Yukarı Çık




11   Önceki Bölüm 

           
Bütün gün sadece kitap okumak omuzlarının tutulmasına yol açacağından, Rachel vaktini nakış işlemek gibi farklı uğraşlarla da değerlendiriyordu.


Bir süredir elindeki mendile dikiş atan Rachel, iğneyi kenara bırakıp ortaya çıkardığı nakış desenini inceledi.


Çerçevelediği çiçek motiflerine bakarken kendi kendine mırıldandı:


“Hmm... Fazla sessiz.“


Düşüncelerinin nakışla uzaktan yakından ilgisi yoktu.


Bir ay öncesine, yani Rachel’ın Prens’in nişanı bozma komplosunun farkına vardığı o zamana gitmişti aklı.


Ancak hazırlıklarını yaparken, onlara engel olmak için kılını bile kıpırdatmamıştı... Çünkü böylesi çok daha eğlenceli görünüyordu.


O Mankafa Prens ve dalkavuklarının ne kadar ileri gidebileceğini görmek istemişti.


Eğer onu zindana atarlarsa, Kral dönüp bu nişan bozma saçmalığını reddedene kadar Kraliçelik eğitimini asmaya devam edebilirdi.


Kendi başına asla yaratamayacağı bu karmaşanın şimdi gerçekleşme ihtimali bile içini kıpır kıpır ediyordu.


Bu düşünceyle Prens’in komplosuna ayak uydurmaya karar vermiş olsa da... Prens’in planları beklediğinden çok daha sığ çıkmıştı. Aradan bir hafta geçmesine rağmen, ona kaba kuvvetle saldırmaktan başka tek bir fikir bile üretememişti.


“Böyle olunca, onca zahmete girdiğim için kendimden utanıyorum... Çok sıkıcı.“


Prens onu bezdirmek için türlü türlü kirli oyunlara başvurmalı, o da üzerine gelen bu hamleleri büyük bir şevkle savuşturmalıydı. Beklentisi buydu.


Bir yudum almak için fincanını kaldırdığında çayının soğuduğunu fark etti; ancak soğumuş olsa bile, o lüks çay yapraklarının ferahlatıcı kokusu hâlâ havada süzülüyor ve burnunu okşuyordu.


Rachel bir süre boş gözlerle havaya baktı, ardından dudaklarından neşeli bir kıkırtı döküldü.


“Haklıyım. Bu ’bekle ve gör’ tavrı bana hiç uygun değil. Şimdiye kadar Prens’in hamle yapmasını beklerim diyordum ama... Evet, bundan sonra dizginleri elime almalıyım.“




Olası bir hapishane kaçkını büyük ihtimalle gecenin köründe harekete geçeceği için, zindan devriyeleri gece yarısına kadar sürüyordu.


“Gerçi şu an saray zindanında sadece Hanımefendi var... Birinin kaçmaya çalışacağını hiç sanmıyorum...“


Yine de iş işti.


Zindan nöbetçisinin ayak sesleri taş basamaklardan inerken yankılandı. Işıkların kısıldığı hücrede, Dük’ün kızını yerde otururken buldu. Görünüşe göre hâlâ uyanıktı. Minderine yaslanmış, küçük pencereden gökyüzünü izliyordu.


“Ne yapıyorsunuz?“


Tamamen şüpheci bir merakla sorduğu bu soruya, ay ışığının aydınlattığı o güzel kadın cevap verdi.


“Aman efendim, Sayın Nöbetçi. İyi akşamlar... Buradan ayı görebiliyorum, ben de biraz ay seyri yapayım dedim.“


Rachel konuşurken parmak uçlarıyla tuttuğu cam kadehi havaya kaldırdı. Kadehten yayılan koku, nöbetçinin yüzünü buruşturmasına sebep oldu.


“Hey hey, bir Dük’ün kızı viski mi içiyor yani...“


Viski oldukça sert bir içkiydi. Ve kadehten anlaşıldığı kadarıyla sek içiyordu. Bir soylu arada sırada böyle bir şey içebilirdi belki ama bu, temelde işçiler ve toplumun alt kesiminden insanlar için üretilmiş bir içki türüydü.


“Oh, sadece kokusundan ne olduğunu anlayabildiğinize göre viskiyi epey seviyor olmalısınız. Bir kadeh ister misiniz?“


“Siz, siz şimdiden sarhoş olmamışsınızdır... hı, EHHH!?“


Nöbetçi, Rachel’ın keyifli bir hâlde o kaliteli içki şişesini sallamasını şaşkınlıkla izledi... Ancak Rachel’ın elindeki şişenin markasını gördüğünde şaşkınlığı ikiye katlandı.


“Oha, o elinizdeki 30 yıllık bir Saint Valentinus şişesi olmasın sakın!?“


“Vay canına, ne kadar da bilgilisiniz.“


“Böyle bir şeyi içmeme imkân yok... Bu benim iki aylık maaşıma bedel.“


“Babamın içki dolabından aldım ama mührü henüz açılmamış, yani epey var. Buyurun, kadehiniz.“


“Hayır, kabul edebileceğim bir konumda değilim... Hayır ama 30 yıllık bir Saint Valentinus...“


“Atıştırmalıklarım da var.“


Soylu kadın ona bir tepsi uzattı: kuru üzümlü tereyağlı dilimlenmiş sığır eti, turşulu isli peynir, kraker üzerine sürülmüş ciğer ezmesi...


