Karanlığı yaran ay ışığı, pencereden süzülerek zemindeki narin bir silüeti aydınlatıyordu. Ay, sırf kendi ışığıyla gazete okunabilecek kadar parlaktı; etrafını saran karanlık ise o mürekkep karası çukurlarında her şeyi yutabilecek kadar yoğundu.
Sessizliğin ortasındaki bu ışık göletinin hemen yanı başında gözlerini açan Rachel, gömüldüğü minderden doğruldu.
“Hımm... Gündüz çok fazla uyumuşum.“
Zihni tamamen açılmıştı, artık uyuması imkânsızdı.
Ona kızacak kimsenin olmaması öylesine hoşuna gitmişti ki uzun bir şekerlemeye dalmıştı. Yalnız yaşamanın verdiği o özgürlük hissine kendini fena kaptırmıştı.
Uyumaya çalışmaktan vazgeçip ayağa kalktı. Havalandırma boşluğundan sızan ay ışığı, etrafı görmesi için fazlasıyla yeterliydi.
“...Güzel bir ay doğmuş. Acaba bu gece dolunay mı var?“
Gökyüzünde parıldayan o kusursuz daireye bakarken gözlerini kıstı. Yeniden battaniyesinin altına girmek yerine aklına muazzam bir fikir gelmişti.
Ahşap kasaların birkaçını taşıyarak pencerenin altına derme çatma bir merdiven kurdu.
“İyi fikir.“
Taşıma çantasını da yanına alarak kendi elleriyle yaptığı ahşap basamakları tırmandı. En üstteki kasanın üzerine oturup pencereden dışarıyı seyrederken gece esintisinin tadını çıkardı.
“Aya karşı çalmak insana duygusal hissettiriyor.“
Ardından en sevdiği enstrümanı kılıfından çıkardı ve yüzünde hülyalı bir ifadeyle dudaklarına götürdü.
Yıldızlı gece göğünde hafif bir melodi yankılanmaya başladı.
♠
Prens Elliott’ın pijama niyetine giydiği şey uzun bir gecelikten ibaretti. Yine de kenarda duran terliklerini ayağına geçirdiği gibi yatak odasından fırlamış, o kılıkta zindana kadar koşturmuştu.
Yüzünde son derece gergin bir ifade olsa da oldukça kısık bir sesle sordu:
“Rachel, bana söylemek istediğin bir şey mi var?“
Aralarındaki demir parmaklıkların ardında elinde enstrümanıyla duran Rachel, pişti olmuşçasına aynı tarz gecelikler giydiklerini fark edince utangaç bir tavırla kollarını göğsünde kavuşturdu.
“Ekselansları... Gecenin bu vaktinde genç bir hanımın odasına gelmenin pek de takdir edilecek bir davranış olmadığını biliyorsunuz, değil mi?“
Araya giren bir, iki saniyelik sessizliğin ardından...
Elliott, ayağındaki terliklere aldırmadan demir parmaklıklara sert bir tekme savurdu.
“Olay bu mu!? Bundan başka söyleyeceğin bir şey olmalı! Mesela, ’Rahatsızlık verdiğim için özür dilerim’ gibi bir şey!? Veya ’Gecenin bu kör vaktinde şu lanet trompetten keçi melemesi gibi sesler çıkarmamalıydım!’“
“Ekselansları... Bunun bir trompet olduğunu mu sanıyorsunuz? Bakır üflemeliler ailesinden olsa da teknik olarak trompetten tamamen farklı bir—“
“Biliyorum! Sence bunların zerre umurumda olduğunu mu sanıyorsun!? Dolunayı görünce duygusala bağlayıp gece yarısı bu curcunayı koparmaya mı karar verdin!?“
“Evet.“
“Peki böyle bir durumda neden Sing Sing Sing ve Little Brown Jug çalıyorsun!?¹ Tam olarak nasıl bir hissiyat yakalamaya çalışıyorsun!?“
“Aman tanrım... Ekselansları, müzik konusunda oldukça kültürlüsünüz.“
“Dalga geçme! Pekâlâ, bir sonraki hamleme ne dersin!? Bu sefer şövalye tarikatını kapına yığıp seni oklarla bir kirpiye çevireceğim!“
“Doğruyu söylemek gerekirse bu tarzın bana yakışacağını düşünüyorum...“
Rachel kendi kendine kıkırdayarak enstrümanını kılıfına yerleştirirken, Elliott öfkeden köpürerek ayaklarını vura vura odasına döndü.
“Sesin ona kadar ulaşma ihtimali yüzde elli civarındaydı ama rüzgârın yönü benden yanayken bu zahmete girmeye değdi.“
Yeniden minderine gömülen Rachel, yastığına *Pon Pon* diye birkaç kez vurup kabarttı ve hâlinden gayet memnun bir şekilde başını geriye yasladı.
“Ah... Ekselanslarının o muazzam, ağlamaklı yüz ifadesini kendi gözlerimle gördüğüme göre artık mışıl mışıl uyuyabilirim.“
♠
Kahvaltıdan sonra nedensizce duvarı inceleyen Rachel, o an aklına şimşek gibi çarpan bir detayla yanında biraz boya getirdiğini hatırladı.
“Doğru ya. Buradaki duvarların fazla kasvetli olacağını tahmin edip etrafı biraz renklendirmek için yanıma boya almıştım.“
Biraz sanatla uğraşmanın dün geceki resitalini harika bir şekilde taçlandıracağını düşünüyordu. Yavaşça ayağa kalkarak resim malzemelerinin olduğu kutuyu bulmak için eşyalarını karıştırdı.
