Yukarı Çık




215   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   217 

           


216.Bölüm: 41.Kısım – Gerçek Devrimci (2)
___________________________________________________

   “Neden hiçbir şey söylemiyorsun?”

Bu dünyada elbette iyi takımyıldızları vardı. Onlar, Hayatta Kalma Yolları’nda okuduğum takımyıldızlarıydı. Hayatta Kalma Yolları gerçeğe dönüştükten sonra bazılarını yeniden değerlendirmiştim. Yine de özlerinin bir ‘takımyıldızı’ olduğu gerçeği değişmiyordu.

Yüz ifadem nasıldı bilmiyorum ama Jang Hayoung’un gözlerinde endişe vardı.

   “...Bi’ sorun mu var?”

   “Hayır, öyle bir şey değil.”

   “O zaman neden endişelisin?”

Bir şekilde konuşmaya çekiniyordum, başımı hafifçe salladım. Jang Hayoung dosdoğru bana bakarak, “Duymak isterim,” dedi.

Bu sahnede tanıdık bir şey vardı, istemsizce gülümsedim. Jang Hayoung’un yüzünü yakından inceledim. Bembeyaz ten üzerinde keskin bir burun.
Yumuşak bir çizgi gibi duran kaşların altında berrak ve derin gözler...

Kalbimi hafif bir suçluluk kapladı.

   – Hikâyeleri seven biri olmalı.

   – Yoo Joonghyuk becerikli biri, o yüzden bu yeni karakter gerçekliğin acısını tatmış biri olmalı...

   – Joonghyuk insanları dinlemez. O hâlde diğeri iyi bir dinleyici olmalı.

Yaptığım tüm o yorumlarım sonucu şimdi karşımdaydı. Dünyayı görecek gözleri, nefes alacak burnu ve hikâyeyi duyacak kulakları vardı. Belki suçluluk duygusu yüzündendi ama farkında olmadan konuşmaya başladım.

   “Kötü şeyler düşünen insanlar var.”

   “İnsanlar?”

Başımı salladım.

   “Genel olarak kötü insanlar. Başkalarına zorbalık yaparlar, dedikodu yaparlar, hatta korkunç şeyler bile yaparlar.”

Jang Hayoung hikâyeyi dinledi ve sordu.

   “Bahsettiğin insanlardan nefret ediyor musun?”

   “...Öyle sanıyordum ama bilmiyorum.”

Ciddi miydim, değil miydim, ben de bilmiyordum.

   “Bazıları düşündüğümden daha iyiydi. Bazıları da bildiğimden farklı davrandı.”

Geçmişte defalarca okuduğum Hayatta Kalma Yolları’nın sayısız cümlesi zihnimden akıp geçti.

   “Onlarda gerçek olan ne? Gerçek nedir, sahte nedir? Pek bilmiyorum.”

Belirsiz sözlerime rağmen Jang Hayoung sessizce dinledi. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Jang Hayoung bir süre düşündü.

   “Seni tam olarak neyin rahatsız ettiğini anlamak zor... O insanları daha iyi tanımak mı istiyorsun?”

   “Ne?”

   “Kötü görünüyorlar ama belki aralarında iyi olanlar vardır. Beklentin bu değil mi?”

Neden bu kadar romantik gelmişti? İçimde bir karşı çıkış vardı ama düşününce belki de sorun tam da buydu.

Jang Hayoung başını salladı.

   “Ara sıra senin de konuşman lazım. İnsanlarla konuş.”

   “Konuşmanın faydası yok.”

   “Neden?”

   “Sadece...”

Açıklayamıyordum. Kelimelere dökülemeyen bir çaresizlikti bu. Ama insan en çaresiz olduğunda en dürüst olurdu.

   “Devasa bir duvar var gibi hissediyorum.”

   [Dördüncü Duvar sana bakıyor.]

   “Seninle böyle konuşuyoruz ama aslında iletişim kurmuyoruz. Bu dünyada iletişim diye bir şey yok.”

   [Tanımlanamayan Duvar, Dördüncü Duvar’a bakıyor.]

