyetle konuşmaya başladı, keyifle gülüyordu.
Onu izleyip hafifçe azarladım.
“Bu kadar komik olan ne?”
“Bu çocukla konuşmak eğlenceli sadece.”
Yüksek dereceli bir takımyıldızını arkadaş gibi gören Jang Hayoung zaten tuhaf biriydi ama daha da saçma olan şey, Abisal Kara Alev Ejderhası’nın gerçekten cevap vermiş olmasıydı.
Bu pislik normalde sadece Han Sooyoung’la ilgilenirdi; niye yanlış mesaja cevap veriyordu?
Sanki kara ejderhayı savunur gibi Jang Hayoung başını salladı.
“Düşündüğün kadar kötü biri değil bence.”
“Ne saçmalıyorsun? Âşık mı oldun yoksa?”
“Konuşurken sandığından daha nazik.”
“Nazik mi? 15 yaşındaki bi’ liseli kıza cevap veren piç kurusu nazik mi oluyor yani?”
Jang Hayoung, “15 yaşında olduğum için cevap verdi” dediğinde, bu iğrenç durumu açıklamam gerekip gerekmediğini merak ettim.
“Ne? 15 yaşında olduğun için mi? Tam çöpmüş.”
Abisal Kara Alev Ejderhası’nın zalim ve zevksiz olduğunu biliyordum ama böyle tercihleri olduğunu bilmiyordum. Aniden Han Sooyoung için biraz endişelendim.
“Niye bu kadar sinirlendin? Sadece arkadaş bulduğu için mutlu. O da 15 yaşındaymış.”
“Saçmalığa bak! Kaç yaşında olduğunu bilmiyorum da 15 yaşında takımyıldızı mı olurmuş?”
O anda zihnimde bir kurgu bilgisi belirdi.
「 Ebedi Yıldız Akışı’nda yaşayan takımyıldızları, benliklerini korumak için kendilerini belirli kalıplara hapsetmeye alışkındır. Bunun tipik bir örneği yaştır. Kendilerini belli bir yaşa sabitler ve gerçekten o yaşta olduklarına inanırlar. 」
...Yok artık? Ama yine de 15 yaş fazla değil mi? Cidden mi?
Tam o sırada toplantı odasından bir çığlık yükseldi. Han Myungoh’tu. Jang Hayoung’a dönüp konuştum.
“Onunla konuşmam lazım. Hemen dönerim.”
“Tamam. Ben ne sorayım?”
“Onu bırak. Zaten savaşçı değil. Başkalarıyla konuşman daha iyi olur. Az önce verdiğim liste duruyor, değil mi? Onları tekrar dene.”
Jang Hayoung başını salladı. Heyecanlı ifadesini görünce biraz huzursuz olsam da sorun olmayacağını düşündüm. Bu zaten onun yeteneğiydi. Tanımlanamayan Duvar’ın uyanışı orijinal romana göre biraz erken olmuştu ama şu an için en iyisi buydu. Endüstri kompleksindeki devrim, duvarın yardımı olmadan imkânsızdı.
Toplantı odasının kapısını açtım. Han Myungoh yeni uyanmıştı ve ter içindeydi.
“Neden bayıldım?”
Kapıyı sessizce kapatıp cevap verdim.
“Doğum sancısını hatırlayınca bayıldın.”
Han Myungoh’un yüzünden, kâbus görmüş gibi ter akıyordu.
“Bu yüzden mi?”
“Asmodeus muhtemelen seni ayrıca lanetledi.”
“Şu orospu çocuğu...”
Han Myungoh, şeytan kraldan eskisinden çok daha açık bir nefretle bahsetti. Normalde tehlikeli olurdu ancak Dört Yin Şeytan Kesen Kılıç sayesinde artık Asmodeus’un görüş alanından çıkmıştı.
Sandalyeyi çekip tekrar oturdum.
“Baştan anlat. Nasıl çocuk doğurdun ve Asmodeus’un lütfunu nasıl aldın?”
“Önce nasıl çocuk sahibi olduğumu anlatmam gerekiyor.”
“Az çok tahmin ediyorum. Daha önce savaştığımız gölge muhafız yüzünden mi?”
