
207.Bölüm: 39.Kısım – Tanımlanamayan Duvar (4)
-------------------------------------------------------------------------
「 Kim Dokja düşündü: Acaba Dünya’dakiler iyi mi? 」
Dünya’nın hikâyesini ekranda tekrar görebilir miyim diye merak etsem de görülecek hiçbir şey yoktu. Wenny halkının dokkaebilerin videolarını öyle kolayca çalabilmesi mümkün değildi.
Gece hızla yaklaşıyordu. Birkaç gündür doğru düzgün uyumamıştım, yine de Aileen hikâyelerimi onardığı için bedenimin durumu kötü değildi.
“Geçici olarak düzelttim ama dışarıdaki faaliyetlerine dikkat etmen gerekiyor. Anladın mı? Hâlâ ana senaryonun dışındasın.”
“Doktor gibi konuşuyorsun.”
“Şu anda saatlerle uğraşmadığım için bir saatçi gibi konuşamam.”
Aileen bir süre beni izledikten sonra tamir ekipmanlarını toplayarak ayağa kalktı. Son iki günde pek çok şey yaşanmıştı ancak mevcut durumdan rahatsız görünmüyordu.
「 Kim Dokja düşündü: Gelmeseydim, Aileen saatçi olarak kalmaya devam edecekti. 」
Yoo Joonghyuk’un Şeytan Diyarı’na gelmediği pek çok regresyonda Aileen gerçekten de hayatta kalmıştı.
Memleket gezegeninin zamanını gösteren saatler yapar, yok olan gezegeni üzerine tek başına düşünürdü. Bazen Jang Hayoung’la tartışır ya da Mark’ın yaptığı yemekleri yemeye giderdi... belki de Aileen için daha mutlu bir hayattı.
“Biliyor musun? Son birkaç gündür saat arayan insanların sayısı arttı.”
Aileen bana anlamını çözemediğim bir bakış attı. Kısa bir tereddütten sonra sordum.
“Topluca saatleri mi bozulmuş?”
“Aslında endüstri kompleksindeki insanlar saat kullanmaz.”
“Neden?”
“Çünkü zaman gibi bir şeyi bilmenin hiçbir faydası yok.”
Hayatta Kalma Yolları’nda okuduğum bir şeyi hatırladım. Birisi Şeytan Diyarı’ndan ‘zamanını kaybetmiş şehir’ diye bahsetmişti.
“Peki Gece’nin saatleri?”
“Gece’nin ne zaman geleceğini bilseler kaderlerini değiştirebilirler mi?”
Fazlasıyla eski bir korku artık bir yasaya dönüşmüştü. O kadar uzun zamandır sürüyordu ki endüstri kompleksindeki Gece, doğal bir olay hâline gelmişti. Üç günde bir biri ölür, hikâyesi fabrikada gübre olarak kullanılırdı. Nasıl bir hayat yaşadığı, hangi hikâyeleri taşıdığı ya da yaşayacağı yarın fark etmezdi. Sonra geri kalan herkes üç gün daha yaşardı.
“Ama kimsenin ölmediği bir Gece oldu. Senin sayende.”
“…”
“İnsanlar Gece’den yeniden korkmaya başladı. Bunun doğal bir şey olmadığını ve çözülebileceğini düşünüyorlar. Belki yarını yaşayabileceklerine inanıyorlar. Şu anda düşündükleri şey bu.”
Gözlerim istemsizce Aileen’in bileğindeki saate kaydı. Gece’nin gelmesine üç saat kalmıştı...
Aileen sessiz kalırken saniye ibresinin tik taklarını dinledim. Belki de endüstri kompleksindeki bazı insanlar şu anda bizim gibi saatlere bakıyordu.
Belki bu gece, dünkünden daha zor ve daha yoğun geçecekti. O hâlde neden? Saniye ibresinin sesini dinlerken tuhaf bir şekilde rahatladığımı hissettim. Oysa rahatlatılması gereken kişi ben değildim.
“Teşekkür ederim.”
“...Bunu seni övmek için söylemiyorum. Devrimcinin moralinin bozuk görünmesi iyi olmaz.”
Aileen başını çevirdi. Gülümseyip aceleyle ekledim.
“Ah, bir dakika.”
“…Ne var?”
“Saat demişken, başka bir şey yapabilir misin?”
“Başka bir şey mi?”
“Adı… akıllı telefon.”
“O da ne? Büyü teknolojisi mi?“
Nasıl anlatacağımı düşünerek akıllı telefonun özelliklerini kabaca açıkladım. Aileen anlamış gibi konuştu.
“Yani bir tür iletişim cihazı mı? Küçük bir panel gösteren?”
“Aynen öyle.”
“Ama burada dokkaebi kanalı yok, yani iletişim mümkün değil...”
