Prens Elliott koridorda yürürken, arka bahçedeki ağaçlık alandan geçip iç kapıya doğru ilerleyen genç bir adam gözüne ilişti. Buralarda bu şekilde dolaşan pek çok kişi olurdu ancak adamın üzerindeki kıyafetlerin bir saray mensubuna ait olamayacağı tamamen tesadüf eseri dikkatini çekmişti.
“Hey, şuradaki adam sizce de tuhaf değil mi? Kraliyet sarayının bir hizmetkârına hiç benzemiyor.“
Prensin sözleri üzerine Sykes dönüp adama baktı.
“Şey... Görünüşe bakılırsa şehir merkezindeki bir lokantanın çalışanı.“
“Öyle birinin kalede ne işi var?“
Sykes’ın mırıldanmaları George’dan şaşkınlık dolu bir nida koparmış ve Elliott’ı Sykes’ın bu tuhaf fikrine gülme isteğiyle doldurmuştu, fakat onu bundan alıkoyan ’bir şey’ vardı.
“Ne...? Tuhaf olan ne... Bir dakika!?“
Kısa bir düşüncenin ardından, adamla ilgili o ’şey’ Elliott’ın kafasına dank etti ve aniden koşmaya başladı.
“Zindana gidiyoruz!“
“Ha? Neler oluyor Ekselansları!“
Telaşla peşinden koşan iki adamın bağırışları eşliğinde Elliott, görüş alanlarına giren demir kapıyı işaret etti.
“Adamın geldiği yönü bir düşünün! Bu işin içinde kesinlikle Rachel var!“
“Ah!“
♠
Üç adam zindana kadar koştuktan sonra nefes nefese kalmışlardı ve karşılarında gördükleri manzara...
“...Öyle baksanız da size verecek değilim?“
Ellerini çırpıp yemek duasını henüz bitirmiş olan Rachel, elinde çatal bıçağıyla, önünde dumanı tüten sımsıcak bir yemeğin başında oturuyordu.
Önünde, bir zindanda hazırlanmış olması imkânsız olan birbirinden özenli tabaklar duruyordu. Hepsi taptaze görünüyordu ve odayı enfes bir koku sarmıştı.
“S-sen... Bu da ne böyle!?“
Prens yeri göğü inleten bir çığlık atarken, Rachel bakışlarını masasına indirdi.
“Önemli bir şey değil... Ekselansları, bunu daha önce hiç denemediniz mi? Böbrek turtası, otlu fırın güvercin ve naneli jöle eşliğinde balkabağı çorbası. Gayet sıradan bir öğle yemeği.“
“Sana menünü sormuyorum! Senin dışarıdan gelmiş bir yemekle ne işin var!?“
Rachel, Prensin söylediklerine zerre aldırış etmeden yemeğine başlamıştı bile. Güvercin etinin son lokmasını da mideye indirdikten sonra ağzını açtı.
“Bir sorun mu var?“
“Tabii ki bir sorun var! Sen buradayken sana yemek verilmemesini emretmiştim!“
“Ah, hani şu Sykes’ın belinize sarılıp poponuzdan iterek sizi merdivenlerden çıkardığı zaman mı?“
“Guh...“
Ağzını peçeteyle silen Rachel, kadehini hafifçe eğerek şarabından bir yudum aldı.
“Haklısınız, kesinlikle aç bırakılmam gerektiğini ve kimsenin bana yemek vermemesini söylemiştiniz.“
“Aynen öyle!“
“Fakat bu durum şu anki meseleyi kapsamıyor, değil mi?“
“...Ha?“
Rachel bıçağını eline aldı ve çıtır çıtır böbrek turtasından bir dilim kesmeye başladı.
“Mahkûma kimsenin yemek vermemesini kesin bir dille emrettiniz ama benim kendi kendime yemek sipariş edemeyeceğimi hiç söylemediniz.“
“Ne...!? Saçma, saçmalama! Dışarıdan sipariş veren bir mahkûm ne duyulmuş ne görülmüş şey!“
“Bir mahkûmun zindana yemek getirtemeyeceği kanunun hangi maddesinde yazıyor acaba?“
“B-ben öyle bir şey bilmiyorum! Ama bu sağduyu meselesi...!“
“Kral tarafından onaylanmış bir nişanı, şüpheli bir tartışma ve asılsız kanıtlar yüzünden keyfî olarak bozan Ekselanslarının ağzından mı çıkıyor bu ’sağduyu’ lafı?“
“...“
“Eğer genel bir sağduyudan bahsediyorsak, birini zindana atıp sonra da ona hiç yemek vermemeyi nasıl açıklarsınız?“
“Kuh... Şu anki bu tavrın... Sırf bu saygısızlığın yüzünden seni hemen şimdi yargılayıp idam ettirebileceğimi biliyorsun, değil mi!?“
“Öyleyse, beni idam sehpasına çıkarana kadar zindana atmalısınız.“
“Kuhhhhhh...“
Prensin söyleyecek başka bir sözü kalmamışken, Rachel yemeğini zarif bir şekilde bitirmeye devam etti.