Ayrılmadan hemen önce Han Myungoh, gölge muhafızın parazitik dokunaçlarından etkilenmişti. Normalde bu, mutlaka bir şeytan türünün gebe kalması anlamına gelmezdi ama Han Myungoh’un durumunda doğrudan gerçekleşmişti.
“Hayır. Çocuk gölge muhafız yüzünden olmadı.”
“O zaman...”
“Lanet yüzünden.”
Asmodeus’un laneti, karanlık muhafız tarafından enfekte edilmiş Han Myungoh’a son darbeyi vurmuştu. Bu lanet, hedefin en korktuğu şeyi ‘gerçekleştirmek’ için olasılık tüketiyordu. Başka bir deyişle...
“Anladım da bu mümkün mü ki? Bir erkek bedeninin doğum yapması...?”
“O kısmı sorma.”
Hafifçe başımı salladım. Akıl almaz bir deneyim yaşamış bir büyüğe gösterilebilecek minimum nezaketti bu. Bir süre sessiz kaldık. Han Myungoh’la böyle konuşuyor olmak bir anda tuhaf geldi.
「 Kim Dokja düşündü: Garip bir his. 」
Yıkım gelmeden önce Han Myungoh, ‘ofis çalışanı’ Kim Dokja’nın hayatını zorlaştıran biriydi. Kaçınılması gereken en üst düzey patronlardan biriydi. Gerçekten de kötü günler vardı. 3.000 wonluk market bentosunu yerken içimin burkulduğu, aylık maaşımın her kuruşunu hesaplamak zorunda kaldığım zamanlardı bunlar.
Artık o günler geride kalmıştı. Kim Dokja ve Han Myungoh artık bir ofis çalışanı ile bir departman müdürü değildi. Bunun yerine bir ‘şeytan kraldan’ bahsediyorlardı.
“Kim Dok... hayır, Yoo Joonghyuk-ssi. Baba olmanın nasıl bir şey olduğunu biliyor musun?”
Han Myungoh’un ani sözleri karşısında biraz afalladım.
“Bilmiyorum.”
“Ben öğrendim.”
Aslında Han Myungoh’a anne mi yoksa baba mı denmesi gerektiği bile tartışılırdı ama bunun önemli olmadığını düşünüp konuyu uzatmadım. Han Myungoh’un yüzü ciddiydi.
“Acı vericiydi.”
Bu sözler, şimdiye kadar söylediği her şeyden daha ağır gelmişti.
“Ama aynı zamanda mutluydum.”
Şaşkınlıkla ona baktım. O anda içimdeki tuhaf hissin ne olduğunu anladım. Belki de kabul etmek istemiyordum. Herkes değişiyordu. İyi ya da kötü, çocuk ya da yetişkin fark etmeksizin.
“Çok sevimli bir kız.”
“Bir ara görmek isterim. Şeytan Diyarı’nda mı?”
“Şu anda yanımda değil.”
İfadesi karardı, bir şeyin geleceğini sezdim.
“O zaman…?”
“Uzun bir hikâye. Yardım edecek misin?”
“Önce anlat. Hikâyeni duymak isterim.”
Han Myungoh doğrudan şeytan kralın sarayına girmemişti. Bilmediğim yerlerde hikâyesi devam etmiş, kızını yanına alıp senaryoları tek başına aşmıştı.
Bayrak kapmaca.
Kralların savaşı.
Beş Felaket.
Görmediğim yerlerde böyle bir hikâyenin yaşanmış olduğuna inanamıyordum. Han Myungoh gibi birinin böylesine bağlılık gösterebileceğine de. Yine de bir gerçeği kabul etmek zorundaydım.
Artık eski Kim Dokja değildim. Karşımda duran adam da eski Han Myungoh değildi. Belki de tetikleyici olan şey çocuğunun doğumuydu. Kesin olan tek şey, Han Myungoh’nun değişmiş olduğuydu.
“Zormuş.”
“Evet, çok zordu. Defalarca ölmenin eşiğine geldim. Sonunda kaçamayacağım bir krizin içine düştüm.”