   「 Kim Dokja düşündü: Belki gerçeklik ya da roman... hepsi aynı. 」

   「 Bunca zamandır okudum ama hâlâ bilmiyorum. 」

   「 Belki de asla bilemeyeceğim. 」

Bu sözleri söylediğim anda her şeyin değişeceğine dair tuhaf bir yanılsama vardı içimde. Bu yanılsamayı Jang Hayoung’un sözleri bozdu.

   “Belki diğerlerinden farklıyımdır ama tabii ki öyle bir şey yok.”

   “Ne?”

   “Herkesin bir duvarı vardır ve iletişim imkânsızdır... bu çok doğal.”

Bu kadar sıcakkanlı birinin böyle düşünmesi beni şaşırttı.

Sonra devam etti.

   “Ama yine de konuşmalıyız. Duvar ne kadar büyük olursa olsun, o duvarın arkasında biri var.”

   “...Duvar varken ne söyleyebiliriz ki?”

   “Duvara yaz.”

Açık sözlülüğü karşısında ağzım açık kaldı.

   “İstersen sıç ya da işeyip iz bırak. O zaman karşı taraf fark eder.”

   “Niye böyle bir şey yapasın ki? Karşı taraf zaten duvarın ötesinde…”

   “Yine de bir iz bırakmalısın.”

   “Bunun ne anlamı var?”

   “Görünürde yok.”

   “O zaman?”

   “Önemli olan iz bırakmış olman.”

   “Karşı taraf bilmiyorsa ne anlamı var?”

   “En azından duvar değişmiş olur.”

Bir an konuşamadım.

Jang Hayoung kararlı bir sesle ekledi.

   “Ve belki bir gün biri okur.”

Jang Hayoung’a baktım. Açgözlülüğüm yüzünden bu dünyaya doğan Jang Hayoung, benden bağımsız bir hayat yaşıyordu. Belki de düşündüğümden daha iyi birine dönüşmüştü. Acı bir tebessümle güldüm.

   “Bir sorum var.”

   “Huh?”

   “Takımyıldızlarıyla da bu şekilde mi konuştun?”

   “Ah, şey...”

Tereddüdüne bakılırsa haklı olmalıydım. Takımyıldızların zihnini az çok anlamaya başlamıştım. Evrenin en ağır ama aynı zamanda en yalnız varlıklarıydılar. Hem yazar, hem de hikâyeleri izleyenlerdi. Jang Hayoung da beni dinlediği gibi onları dinlemiş olmalıydı.

   [Takımyıldızı Sonradan Görme Yılan Patronu, küstah enkarnasyona bakıyor!]

Jang Hayoung aynı anda yukarı baktı. Biyoo’nun müdahalesi sayesinde Sonradan Görme Yılan Patronu bir süreliğine yerimi bulamıyordu. Elbette bu uzun sürmeyecekti.

   “...Şu piç burada kalmayı mı düşünüyor?” diye sordu Jang Hayoung huzursuz bir sesle.

   “Muhtemelen.”

Küçük düşürülmüştü. Muhtemelen kanalı mahvetmeye kararlıydı. Bir an düşündüm ve sonunda karar verdim.

Jang Hayoung haklıydı. Bir duvar olsa bile o duvara bir şey yazmalıydım. Bu, başlangıçta yazılmış olanı değiştirme ihtimali taşısa bile...

Sadece okuyan biri olmak istemiyordum.

   “Jang Hayoung, şu kişiyle iletişime geçebilir misin?”

Düşününce, başından beri sadece bir okuyucu gibi davranmıştım. İstediğim sona ulaşmak için yeni bir hikâye yaratmalıydım. Aslında gerçeği çoktan bükmüştüm. Sadece bunu kimin okuyacağını henüz bilmiyordum.

   “Kim?”

Takımyıldızlarının önerime uyup uymayacağını bilmiyordum. Ama bir kanal açmıştım... O kişi yardım ederse, Devrimci Senaryosu sorunsuz bitebilirdi.

Tam o sırada bir mesaj belirdi.

   [Beşinci Gece geldi.]

Uğursuz flüt sesleri duyuldu.

Endüstri kompleksine baktım. Yükselen alevlerin içinde insanlar çığlık atıyordu. Yüzüm sertleşti, dağılmış haldeki Aileen ile Mark’a seslendim.