♠
“Hımm, paket servis bana yasaklandı demek.“
Prens, hiçbir kuryenin zindana yemek getirmemesi emrini vermişti. Herhangi bir teslimat giriş kapısında durdurulacaktı.
Yasaların açıklarını bulmaya bayılan Rachel için, böyle sonradan uydurulan kurallar büyük bir haksızlıktı... Neyse, olan olmuştu.
“Yine de Ekselansları her zamanki gibi asıl noktayı kaçırıyor. Hiçbir işe yaramayan aptal bir çocuk... Teslimatları yasaklamak yerine, normalde yapılması gereken ilk şey en başta siparişimi dışarıya nasıl ilettiğimi sorgulamak olmalıydı.“
Mantığın olağan akışı buydu. Fakat Elliott, o fazladan bir adımı atmaktan aciz bir çocuktu.
Öyle olsa bile...
“Tahmin ettiğim gibi taze yapılmış yemekler gerçekten de bir harika... Biraz da taze et yemek isterdim...“
Rachel az önce kendisine getirtilen öğle yemeğini düşündü.
“Hayır, bu darbeyi hafifletecek bir şey yapmadan o konserve yiyeceklere geri dönemem.“
Buna lüks bir ziyafet demek imkânsız olsa da, onca zaman sonra pişmiş bir yemek yemenin yarattığı etki oldukça güçlüydü. Sadece biraz daha tatmak istiyordu...
Zihninde bir şimşek çaktı.
“...İşte bu. Yavaş ve huzurlu bir yaşamın temeli, toplayıcılık yaparak yaşamaktan geçer. Öyle değil mi?“
Rachel, havalandırma için yapılmış uzun ve dar pencereye doğru baktı.
♠
Gösterişli kıyafetler içindeki yaşlı ve orta yaşlı iki adam, pek de bakımlı olduğu söylenemeyecek, yabani otlarla kaplı bir arka bahçede yürüyüş yapıyordu.
“Fakat Elliott da tam bir baş belası... Majesteleri bu kadar uzun süredir ortalarda olmadığı için böyle şeyler yaşanabiliyor.“
“Kral işleri başkalarına devretmiş olsa da, Prens yargılanmaktan kaçınmak için o ayrılır ayrılmaz bu son olaya sebebiyet verdi.“
Kralın amcası ve kraliyet danışmanı Arşidük Vivaldi ile Başbakan Marki August, kimsenin onları duyamayacağı bir yerde başlarını ağrıtan mevcut sorunlar hakkında birbirlerine danışıyorlardı... Ya da sadece karşılıklı dert yanıp söyleniyorlardı.
Başbakan August etrafına bakındı.
“Yalnız Arşidük, yürüyüşümüz için bizi epey tuhaf bir yere getirdiniz.“
Bu arka bahçe ıssız olarak nitelendirilebilirdi; soyluların normalde görmek isteyeceği türden, peyzajı yapılmış bir bahçeye hiç benzemiyordu.
Arşidük şişman ve neşeli bir ihtiyardı. Zekice bir haylazlık yapmış gibi görünerek başını geriye atıp kahkaha attı.
“Nihahaha. Gelin gelin, burası o sıradan, güzelce bakılmış bahçelerden çok daha farklı bir tat sunuyor.“
Arşidük parmaklarıyla uzamış yabani otları araladı ve sessizce diğer tarafa göz attı.
“Lütfen şuraya bakın Başbakan. Bu doğal bahçede, halka açık bir parkta bulabileceğinizden çok daha fazla yaban kuşu bulabilirsiniz... İşte, son zamanlardaki favorim şuradaki göletin kıyısında gördüğünüz o iri ördek.“
Başbakan da kendini otların arasına gizledi ve içeri baktığında gördüğü manzara karşısında etkilendi.