Kara Kale senaryosu resmen başlamadan önce köşeye sıkıştırılmıştı. Şeytanlar ve şeytan soyluları tarafından kuşatılmış, artık çocuğunu koruyamayacağını anlamıştı.
Ardından hayatında ilk kez dua etmişti. Birinin çocuğunu koruması için dua etmiş, çocuğu yaşarsa her şeyi yapacağına söz vermişti. Ve şaşırtıcı şekilde dualarına bir varlık cevap vermişti.
–Güzel bir çocuk.
“Asmodeus’tu.”
“...Şeytan kral çocuğunu mu aldı?”
Aklımdan geçen korkunç ihtimaller yüzünden kendimi kötü hissettim. Asmodeus, Şehvet ve Öfke’nin Şeytanıydı. Bir çocuk onun eline geçerse ne olacağı belliydi.
Ancak Han Myungoh sakindi.
“O güvende. Sonuçta Asmodeus’un lanetinden doğmuş bir çocuk. Ve... şeytan kral kızımı incitebileceği bir durumda değil.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Şeytan kral kızımı kendi ‘enkarnasyon bedeni’ yaptı.”
Ne olduğunu az çok anlamıştım. Belki bir hevesti ama şeytan kral Asmodeus, Han Myungoh’un çocuğunu kendi enkarnasyon bedenlerinden biri yapmıştı. Bunun karşılığında Han Myungoh’a bir şeytan soylusu unvanı verilmişti.
“...İşte böyle şeytana dönüştüm.”
Bunu duyunca Han Myungoh’un hayatının ne kadar çetin olduğunu düşündüm. Bir unvan kazandığı için başarılı sayılabilirdi ama çocuğunu kaybettiği için aynı zamanda bir başarısızlıktı.
Han Myungoh tekrar konuştuğunda gözleri kasvetliydi.
“Kızımı kurtarmak istiyorum.”
Bir an yanlış duyduğumu sandım.
“Uzatmayacağım. Bana yardım et. Bu sefer yardım edersen iyiliğini asla unutmam.”
Neler oluyordu?
Kendi başına bir hayat tiyatrosu çekmiş, şimdi de benden yardım mi istiyordu?
“Beni uzun zamandır izliyorsun, iyi bilirsin. Ben korkak bir insanım. Ama bunu kabullenemem.”
“…”
“Dün gece beklediğim gibi değildi. Korktum ama kimseyi incitmedim. Cellatlar muhafızın ortaya çıkmasıyla coştu ve istediklerini yaptılar.”
Han Myungoh Var Oluş Yemini etmişti; bana yalan söyleyemezdi. O hâlde söyledikleri gerçekti.
Mantıklı bir cevap vermeye karar verdim.
“Üzgünüm ama Asmodeus’la savaşmak gibi bir planım yok.”
72 şeytan kraldan birinin kaybolması işleri karmaşıklaştırırdı. Devrim daha başlamadan dış güçleri üzerimize çekebilirdi.
Han Myungoh’un bir sonraki tepkisi şaşırtıcıydı.
“Asmodeus’la savaşmana gerek yok. Sadece yaptığın şeye devam et. Devrimi başlat ve dükü öldür. Ben de sana yardım edeceğim.”
“…Dükün tarafında değil miydin?”
“Eskiden öyleydi. Ama işler bu hâle gelmişken sana yardım etmem sorun olmaz.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Asmodeus dükü desteklememi istemedi. Bana bir teklif yaptı. İstediği hikâyeyi oluşturursam kızımı geri vereceğini söyledi. Bu yüzden Duke Syswitz’in yanına girdim.”
Bu kısım orijinal romanda yoktu. Normaldi; Han Myungoh başından beri romanda yer almıyordu.
Bir süre düşündükten sonra sordum.
“Şeytan kral hangi hikâyeyi istiyor?”
“73. Şeytan Diyarı’nın kralını.”
Han Myungoh yavaşça başını kaldırıp bana baktı. Gözleri, Mino Soft’a işe girdiğim gün karşımdaki mülakatçının gözleriyle tamamen aynıydı.
“Şeytan kral... bana kendi ellerimle ‘73. Şeytan Kral’ı yaratmamı söyledi.”