“Gelin gelin, ağzına kadar dolduralım...“


“Oooooooh... Bu, bu otuz yıllık şişe...!“


Şişeyi daha yakından görebilmek için yaklaşan nöbetçi, bu efsanevi içki şaheserinin cazibesine kapılmamak için direnerek kendi kendine defalarca, “Hayır, yapamam,“ diye mırıldandı.


Ancak onu içine çeken bu büyüye daha fazla karşı koyamayan nöbetçi, o kahverengi şişeden kadehine dolan içkiyi tek dikişte midesine indirdi.


“Gerçekten harika bir içkiymiş. Şimdi, geç kalanın cezası üç kadeh!¹“


Bu nadide eseri bir çırpıda içmenin israf olduğunu düşünse de, o kehribar renkli kokulu sıvı kadehinin ağzına kadar bir kez daha doldurulmuştu.


İki kadeh üçe, en nihayetinde dörde çıktı. Dili çözülüp içkiye alıştıkça, Rachel ona sürekli yenisini dolduruyordu. Sonunda nöbetçi yapması gereken işi tamamen unutup rahatça içmeye başladı; ancak Rachel’ın yarı yolda içmeyi bıraktığını fark edememişti.


“Ne de olsa viski en iyi sek içilir. Boğazınızdan geçtikten sonra geride hiçbir şey bırakmayan o sıcaklık hissi paha biçilemez.“


“Anlıyorsunuz değil mi!? Bu burun o aromayı es geçemez! Hanımefendi kesinlikle ağzının tadını biliyor.“


“Evet evet, Sayın Nöbetçi de öyle. Ah, biraz çikolataya ne dersiniz?“


“Ooooh, zahmet veriyorum!“


Nöbetçi körkütük sarhoş olmuştu; Rachel’ın tatlı sözleri, tıpkı içtiği alkol gibi zihnine kolayca akıyordu. Bolca içki bir ziyafete, epey eğlenceli bir muhabbete dönüşmüş ve açılmamış bir şişe de ona hediye olarak verilmişti...


“Yooook, size şunu söyleyeyim Hanımefendi, ben muhabbetimizi gayet iyi anladım.“


“Ufufufu, oysa ben hiçbir kötülük yapmadım. Ama Elliott sürekli ’Ben, ben, ben’ diye tutturuyor. İnsanlara kendimi anlatmaya çalışsam da başaramıyorum... Bundan nefret ediyorum.“


“Biliyorum, anlıyoruuuuuum. Heepşi o Prens’in b*k kafası yüzünden. Evet, Hanımefendi kötü biri değil!“


Eğlenceli bir içki masasının anılarıyla birlikte, kalan tüm şüpheler ezilip geçilmiş ve başarılı bir şekilde belli bir güven seviyesi inşa edilmişti. Rachel, nöbetçinin beynine kazınan o tatlı fısıltılarına devam etti.


İşi bittiğinde, nöbetçinin alkolden bulanmış zihni {Prens = aptal ve kötü, Rachel = zavallı ve iyi} denklemini bilinçaltına çoktan kazımış olacaktı.


“Sanırım gece yavaş yavaş sona eriyor. Lütfen evinize dönerken dikkatli olun. Ve o çok beklediğiniz viskinizi de düşürmeyin, olur mu?“


“Oooooh, orasını bana bırakın! Ah, doğru ya! Şatoyşun dışında konuşmayı kolaylaştırmak için, Hanımefendi bizim bu eğlencemizden kimşeye bahşetmemeli.“


“Evet, bunu anlıyorum. Sizden ricam, mektuplarımı iletmeniz ve kimseye fark ettirmeden düzenli ziyaretlerime izin vermeniz.“


“Bana güvenebilirşiniz. Tamaam, bir şekilşde halledeceğim!“


“Çok teşekkür ederim.“




Zindan nöbetçisi o önemli hediyesini kucaklamış hâlde, sendeleyen adımlarla merdivenleri ağır ağır çıkarak doğruca evinin yolunu tuttu.


Ve ardından, zindanın ışık almayan ön odasındaki gölgelerin içinden bir kadın doğruldu ve aydınlığa doğru bir adım attı.


“Hanımım, böylesine önemsiz bir memur olmadan da idare edebilirdik. Bizim için çoğu şey...“


Rachel yatak takımını çıkarıp minderlerini hazırlarken dudaklarında ince bir tebessüm belirdi.


“Aynısını kale kapısındaki muhafızlara da yapacağız. Saray ahalisinin Prens yerine benim tarafımı tutması çok önemli. Özellikle benimle aynı düşünceyi paylaşanların sempatisine ve işbirliğine ihtiyacımız olacak ki Elliott’ı en iyi şekilde köşeye sıkıştırabilelim.“


“Emredersiniz, nasıl isterseniz öyle olacak. Geçen gün konuştuğumuz malikâne meselesine gelince, hazırlıklara başlıyorum.“


“Teşekkürler.“


Hizmetkârı bir kez daha karanlığın içinde eriyip kaybolurken, Rachel battaniyesinin altına girdi ve ışığı söndürdü.


***

¹ Diller arası ortak bir deyiş. Anlamı şudur: “Partiye geç kalan herkes içkiyi tek dikişte bitirmek zorundadır!“

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

11   Önceki Bölüm