“Hoh... Gerçekten de epey iriymiş. Tüyleri de bir o kadar güzel.“
“Hı-hım. Son zamanlarda ona gizliden gizliye Enrique demeye başladım ve...“
Arşidük favori kuşu hakkında bir açıklamaya girişmişti ki...
*ŞLAAK!*
“GYAAAAAAAAAAAAAAAAA!!“
“Ne!?“
İki adam önlerinde havada uçan bir şey fark ettiler ve geçici adı “Enrique“ olan ördek, olduğu yerde kalakalmadan ve yere yığılmadan önce yüksek sesli bir çığlık kopardı. Çevredeki tüm kuşlar paniğe kapılıp gaklayarak ve vaklayarak gökyüzüne havalanırken, iki adam açık göletin kenarında yuvarlanan bir şey fark ettiler...
*Sürt*
*Sürt*
Can çekişen ve kasılan “Enrique“, bariz bir şekilde kendi iradesi dışında bir yöne doğru yavaşça sürükleniyordu.
Yakından bakıldığında Enrique’nin delinmiş göğsünden dışarı fırlayan bir ok ucu görülebiliyordu ve birisi okun arkasına bağlanmış ince bir ipi çekiyordu.
Arşidük ve Başbakan sessizce hareket etmeye devam eden ipin peşine düştüler ve yakındaki bir binanın eski taş duvarına vardılar. Görmesi zordu ama yerden yaklaşık on santimetre yüksekte, geniş ve açık bir delik oluşturan yatay bir yarık vardı. İki adam vardığında çok geçti; “Enrique’nin“ bedeni çoktan içeri çekilmişti.
“...“
Deliğin dışına genç bir kadının kaba sesi yankılanırken iki adam sessizce birbirlerine baktılar.
“Uva, bu şey kocaman! Güzel, çok güzel, bu yemeye değer bir şey!“
Sesinden kişinin kimliğini bir şekilde tahmin edebilen Başbakan çömeldi ve seslendi.
“Affedersiniz, iyi misiniz? Siz orada ne yapıyorsunuz Allah aşkına?“
“Ha? Ben mi?“
Kendisine yöneltilen soruya hafifçe kafası karışmış bir şekilde cevap veren kız, onlara tam olarak ne yaptığını anlatmaya koyuldu.
♠
Elliott ve yaverleri koridorda yürürken, karşı yönden Büyük Amcası Vivaldi’nin bir çocuk gibi koşa koşa geldiğini gördüler. Başbakan da arkasından ona seslenerek peşinden geliyordu.
“Hım?“
Elliott ve diğerleri neler olduğunu anlayamadıkları için öylece durup baktılar. Arşidük ağlayarak koridordan aşağı koştu ve Elliott’ın yakasına yapıştı.
“Elliott, seni serseriiiiiii!“
“Ha, ben mi? Ben ne yaptım ki!?“
“Sen... Senin yüzünden...“
“Ne!? Büyük Amca, ben, ben ne yaptım ki!?“
Böylesine öfkeden deliye dönmüş bir ihtiyarı söküp atmak kolay olurdu ama Kral ve Kraliçe şu anda yoktu ve Kralın görevleri başkalarına devredilmişken zirvedekilere kaba davranmak pek akıllıca olmazdı. Ne Sykes ne de George Kralın amcasına dokunabildi, bu yüzden ne yapmaları gerektiğini anlamak için ikisi de Prensin yüzüne baktı.
“Uvaaaa... Senin yüzünden, Enrique... Enrique...“
“Ha, Enri... Kim!?“
“Rachel, Enrique’yi yedi!“
“Racheeeeeeeeeeeeeeel!!!“
♠
Elliott ve diğerleri, zindan nöbetçisinin ne yapacağını bilemez bir hâlde giriş kapısında oturduğu zindana doğru koştular.
Zindan nöbetçisi Prensin grubunu görür görmez hızla ayağa kalktı ama hemen yanından dumanların yükseldiği görülebiliyordu.
“Heyyy, bu da neyin nesi böyle!?“
“Şey...“
Zindan nöbetçisi acınası bir yüz ifadesiyle duman püskürten açık kapıya dönüp baktı.
“Leydimiz kamp ateşiyle oynuyor.“
“Kamp ateşi mi!? Zindanda mı!?“
“Ateşin gücünü ayarladığı için içeride oksijen yetersizliği gibi bir tehlike yokmuş gibi görünüyor...“
“Böyle bir şey umurumda bile değil! Hapishanede kamp ateşi yakmak da ne demek, ne düşünüyor bu kız!?“
Zindan nöbetçisi başını kaşıdı.
