
220.Bölüm: 41.Kısım – Gerçek Devrimci (6)
______________________________________________
Dev asker gürültülü bir kükremeyle ortaya çıktı. Orijinal romanda Yeraltı Dünyasının Kralı’nın silahıydı ancak ikinci yarıda Yoo Joonghyuk onu gerçekten kullanmaya başlamıştı. Mitlerde devi yere seren nihai silah, Büyük Bilge, Cennetin Dengi ile paylaştığım olasılık sayesinde önümde çağrılmıştı.
Pluto’ya bulanık ve titrek bir görüşle bakarken gözlerimden kan akıyordu.
[Enkarnasyon bedenin sınırına ulaştı!]
[Enkarnasyon bedenin sınırına ulaştı!]
Kes sesini. Bilincimi korumalıydım. En azından ona bir emir verene kadar.
[Ne? Burası da neresi?]
Sonra bir ses duydum. Elbette daha önce de duyduğum bir sesti. Bu herif ‘ruhunu’ son malzeme olarak kullanmıştı. O herifin adını söyledim.
“Kim Namwoon.”
Pluto’nun kalın gövdesi bu tarafa döndü.
[...Metro çekirgesi?]
“...Evet.”
Kim Namwoon her şeyi anlamış gibi kahkaha attı.
[Hahaha! Ne, gerçekten o başlangıç sözlerini mi kullandın?]
Dev askeri çağırmak için gereken başlangıç sözlerini bana Kim Namwoon vermişti.
– Anladın mı? Bu başlangıç sözlerini kullanacağım, o yüzden iyi ezberle. Doğru çağırırsan, belki bir kez yardım edebilirim.
Gerçekten bu sözleri başlangıç olarak kullanacağını bilmiyordum. Ama kişiliği öldükten sonra bile değişmemişti.
“Doğrudan içine girdin.”
[Hahaha, tabii ki! Bu harika hissettiriyor!]
Normalde dev askere yerleştirilen tüm ruhlar ana sistem tarafından denetlenirdi. Ancak şimdi Kim Namwoon kendi ruhunu dev askerin yazılımına yerleştirmişti.
[Tamam, bu özel bir hizmet. İzle bakalım, ahjussi. Sana güzel bir gösteri sunacağım.]
“Üzgünüm ama bunu yapacak gücüm yok…”
[Ne? Nedenmiş o?]
Hiç gücüm kalmamış bir hâlde parmağımı kaldırıp bir yeri işaret ettim. Pluto’nun bakışları parmağımı takip etti ve ağzı merakla hareket etti. Ağzımı açtım.
“Bitir şunu.”

Olasılık, dev askeri bir dakikadan kısa süreliğine çağırmama izin veriyordu. Muhtemelen sadece 30 saniye kalmıştı.
Korkudan titreyen Dük, Fabrika’yı bu tarafa doğru hareket ettiriyordu.
[İmkânsız! Neden, neden gerçek dev asker…!]
Şiddetle dönen öğütücü Pluto’nun dış kaplamasına çarptı.
[Bu berbat oyuncak da neyin nesi?]
Dükün gurur duyduğu öğütücü, Pluto’nun elini basitçe savurmasıyla parçalandı. Sanki bir kâğıt yırtar gibi hafif bir el hareketiydi.
[Beni böyle bir şeyi yok etmek için mi çağırdın? Gerçekten fazla basit.]
...Çağırım iptal edilene kadar 25 saniye kalmıştı.
[Ne sinir bozucu.]
Pluto şikâyet ederken bile istikrarlı şekilde ilerliyordu.
20 saniye. Uzanan yumruğuyla Fabrika’nın kollarını parçaladı.
15 saniye. Elindeki kılıç, Fabrika’nın işleyişini tamamen felç etti.
10 saniye. Basit bir tekme, Fabrika’nın ana güç ünitesini paramparça etti.
Sayısız hikâye tüketmiş o korkunç Fabrika yere çöktü. Fabrika’nın içindeki Dük’ün ölü mü diri mi olduğunu bilmek imkânsızdı.
Pluto’nun gövdesi bana döndü.
[Bitti mi şimdi? Haha, peki sırada ne var?]
“…”
[Ahjussi. Hadi kafa kafaya kapışalım...]
O anda muazzam bir olasılık fırtınası Pluto’nun üzerinden geçti. Kim Namwoon’un sesi zaman ve mekânı parçalayacakmış gibi gelen bir uğultu içinde kayboldu.
Dev Asker Pluto’nun bedeni, buharlaşır gibi toza dönüşerek yok olmaya başladı. Olasılık tükenmişti ve geri dönmeye zorlanıyordu.
...Bir saniye.
[Kahretsin. Yeraltı dünyasında... görüşürüz...]
Şu lanet pislik... Oraya geri dönmeyeceğim, aptal.
[
Dev Asker Pluto’nun çağrılması sonlandırıldı.]