Geçmiş deneyimlerime bakılırsa iletişim mümkün olmasa da sorun değildi. Telefonum otomatik olarak senkronize oluyor ve metin dosyası oluşuyordu.
“Onu dert etme. Bugün yapabilir misin?”
“Korkarım en az üç gün sürer... ama elimden geleni yapacağım.”
“Biliyorum. O hâlde kolay gelsin.”
Aileen’in atölyesinden ayrılıp meyhaneye doğru yürüdüm. Sokakta beni gören insanlar garip bakışlarla izliyordu. Bazıları göz göze gelince selam veriyor, bazılarıysa iki elini hafifçe birleştiriyordu.
Aileen’in dediği gibi, bileklerinde saate benzeyen şeyler görmeye başlamıştım.
「 Yoo Joonghyuk bu saatleri gördüğünde kendini yalnız hissetti.
İnsanlar zamanlarını geri kazanmıştı ama o hâlâ bu zamanın içinde yaşamıyordu. Yoo Joonghyuk aniden düşündü: Öyleyse ben, sayısız saat boyunca nerede yaşıyorum? 」
Bu, bir zamanlar Şeytan Diyarı’nı kurtaran Yoo Joonghyuk’un iç monoloğuydu. Aynı zamanda Hayatta Kalma Yolları’ndaki en sevdiğim sahnelerden biriydi.
Bir anda onun zihnini biraz olsun anladığımı hissettim. Regresör Yoo Joonghyuk için bu dünyalardaki zaman ona ait değildi. Defalarca geri dönebilen bir yaşamda, şimdiki zaman anlamsızdı.
Bu iş bittikten sonra Aileen’den bana da bir saat yapmasını isteyecektim. Böyle bir şeye sahip olursa, belki bu dünyaya biraz daha bağlanabilirdi. Belki regresyon depresyonu da hafiflerdi...
Bu dünyanın o geçmişe döndüğünde yok olmayacağını biliyordum ama o olmadan kalan senaryoları temizlemek zor olurdu.
“Ahahahaha, gerçekten çok komik.”
Meyhanenin kapısını açtığımda kahkaha atan Jang Hayoung’u gördüm. Bu mesafeden bakınca lise öğrencisine benziyordu.
“Ne yapıyorsun?”
Bu sefer her zamanki gibi ‘hiik’ sesi çıkarmadı. Bunun yerine, yaramazlık yaparken yakalanmış bir çocuk gibi göz temasından kaçındı.
“İ-İstediğin şeyi yapıyordum!”
“Bir Savaşçı cevap verdi mi?”
“Ş-Şey…”
Jang Hayoung bir süre dudaklarını yaladıktan sonra sonunda gerçeği itiraf etti.
“…Hiçbiri cevap vermedi mi?”
“G-Gerçekten! Kimse cevap vermedi!”
“Ne yazdın sen?”
“15 yaşında bir liseli bir kızım...”
Alnımdaki damar kabardı.
“Hey! O yüzden cevap vermediler zaten!”
“Ama daha önce işe yaramıştı…”
“Hepsinin Kara Alev Ejderhası gibi olduğunu mu sanıyorsun? Kaç mesaj attın?”
“Toplam... 300 tane...”
Muhtemelen spam sanıp engellemişlerdi. Lanet olsun.
“Bu kötü oldu. O listedeki savaşçılardan başka kimseyi tanımıyorum.”
Jang Hayoung başının belada olduğunu fark edip soldu.
“Peki şimdi ne olacak?”
İşte bu yüzden Hayatta Kalma Yolları’na ihtiyacım vardı. Metin dosyam olsaydı bölümleri tekrar okuyabilir, savaşçılar hakkında bilgi arayabilirdim.
“Başka savaşçı var mı bakalım. Şimdilik...”
Aklıma birkaç takımyıldızı niteleyicisi geldi. Aralarında bize yardım edebilecek biri var mıydı?
“Altın Başlığın Esiri’ne bir mesaj yaz.”
“...O çok güçlü bir takımyıldızı değil mi?”
Savaşçılarla ilgili bir yeteneği olup olmadığını bilmiyordum. Ama şu anda tutunacak her dala sarılma zamanıydı.
Jang Hayoung mesajı yazdı ve bekledik. Bir dakika, iki dakika... beş dakika.
Jang Hayoung başını salladı.
“Cevap yok.”
“Şunu yaz.”
Mesajın içeriğini tekrar dikte ettim. Jang Hayoung şaşkınlıkla bana baktı.
“Böyle bir şey yazabilir miyim?”
“Bir kere dikkatini çekmen yeter.”
Büyük Bilge, Cennetin Dengi tembel biriydi. Cevap almak için işin bu noktaya gelmesi gerekiyordu.
Jang Hayoung mesajı gönderdikten 10 saniye bile geçmeden bildirim belirdi.