“Eline taze ördek eti geçtiği için mangal yapacağını söyledi.“
“Seni pislikkkkkkkk!“
Zindanın içindeki duman tavana tutunarak merdivenlerden yukarı çıkıyor ve kapıdan dışarı süzülüyordu, bu yüzden yeraltı mekânının kendisi şaşırtıcı bir şekilde duman altı olmamıştı.
Restore edilmiş parke taşlı hapishanenin içinde Rachel, parçaladığı boş kutularından bazılarını yakacak olarak kullanıp küçük bir ateş yakmıştı. Alevlerin üzerine yerleştirilmiş demir bir plakanın üzerinde etler cızırdayarak pişiyordu. Sykes durumu pek kavrayamasa da, etrafa yayılan koku midesinin guruldamasına yetmişti.
Elliott ortamın havasını görmezden gelip aklından birkaç laf sokma cümlesi geçirdi, ardından parmağını büyük bir ciddiyetle etleri çevirmeye devam eden Rachel’a doğru uzattı.
“Rachel! Zindanda kamp ateşi yakıp mangal yapamazsın!“
Rachel başını kaldırıp Prense bakmadı bile; tamamen önündeki ızgara ete odaklanmış hâlde ona kısa bir cevap verdi.
“Böyle bir kural yok.“
“Tabii ki yok!? Dünyanın neresinde bir aptalın kamp ateşiyle oynamasına izin veren bir hapishane görülmüş!?“
Elliott ayağını yere vurarak bağırırken, Rachel ona kısaca yan gözle bakıp tekrar etine diktiği gözleriyle pişmesi için ne kadar süre kaldığını hesaplamaya devam etti.
“Haklısınız... Bu durumdan duruma değişir. Eğer hiç yiyecekleri yoksa ve açlarsa, buna izin verilmez miydi?“
“Bu ülkenin eski günlerinde bile böyle bir şeyin yaşandığını hiç duymadım.“
“Eh, zaten o bahsettiğim hikâyenin ilk adımı, bir mahkûmun elinde yay bulunması gibi nadir bir tesadüfü gerektirirdi.“
“Başka bir deyişle sadece sen, sadece sen böyle bir şeye kalkışabilirdin...!“
Elliott yüzünü korkunç derecede iğrenmiş bir hâle sokarak konuştu.
“Sen... Büyük Amcama, sana hiç yemek vermediğim için kendi yemeğini kendin avlamak zorunda kaldığını söylemişsin.“
“Evet, kesinlikle böyle bir şey söyledim.“
Rachel tuzlanmış ördeği eline alırken keyifli görünüyordu. Elliott parmağını bir kez daha ona doğru dürttü.
“Pekâlâ, o zaman bu kadar bencilce davranmayı bıraktığın sürece yemeklerini alacaksın!“
Maksimum taviz!
Elliott bu şeytani kadının düşünce yapısına ancak yavaş yavaş ayak uydurabiliyordu ama sabrı kalmamıştı... Ve Büyük Amcasının o perişan hâlde ağlayıp bağırdığı yürek burkan sahnenin tekrarlanmasını önlemek için aç bırakma taktiklerine son vermesi gerekiyordu.
Rachel sinir bozucuydu... Ama şimdilik ona istediğini vermek en iyisiydi. Ne var ki, onun bu keyfî davranışları artık büyük bir karmaşaya yol açmıştı ve Kral döndüğünde Elliott onu tüm suçlarından dolayı itham edebilecekti.
Rachel bunca zamandır onunla alay ediyordu ve Elliott artık ölüm cezasının bile ona az geleceğini düşünmeye başlamıştı. Bu düşünceler, Rachel’ın henüz ciddileşmediğini bilmemesinden kaynaklanıyordu.
Başlangıçta sadece gerilen sinirlerini yatıştırmak için biraz mola veriyordu ama Rachel, burada olabildiğince çok hasar vermeye karar vermişti. Yani Prensin sinirlerine.
Zaten tecrit edilmiş durumdaydı. Bu adam sessiz kalsa bile, en iyi ihtimalle daha sonra içeriye biraz bayat ekmek fırlatırdı o kadar.
Rachel, kendi elleriyle yaptığı o leziz yemeği yerken, böylesine cömert bir teklifte bulunduğunu sanan Prens Elliott’a doğru yavaşça döndü.
“Ekselanslarından hiçbir yemek istemiyorum... İçinde ne olabileceğini bilemem, o yüzden kalsın.“