Kutudaki boşlukları doldurmak için kullanılan eski gazeteleri yere seren Rachel, kullanacağı boya tenekelerinden birinin kapağını açtı. Taş duvara yönelip yüzeyi önce bir kat beyaz astarla kapladı, ardından başını hafifçe yana eğerek eserini süzdü.
“Hımm... Burayı sadece duvar kâğıdı gibi tek renge boyamak biraz israf olur.“
Asıl planı duvarın tamamını en sevdiği nane yeşiline boyamak, ardından da keyfine göre birkaç çiçek deseni eklemekti... Fakat şimdi bu bembeyaz duvara bakarken böyle bir yüzeyi basitçe harcamanın yazık olacağını düşünüyordu.
“Yosh, hadi kendimizi aşıp bir şaheser yaratalım!“
İlham perileri kapısını çalmıştı. Madem dışarı çıkamıyordu, o hâlde eşsiz bir doğa manzarası çizmek hiç de fena bir fikir sayılmazdı.
♠
Dirseklerini masaya dayamış olan Elliott, önündeki belgelere boş boş bakarken George’un onunla konuşma çabalarına yüzünü buruşturarak karşılık verdi.
“Sorun nedir Ekselansları... Uykunuz mu var? Gözlerinizin altı torbalanmış...“
“Ah...“
Başını öne eğmiş olan Elliott’ın yüzünde çökmüş bir ifade vardı; alnını birleştirdiği ellerinin tersine yasladı.
“Lanet olsun sana Rachel...! Yatağıma döndüğümde bile uyuyamadım, o melodi kafamın içinde yankılanıp durdu.“
“Ha?“
“Yok, diyordum ki...“
Elliott zar zor doğrulup sırtını dikleştirdi ama daha tek kelime edemeden Sykes paldır küldür kapıdan içeri daldı.
“Sykes... Bir odaya girmeden önce kapıyı çalman gerekir.“
“Ah, doğru.“
Sykes arkasına dönüp girişini baştan yapmak üzere kapıya yöneldi ancak Elliott sinirle onu durdurdu.
“Görgü kurallarını evinde çalış! Bir sorun mu var!?“
“Ah, evet. Yani, zindan tarafından gelen tuhaf bir koku olduğuna dair bir şikâyet aldık.“
Elliott ve George birbirlerine baktılar.
“...Yoksa, kız kardeşin şimdiden çürüyüp cesede mi dönüştü...?“
“Bu sadece Ekselanslarının temennisi. Daha dün gece yarısı onu görmediniz mi? Kokunun yayılması için yarım gün yetmez.“
“Hayır, öyle ağır bir koku değil. Daha çok... genzi yakan, rahatsız edici bir şey.“
“..........?“
♠
Zindana inen üç adam, duvarların geçirdiği değişimi görünce açık kalan ağızlarını zor kapatmışlardı.
“S-sen... bu...“
Daha dün çatlak taş yığınından ibaret olan zindan duvarı, şimdi çiçekli çayırların, görkemli bir kanyonun ve beyaz bir arka plan boyunca uzanan dağ silsilelerinin resmedildiği bir tabloya dönüşmüştü. Gölgelendirmesi ve tek nokta perspektifiyle çizilmiş bu üç boyutlu manzara resmi öylesine gerçekçiydi ki, görenlerin nefesini kesiyor, onlara adeta başka bir dünyaya açılan bir portala bakıyormuş hissi veriyordu.
Gelgelelim.
“Bu, burası bir zindan olmasına rağmen...“
Böylesine muazzam bir eserin, kimsenin göremeyeceği bir yerde olması...
Zindandan yayılan o rahatsız edici koku, boya kokusundan başka bir şey değildi. Rachel tek bir gün içinde o kadar çok boya kullanmıştı ki o yoğun kimyasal koku tüm yeraltını kaplamıştı.
“Fakat burası iğrenç kokuyor... Rachel, sen bu kokuyu almıyor musun?“
Çizdiği çiçek bahçesindeki son rötuşları da tamamlayan Rachel, Sykes’ın sorusu üzerine omzunun üzerinden arkasına baktı.
“Başlarda çok keskindi ama yarım gün boyunca soluyunca burnum alıştı, artık pek rahatsız etmiyor.“
“Yani başlarda seni de mi rahatsız etti...?“
“Başta biraz endişelendim ama...“
Eserini tamamlayan Rachel, tabloyu tam açıdan görebilmek için odanın diğer ucuna geçti...
“Acaba...“
“Acaba?“
Genç kız başını hafifçe yana eğdi.
“Belki de yatak odamın böyle bir resme ihtiyacı yoktu diye düşünmeden edemiyorum.“
“Bunu baştan düşünecektin!“
Rachel ve Sykes demir parmaklıkların ardından tablo hakkında tartışmaya devam ederken, George aniden şu ana kadar sessizliğini koruyan diğer kişiyi fark etti.
“Hm? Ekselansları?“
George omzunun üzerinden arkasına baktı.
“Ekselansları!?“
Elliott, serseme dönmüş bir hâlde çoktan yere yığılmıştı.
“Ekselanslarıııııııııııı!!“
George ve Sykes telaşla onu yerden kaldırırken, prensin gözlerinin tamamen geriye kayıp bembeyaz olduğunu fark ettiler.
“Buranın kokusu uykusuzluğuyla birleşince ağır geldi herhalde.“
“Şu an sebebinin bir önemi yok!? Onu hemen dışarı çıkaralım!“
Adamlar büyük bir velveleyle zindandan çıkıp gittiler. Rachel ise en sonunda kendi kendine bir karara vardı.
“Vay canına, Ekselanslarını tek vuruşta indirecek kadar harika bir eser oldu demek ki.“
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.