[Bir cevap ulaştı!]
“C-Cevap geldi!”
“Öyle mi?”
Referans olması için gönderdiğim mesaj şuydu.
[Saçlarını yeniden uzat.]
Her ortaya çıktığında dolaylı mesajlarda saçını yoluyordu. Bu yüzden saç dökülmesi olduğunu tahmin etmiştim.
“Ne dedi?”
“Karşılaşırsak beni öldüreceğini söylüyor.”
“Başka?”
“Kim olduğumu sordu. Yoo Joonghyuk diyeyim mi?”
“...Cevap verme.”
Yoo Joonghyuk demek eğlenceli olurdu ama işi sadece büyütürdü.
Şakaklarımı ovuşturdum. Büyük Bilge, Cennetin Dengi yanlış yeme atlamıştı; başka bir yol bulmamız gerekiyordu.
“Şeytanvari Ateş Yargıcı onu çağırmak pek iyi olmaz. Gizemli Entrikacı... hâlâ kim olduğunu bilmiyorum…”
İş giderek karmaşıklaşıyordu.
“En Karanlık Baharın Kraliçesi ile Şarap ve Coşkunun Tanrısı Olimpos’tan…”
Yaşadığımı açıklasam bazıları yardım ederdi. Sorun şu ki kimliğimi açığa çıkarırsam nebulalar hâlâ hayatta olduğumu fark edecekti.
“Çok zor.”
Şeytan Diyarı’na geldikten sonra karşılaştığım ilk gerçek engeldi bu. Gecenin gelmesine fazla zaman kalmamıştı.
Jang Hayoung bir savaşçı olamazsa, bu gece için kurduğum tüm planlar boşa gidecekti.
Tam o sırada Jang Hayoung tereddütle sordu.
“Kara Ejderha yardım edebileceğini söylüyor.”
“...Hâlâ onunla mı konuşuyorsun?” diye sorarken bir an duraksadım. ‘Kara ejderha’nın kim olduğunu düşünüyordum.
“Evet.”
“Onu boş ver. Muhtemelen hiçbir işe yaramaz.”
“Hayır, bir süre Şeytan Diyarı’nda savaşçı olmuş.”
...Abisal Kara Alev Ejderhası bir zamanlar savaşçı mıymış? Bu hikâye Hayatta Kalma Yolları’nda hiç geçmemişti.
Gerçi düşününce, Abisal Kara Alev Ejderhası hakkında ayrıntılar hiçbir zaman düzgün şekilde anlatılmamıştı; yani imkânsız bir hikâye sayılmazdı...
“Ama senaryonun kurallarını beğenmemiş ve herkesi öldürmüş.”
“Ne?”
“Dükü, devrimciyi ve cellatları... hepsini öldürmüş.”
Aklıma bir şey geldi. Belki de 64. Şeytan Diyarı’nın birleştiği zamandı? Şeytan Diyarı tarihinde böyle bir deli gerçekten de vardı.
O kişi... Abisal Kara Alev Ejderhası mıydı?
“Ona savaşçı yeteneklerini sana aktarabilir mi diye sor.”
Abisal Kara Alev Ejderhası şeytani sistemden bir takımyıldızıydı; ona mesaj göndermek fazla dikkat çekmezdi. Ondan yardım alabilirsek çok iyi olurdu.
Jang Hayoung bir şeyler yazdı, ardından yüzü bir anda aydınlandı.
“Zaten kullanmadığı için bana vermesinde sorun olmadığını söyledi.”
“Gerçekten mi?”
...Hiç beklemediğim bir yardımdı. Sorun, aklıma bile gelmeyen bir şekilde çözülebilir miydi?
Aslında ne Kara Ejderha ne de Kim Namwoon iyi insanlardı. Metin dosyasını geri aldığımda onların geçtiği bölümleri dikkatlice tekrar okumam gerekecekti.
Bu arada Jang Hayoung’un sözleri bitmemişti.
“Ama bir şartı varmış.”
Tabii ya. O pislik bu kadar kolay vermezdi.
“Duvar üzerinden yapılan her işlem bir bedel gerektiriyor zaten. Şartı ne?”
“Son zamanlarda bir problemi varmış.”
“Problem mi?”
“Enkarnasyonuyla arası pek iyi değilmiş.”
“Enkarnasyonu mu?”
“Enkarnasyonu sürekli onu görmezden geliyormuş.”
Abisal Kara Alev Ejderhası’nın enkarnasyonuysa...
“Şu anda bir kriz içindeymiş ama onun sözlerini dinlemiyormuş...”
.. Kriz mi?
Hemen Jang Hayoung’a emir verdim.
“Ona hikayeyi detaylı bir şekilde anlatmasını söyle.”
+
Çeviri: Sansanson