-------------------------------------------------------------------------
Yoo Joonghyuk kayıtsız gözlerle gece gökyüzüne bakıyordu.
Dünya’dakinden farklı takımyıldızlarıyla dolu bir gökyüzü görünüyordu.
Yıldızları sayarken, Göğü Yaran Kılıca yaslanan bedeni her zamankinden daha zayıf görünüyordu. Vücudu kan içindeydi ve yüzü yaralarla kaplıydı. Önünde, az önce yenilmiş ikinci sınıf bir canavarın cesedi yatıyordu.
“...15. Senaryo tamamlandı.”
Gezegen Lugratia.
Yoo Joonghyuk buraya, bu dünyanın takımyıldızlarından birinin verdiği bir kişisel senaryo aracılığıyla gelmişti.
Normalde Dünya’nın senaryolarında ilerlemesi gerekirdi. Ancak bu regresyonda güçlü yoldaşlara sahipti ve senaryoları onlara bırakmaya karar vermişti. Durum, önceki regresyonuna kıyasla çok daha hızlı ilerliyordu. Güç toplayabileceği zamanlarda bunu yapması doğruydu. Çünkü 20’li senaryolara girdiğinde mevcut gücü yeterli olmayacaktı.
‘Daha güçlü olmalıyım.’
Bu yüzden Yoo Joonghyuk, 11. Ana senaryodan itibaren ana senaryolar yerine kişisel senaryoları seçmişti. Üstelik ödülleri en yüksek olan, en zor kişisel senaryoları tercih ediyordu. Bazen kendisi için bile fazla tehlikeli olan senaryolara meydan okuduğu oluyordu.
Savaş, savaş ve tekrar savaş.
Her zamanki gibi bedenini ve ruhunu sınırlarına kadar zorlayarak antrenman yapıyordu. Anlayamadığı o kayıp hissini biraz olsun doldurabileceğini düşünmüştü. Ama garip bir şekilde, ne kadar çok savaşırsa içindeki boşluk o kadar büyüyordu.
[Takımyıldızı
Şeytanvari Ateş Yargıcı, hüzünle sana bakıyor.]
Yoo Joonghyuk kaşlarını çattı ve gökyüzüne baktı.
Şeytanvari Ateş Yargıcı.
Son zamanlarda bu takımyıldızının neden sık sık ortaya çıktığını bilmiyordu. Geçmişte pek temas kurduğu bir varlık değildi.
[Takımyıldızı
Şeytanvari Ateş Yargıcı, neden Kim Dokja’yı aramadığını soruyor.]
“Kim Dokja öldü.”
[Takımyıldızı
Şeytanvari Ateş Yargıcı, gözyaşlarını tutarak başını sallıyor.]
Yoo Joonghyuk, bir takımyıldızının tek bir enkarnasyonun ölümü üzerinde neden bu kadar durduğunu anlayamıyordu.
Asıl anlayamadığı ise bir sonraki mesajdı.
[Şöhretin 73. Şeytan Diyarı’nda yayılıyor.]
‘Yine mi?’
Bu mesajı unutması mümkün değildi.
Yoo Joonghyuk, şöhretinin 73. Şeytan Diyarı gibi uzak bir yerde neden yükseldiğini bilmiyordu. Başta Kim Dokja’nın hayatta olduğunu ve onun kimliğine büründüğünü düşünmüştü. Ama Kim Dokja gerçekten yaşıyor olsa bile, bunu yapması için bir sebep yoktu.
‘...Dur. Ya Kim Dokja hayatta ve tehlikedeyse?’
Belki Kim Dokja hayattaydı. Belki de hikâyenin ufkunda hiçbir senaryosu olmadan, o lanet kaderin ötesinde tek başına yaşıyordu.
Dolayısıyla hayatta kalmıştı. Belki de yardım istiyordu. Her zaman tek başına ilerleyen o adam, ilk kez tehlikedeydi ve yardım çağırıyordu.
Bir kanal olmadan yardım isteyemeyeceğine göre...
Yoo Joonghyuk’un ifadesi gökyüzüne bakarken karmaşık bir hâl aldı.
’73. Şeytan Diyarı...’
+
Çeviri: Sansanson