Dev asker kaybolsa da insanlar hâlâ tepki veremiyordu. Vatandaşların çoğu şoktan donup kalmıştı, gözlerini açabilenlerse çoktan akıllarını yitirmişti. Doğaldı. Buradaki enkarnasyonlar bu evrenin en büyük ölüm tanrısına tanıklık etmişti.
Başımı çevirip Fabrika’nın enkazına baktım. Elektrifikasyonumla zarar görmemiş dış kaplama, şimdi vahşi bir yaratık tarafından parçalanmış gibiydi. Eklem yerleri kırılmış, güç bölümü yok edilmişti; artık hiçbir hareket yoktu.
Dev asker onu 30 saniyeden kısa sürede yok etmişti.
Yavaşça Fabrika’ya tırmandım ve kokpitte oturan kişiyi buldum. Kokpitin kapağı çatlamıştı ve içeride oturan şeytan kanlar içindeydi.
“Öhhööö, ööhhö!”
Syswitz Dükü’ydü. Dük inanmazlık dolu gözlerle bana baktı.
“S-Sen... Nasıl yaptın...?”
Fabrika, dükün ana hikâyesiydi. Hikâye mahvolmuştu ve dük artık kesinlikle güvende değildi. Kırılmaz İnanç’ı ona doğrulttum.
Dük ağzını açtı.
“Wenny halkından... senin hakkında duydum.”
Dük sonunu öngörmüş gibi gevezelik etmeye başladı.
“Talihsiz takımyıldızı... beni öldürürsen asla hayatta kalamazsın... Çünkü sen—”
Hiç tereddüt etmeden kalbine sapladım. Hiç enerjim kalmamıştı, bu yüzden bedeniyle birlikte Fabrika’dan aşağı düştüm. Korkunç bir acı vardı. Gökyüzüne bakarken nefes nefese kaldım. Aileen beni desteklemek için koşarak geldi.
“...Dük?”
“Öldü.”
Ardından sistem mesajları belirdi.
[Şeytan Dükü Syswitz yenildi.]
[200.000 jeton kazanıldı.]
Zayıfça güldüm. Ancak henüz rahatlama zamanı değildi.
[Endüstri kompleksinin
hükümdarını yendin.]
[
Devrimci değilsin.]
[Normal senaryo rotası izlenmedi ve hükümdar mirası iptal edildi.]
[Miras, mevcut senaryodaki en itibarlı kişiye otomatik olarak aktarılıyor.]
[Mevcut gizli senaryo devam ediyor.]
[Ana senaryoya girmek için gerçek devrimciyi öldür.]
...Beklediğim gibiydi. Dükü öldürmek beni senaryoya sokmamıştı. Yoo Joonghyuk’un adını kullanmıştım; bu yüzden endüstri kompleksinin miras hakkı muhtemelen Yoo Joonghyuk’a verilmişti.
“...Durumum ne?”
Aileen, hikâyemi onarırken dudaklarını ısırdı.
“İyi olacaksın. Düzelteceğim.”
“...Ne kadar vaktim kaldı?”
Aileen cevap vermedi.
“Çabuk söyle.”
“10 dakika. Hayır... 5 dakika.”
Beş duyum felç olmaya başlıyordu. Dudaklarım komutlarımı dinlemiyordu ve parmaklarımın ucundaki his yavaş yavaş kayboluyordu. Artık sistem mesajlarını da duyamıyordum. Belki de bedenim artık onarılamayacak kadar parçalanmıştı. Şeytan Diyarı’na gelmiş olmama rağmen neden bu kadar acı çektiğimi bilmiyordum.
Aileen’in sesi titredi.
“Devrimciyi aradığını söylemiştin...”
“Evet.”
“Neden?”
“Ana senaryoya girmek için devrimciyi öldürmem gerekiyor.”
Saklayacak bir nedenim yoktu, bu yüzden dürüstçe cevap verdim. Aileen bana baktı.
“Anlıyorum...”
Sanki kararını vermiş gibiydi.
“Yaşayabilirsin. Çünkü ben...”
“Devrimci az önce saflardaydı. Öyle değil mi?”
Aileen’in zorlanarak söylediği sözleri kestim.
“Saklanmak istiyordun ama aynı zamanda kaçmak da istiyordun.”
“…”
“Yine de dışarı çıktın ve var gücünle savaştın.”
Aileen bir süre bana baktı, sonra başını çevirdi. Yüzüne bakmadan nasıl bir ifade takındığını anlayabiliyordum.
“Ağlama. Ölmeyeceğim.”
Güçsüzce güldüm.
「 Kim Dokja düşündü: Burada devrimciyi öldürürsem, biriktirdiğim hikâyeler anlamsızlaşır. 」
‘Devrimci’ olmasam bile bir yol olmalıydı. Şimdiye kadar hep böyle olmuştu.
