İspirto ocağındaki su tıslayarak kaynamaya başladığında, sıcak suyu çoktan hazırladığı yaprakların üzerine döküp demliği kapattı. Kum saatini ters çevirdi. Ahşap kutularından birini karıştırmaya başlamadan önce demliğin üzerini kalın bir kılıfla örttü.
“.......Kurabiye mi yesem, yoksa kuru pastayla mı devam etsem? İşte bütün mesele bu.“
İşaret parmağının tersini dudaklarının altına yerleştiren Rachel derin bir düşünceye daldı... ve Prens Elliott’ın buz gibi bakışları, onun bu kusursuz yüzüne kilitlenip kaldı.
“........Rachel. Sence şu an asıl mesele bu mu!?“
“Aman efendim, Ekselansları! Çayın demlenme aşamasında bundan daha acil bir mesele olabilir mi?“
Aradan birkaç gün geçmişti. Kafasını toplayıp zindana geri dönen Elliott’ın karşılaştığı manzara... Rachel’ın son derece zarif bir şekilde çay saatine hazırlanmasıydı.
Nereden bakarsanız bakın, zerre kadar pişmanlık duymuyordu.
“Yok artık, söyleyecek hiçbir şeyin yok mu?“
Prensin bu sözleri üzerine Rachel elini çenesine koydu. Kısa bir an düşündü.
“.....Ah! Henüz bir fincan seçmedim, değil mi?“
“Böyle ufak bir detay benim neden umurumda olsun!?“
“Olmaz, olmaz. Ben düşünürken kumun tamamı akıp gitti.“
“Prensin sorusunu öylece geçiştirme! Doğru düzgün dinleyemez misin sen!?“
Prensi görmezden gelmesine yönelik yükselen bağırışlar odayı doldururken Rachel neşeyle gülümsedi. Hazırlıklarının enfes kokusu burnunu gıdıklıyordu. Tek lokmada tatlı bir şekerleme attı ağzına. Bol kuru meyveli konyaklı kekten bir parça denedi. Ardından taze demlenmiş çayından bir fincan doldurup yudumladıktan sonra keyifli bir iç çekti.
“Ne de olsa, çaylı keklerin yanına en iyi Aslan Çayı’nın Fındık ve Orman Meyveleri harmanı gidiyor... İşte mükemmel cevap.“
“.......Hey, keyfin yerine geldiyse bu tarafa dön. Seni küstah, Prensin sözlerini daha ne kadar duymazdan gelmeyi planlıyorsun?“
Elliott’ın sesi kaynayan magma gibi fokurduyordu. Bu sözleri duyan Rachel, elindeki çatalla başını kaldırıp Prense baktı.
Ağzındakini yuttu. Kaşlarını çattı. Ardından çatalının ucuyla şiddetle Elliott’ı işaret etti.
“Ekselansları........ bu ’Prens’ meselesi... Hizmetkârlarınızın sizinle bu şekilde dalga geçmesine izin vermemelisiniz! Böyle kaba saba herifler yanınıza çağrılmamalı, tıpkı benim yaptığım gibi şiddetle işaret edilmelidir! Anlıyor musunuz? Onee-san’a söz veriyor musunuz?“
“Haaaaaaaah!?“
Eski nişanlısına ukala bir ifadeyle vaaz veren Rachel, görevini tamamlamış olmanın rahatlığıyla kendisine ikinci fincanı doldurdu.
Aldığı bu tuhaf karşılık karşısında Elliott donup kaldı... Kendine geldiğinde ise alnında mavi bir damar seyriyordu.
“Bir mahkumun, böyle son derece zarif zırvalıklar edebileceği bir yaşam tarzı kurması normal mi sence... Hah!?“
“Aşk olsun! Bilmenizi isterim ki gayet uyanığım. Uykumda konuşuyor olsaydım bile, beni uyandırmak için Ekselanslarının varlığı tek başına yeterli olurdu.“
Rachel’ın her lafa verecek bir cevabı vardı.
“Yeter artık, seni küstah! Sadece gölgelerin içinden Margaret’e zorbalık etmekle kalmadın, şimdi de aptal gibi yaptıklarından pişman olmayı reddediyorsun...!?“
“İşte bu! Her şeyi geçtim, ben bir zindana kapatılmışken, neden Ekselanslarının söylediği her şeye karşı aklı başında olanı oynamak zorundayım! Neden Prensin rezilliğinin yükü bir mahkumun omuzlarına biniyor? Bu adil mi? Ekselanslarının konumuna uygun söz ve davranışların farkında olmanız ve çevrenize karşı biraz daha dikkatli davranmanız gerekmez mi!?“
“Eh!? Ö-özür dilerim...................hm?“
....................Rachel’ın mantığında bir gariplik vardı.
Tam da Rachel üçüncü fincan çayını bitirmeyi başardığı sırada, Elliott, Rachel’ın suçu ince ince kendisine yıkmayı başardığını fark etti.