   “Tüm vatandaşları toplayın!”
___________________________________________________

Dük köşeye sıkışmıştı. Dördüncü Gece biter bitmez bu belliydi. Kaçırılan köleler yüzünden Fabrika’nın işletim gücü kesilmişti. Bu yüzden dük bir süre ortaya çıkamamıştı.

Ama bu Gece’de soyluları yanına alarak ortaya çıktı.

   「 Kim Dokja düşündü: Ne planlıyor? 」

Yeni bir takımyıldızının devreye girmesi zihnimi karmaşıklaştırmıştı. Üstelik çağırdığım takımyıldızı hâlâ gelmemişti.

   「 Sorun yok. Olumlu düşünelim. Bu bir fırsat olabilir. 」

Zayıf düşmemeliydim. Artık bir takımyıldızıydım. Şimdiye kadar iyi gelmiştim; bir sorun çıkmayacaktı.

   “Jang Hayoung! Cellatlarla ilgilen! Diğer soylulara kesinlikle karışma!”

   “Biliyorum!”

Rüzgârın Yolu’nu kullanarak sokaklardan koştum ve en büyük yangının olduğu yere ulaştım. Ne kadar koşmuştum? Kısa süre sonra yıkılmış bir binanın sivri ucunda duran bir şeytan gördüm.

   “Sen devrimci misin?”

Uzun saçlı bir şeytandı; kızıl alevler içinde kalmıştı. Tüm bedeninden yayılan ısı yüzümü yakıyordu. Sarımsı alevleri görünce bu gücü tanıdım.

Şeytan Diyarı’nda bu hikâyeyi kullanan tek bir kişi vardı.

   “Marki Omboros.”

Düklerden sonra 73. Şeytan Diyarı’ndaki en güçlü soyluydu. Takımyıldızı olmadan önce karşılaşmaya çekineceğim biriydi. Ama Ombros’un ifadesi tuhaftı.

   “Omboros değil, Ombros.”

Ah, adını yanlış söylemiştim. Kim Dokja olsam da yan karakterlerin adını ezberleyemezdim. Ombros gururu incinmiş gibi mırıldandı.

   “Beni tanıdığın hâlde kaçmıyorsun. Seni bilgili biri sanmıştım ama sadece şanslıymışsın.”

   “Kaçsaydım şanslı olan sen olurdun, Omboros.”

   “Sana Ombros dedim!”

Cevap vermek yerine bedenimdeki manayı yükselttim. Son sefer takımyıldızı statüsünü kullanarak savaşmıştım. Bu kez rakip güçlüydü; o yöntem Ombros’a karşı işe yaramazdı. Bu tam anlamıyla bir ölüm kalım savaşıydı.

   [5. Yer İmi, Kyrgios Rodgraim seçildi!]

   [Özel yetenek Minyatürleşme Sv.3 etkinleştirildi!]

   [Özel yetenek Elektrifikasyon Sv.11 (+1) etkinleştirildi!]

Omboros’un yumruğundan sarı bir ısı dalgası patladı. Hikâyesinin yeteneği olan Parlak Patlama ortaya çıkmıştı. 73. Şeytan Diyarı’ndaki en etkileyici patlama stigmasına sahipti. Güçlüydü ama kaçınması zor değildi. Patlama alanı genişti; bu yüzden uzun menzilli bir saldırı sayılırdı.

   “Seni sıçan...!”

   [Takımyıldızı Tırnak Yiyen Sıçan, Şeytan Ombros’un sözlerinden nefret ediyor.]

Ombros, küçülmüş hâlimle basit bir patlamayla baş edemeyeceğini fark etti ve taktiğini değiştirdi. Ellerindeki ısı hızla büzülüp küçük bir küreye dönüştü.

   “Geber!”

Yoğunlaşmış ısı avuçlarının etrafında daha da şiddetlendi. Menzili daraltarak güçte beni ezeceğini düşünüyordu...

İyi bir plandı ama yanlış rakibe denk gelmişti. Sıradan bir enkarnasyon değildim. Üzerime doğru gelen o vahşi patlamayı izledim ve tereddüt etmeden yumruğumu uzattım. Manamı taşıyan darbe, patlamanın merkezini derinlemesine deldi.