“Aileen. Sana daha önce bir şey sormuştum, değil mi? Yapmanı istediğim şey...”
Aileen bir şey çıkardı. Paneli olan dikdörtgen bir iletişim cihazıydı. Üretmesini istediğim akıllı telefondu.
“Açar mısın lütfen...”
Panel açıldı ve bir mesaj otomatik olarak belirdi.
[Yeni bir cihaz kazandın. Senkronizasyon başlatılıyor.]
Senkronizasyon tamamlandı ve beklediğim gibi ana ekranda bir dosya oluştu. Gözlerim hâlâ bulanıktı, düzgün göremiyordum ama bunun Hayatta Kalma Yolları’nın metni olduğu belliydi.
「 Kim Dokja düşündü: Ben bir ‘okuyucuyum’. Tüm cevaplar burada. 」
Bir şekilde gözlerimi açıp metne baktım. Ancak görüşüm bulanıktı ve okuyamıyordum.
Bu durumdan kurtulmak için Hayatta Kalma Yolları’nı okumalıydım ama ironik bir şekilde okuyamıyordum.
「 Kim Dokja ilk kez düşündü.」
...Lanet olsun.
「 Bu son. 」
Sonunda Aileen’in yüzü bile bulanıklaştı.
[Gizli senaryo
Kendini Devrimci İlan Eden tamamlandı.]
Bu işitsel bir halüsinasyon olmalıydı.
[Bir
devrimci oldun.]
Kesinlikle bir halüsinasyondu.
[Tebrikler. Resmen ana senaryoya girdin.]
[Sürgün cezası sona erdi.]
[Enkarnasyon bedenin otomatik olarak iyileşmeye başladı.]
[Çökmekte olan hikâyelerin iyileşiyor.]
İmkânsız.
Beş duyum geri dönüyordu ve solmuş görüşüm yeniden netleşmeye başlamıştı. Gözlerimi kocaman açarak etrafa baktım. Aileen güvendeydi. Jang Hayoung ve Mark da öyleydi. Hiçbiri ölmemişti. O zaman neden...?
Bu son değildi.
[
Kim Dokja ismi 73. Şeytan Diyarı’nda geniş çapta yayılıyor.]
[Gilobat Kompleksi’ndeki tüm şeytanlar isminden korkuyor.]
[Gilobat Endüstri Kompleksi’nin vatandaşları devrimine katıldı.]
Bir an yanlış duyduğumu sandım.
...Gilobat Endüstri Kompleksi mi?
Burası... Syswitz Endüstri Kompleksi değil miydi?
[
Kim Dokja’yı kahraman olarak gören bir grup Gilobat Endüstri Kompleksi’nde ortaya çıktı.]
Gilobat Endüstri Kompleksi, Syswitz Endüstri Kompleksi’nden oldukça uzaktı. Adımın orada yankılanmasının imkânı yoktu. Patlayan mesajları dinlerken belli belirsiz olasılıkları düşündüm. Yine de ihtimaller fazlasıyla silikti.
[Birisi Gilobat Endüstri Kompleksi’nin hükümdarını öldürdü!]
[Şu anda Gilobat Endüstri Kompleksi’ndeki en itibarlı kişi sensin.]
[Senaryo olasılığı nedeniyle Gilobat Endüstri Kompleksi’nin sahibi oldun.]
Bu imkânsızdı.
Gerçekleşmemesi gereken bir şeydi bu.
“Ha...ha...”
Kalbimin derinliklerinden yayılan rahatlamayla afallamış bir kahkaha çıktı. Neden acaba? O anda Aileen’in kol saatine baktım.
Saat geri gitmiyordu. Zaman geri sarılmadan istikrarlı şekilde ilerliyordu. Akrep ve yelkovan geri dönebilirdi ama zaman dönmezdi.
“...Geldi.”
Adını haykırmak isteyecek kadar mutluydum.
“Ha? Ne diyorsun sen?”
Gülümsedim.
“Gerçek Yoo Joonghyuk geldi.”
Onu göremiyor, duyamıyordum ama hissedebiliyordum. O kişi kesinlikle bu dünyadaydı. Ufkun ötesinden gelen, Göğü Yaran Kılıç ile güçlü bir şeytanı katleden adam gelmişti.
Bu taşkın duyguların içinde kaybolup akıllı telefonumu unuttum.
「 Belki de Kim Dokja önce telefona bakmalıydı. 」
Dördüncü Duvar’ın sözlerini duyunca refleksle yere düşmüş telefonu aldım. Her zamanki gibi metin dosyasının başlığı ekranda belirdi. Sonra bir şey fark ettim, kalbimin bir köşesi ürperdi. Bir şey değiştirilmişti. Daha doğrusu, txt dosyasının başlığına tuhaf kelimeler eklenmişti.
– Harap Olmuş Bir Dünyada Hayatta Kalmanın Üç Yolu (İlk Revizyon).txt
+
Çeviri: Sansanson