Kulaklarım bir an uğuldadı, infilakın içine hapsolmuş parçalar havaya savruldu. Çevredeki alevler süpürülüp söndü. Her yere yalnızca mavi-beyaz bir şimşek dağıldı. Bir patlama sesi duydum ve görüşüm beyaza kesti.

   [Takımyıldızı Sonradan Görme Yılan Patronu, gücün karşısında şaşkın!]

Mavi-beyaz yıldırımın süpürdüğü yerde Omboros görünmüyordu. Uçup gitmiş olabilirdi... ya da ölmüş.

   “Tanrım...”

Endüstri kompleksi acımasızca yıkılmıştı. Bazı vatandaşlar gücümü doğrulamış gibi diz çökmüştü. Bu noktada, bir savaşta ne kadar güçlü olduğumu ben bile bilmiyordum. Senaryoya tam anlamıyla geri dönsem, birkaç takımyıldızıyla bire bir kazanabilir miydim?

   [Enkarnasyon bedenin kullanılan kuvvet seviyesini kaldıramıyor!]

   [Enkarnasyon bedeninin önemli bir kısmı hasar gördü!]

...Lanet olsun, yine başlıyordu. Yine de sorun değildi. Bedenim paramparça olmadan önce iş bitecekti.

   “Waaahhhhh!”

Bu manzaradan mı etkilenmişlerdi? Çevredeki vatandaşlar bağırmaya başladı.

   “Devrimci! Devrimci!”

   [#BI-90594 kanalına yeni takımyıldızları girdi.]

Takımyıldızı sayısı artmaya devam ediyordu. Bihyung’un kanalındaki hissiyatla aynı değildi. Belki de bunu ‘kendi kanalım’ olarak gördüğüm içindi.
Savaş alanının ön saflarına ilerleyip üzerime gelen soyluları biçtim.

   “Waaaaahhhhh!”

Dük, Fabrika olmadan ortaya çıkarak kendi sonunu hazırlamıştı. Öfkeli vatandaşların dalgası soyluları yavaş yavaş geri itti.

Ne kadar zaman geçti? Sonunda Fabrika’nın kapısına vardık.

   “Devrim kapıda! Biraz daha...!”

Birisi haykırdı.

Tam o anda yerin derinliklerinden bir sarsıntı yükseldi. Şaşkına dönen vatandaşlar çığlık atıp yere kapandı. Önümde bir şey ayağa kalkıyor gibiydi. Yaşlı bir canavar gibi uyuyan devasa bina gövdesini doğrultuyordu. Bir buhar makinesini andıran motor sesi duyuldu. Kurum gece göğünü doldurdu, kulak zarlarını yırtan metalik sesler yankılandı.

Kalbim bir anda dondu.

…Fabrika çalışıyor muydu? Nasıl?

Yine de düşünmeye vaktim yoktu. Dev bir yumruk savunmasız bedenime indi. Birkaç bina ezildi, çelik iskeletler paramparça oldu. Geri dönmeden önce bir an bilincimi kaybettim.

   [Hikâyelerinin çökmesini önlemek için ana senaryoya gir!]

Vücudumdan kan fışkırdı. Bedenimi oluşturan hikâyeler sarsılıyordu. Lanet olsun... Zihnim o kadar karmaşıktı ki hazırlıksız yakalanmıştım. Böyle bir hata yapmak...

Ama ne kadar düşünürsem düşüneyim anlayamıyordum. Fabrika nasıl çalışıyordu?

   [Takımyıldızı Sonradan Görme Yılan Patronu, manzaradan memnun.]

   [Takımyıldızı Tırnak Yiyen Sıçan, çektiğin çilelerden keyif alıyor.]

   [Birkaç takımyıldızı daha fazla acı çekmeni diliyor.]

Kahretsin. Kanalı açsam da bu tiplerin hiçbiri benim tarafımda değildi. Dişlerimi sıkarak ayağa kalktığım anda tanıdık bir isim duyuldu.

   [Takımyıldızı Altın Başlığın Esiri saçını çekerken dikkatle sana bakıyor.]

+

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

215   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   217