“Bir saniye, az önceki tamamen senin durumu çarpıtman değil miydi!?“
“Tepki vermek için biraz geç kalmadınız mı?“
“Kes sesini artık!? Senin hakkında konuşuyoruz! Yeraltı zindanına kapatıldın, kafan biraz olsun yerine gelmedi mi?“
“Bir dükün genç kızı bu karanlık ve rutubetli yeraltı zindanına nasıl dayanabilir ki! Seni buraya tıktığımdan beri tam on gün geçti. Yaptığın hazırlıklar burayı geçici bir konaklama yerinden öteye nasıl taşıyabilir? Kibrini ne kadar şişirirsen şişir, sadece kuru gürültü yapıyorsun, öyle değil mi!?“
Tüm bu sözlerin hedefindeki kişi ise sadece çayın ne kadar güzel olduğunu mırıldandı. Çay takımını umursamaz bir bilge edasıyla olduğu gibi bırakıp kanepesinin yumuşak minderlerine gömüldü ve bir kitap açtı. Kapağına bakılırsa, son moda resimleri ve hikayeleri bir araya getiren bir dergiye benziyordu.
Elliott tamamen görmezden gelinmişti; tek bir cevap bile alamadı. O esnada ortam biraz fazla karanlık gelmiş olacak ki, Rachel masasının üzerindeki lambanın ışığını hafifçe açtı.
“Heeeyyyy!“
“Bazı insanlar bir türlü sakin kalamıyor... Biri kitap okurken sessiz olunması gerektiğini, eğitiminizden sorumlu olanlar size hiç öğretmedi mi?“
“Sana daha önce hiç, insanların söylediklerini sonuna kadar dinlemen ve başka bir şeyle ilgilenmemen gerektiği söylenmedi mi...!?“
“Eğer öyleyse her şey yolunda demektir. Seni başından beri dinlemiyordum zaten.“
“Böyle nasıl idare edebiliyorsun!?“
Kitabı hâlâ açıkken Rachel başını kaldırıp Elliott’a baktı.
“Ekselansları... Buradaki hayatımda sızlanmamı gerektirecek ne görüyorsunuz?“
Elliott zindanın içine şöyle bir göz gezdirdi.
Soğuk ve sert zemini örtmek için kalın, geometrik desenli bir halı serilmişti.
Oturmayı düşünürken, bir prens olarak statüsüne bile yakışmayacak lükslükte, minderli bir kanepe gözüne çarptı.
Az önce içilen çayların birinci sınıf yapraklardan demlendiği aşikârdı. Üstelik sürekli kullanılmasına rağmen yakıtı hiç bitmiyor gibi görünen bir lamba da cabasıydı.
Öğünler için stoklanmış, nadir bulunan yabancı menşeli konserve lezzetler de düşünülünce, zindanın içindeki olanaklara kusur bulmak ancak önyargıyla açıklanabilirdi.
Yine de buradan ayrılamamak onu bu kasvetli ortama katlanmaya zorluyordu; en iyi ihtimalle fakir, alt sınıf bir aristokrat seviyesinde bir hayattı bu.
Ve Elliott son on gündür yaşananları hesaba katarak şu kanıya vardı... Bu kadın, o tam bir *hikikomori*ydi.
“Ha, Hahaha... Görünüşe bakılırsa bu zindanın tadını epey çıkarıyorsun.“
“Değil mi?“
“Ancak! Sen bu yere tıkılıp kalmışken dünyanın hızla ilerlemeye devam ettiğini bilmiyor musun!? Senin gibi kibri yüksek biri için özür dilemek bir aşağılanma olabilir, ama hapiste kalmanın artılarını ve eksilerini düşünmek daha iyi değil mi?“
Meramını anlatmaya çalışan Elliott’ın gözleri ona tepeden bakarken, Rachel sessizce dergisinin sayfalarını çevirmeye geri dönmüştü.
“Aslına bakarsanız artıları ve eksileri etraflıca düşündüm.“
“Öyle mi?“
“Kuşkusuz istediğim zaman dışarı çıkamam ve dünyanın akışının kesinlikle gerisinde kalacağım.“
“Görüyorsun işte, tam da böyle!“
“Fakat.“
“Hm?“
Elliott şüpheci bir ifade takınırken, Rachel her zamanki gibi gözlerini dergisinden ayırmadan yumuşak bir ses tonuyla konuştu.
“Zindanda kaldığım sürece, nişanımızın iptali geçerliliğini korur. Bu yüzden Kraliçe eğitimine katılmak zorunda değilim. *O eğitim*, sorumlu tüm öğretmenlerin her Allah’ın günü havadan sudan bahsetmesinden ibaret. Eğer bu hapishaneden çıktığımda Prensin nişanımızı iptal etmesi geri alınırsa, anında eğitim ofisi tarafından yaka paça götürülürüm. Bu bir şaka değil. Böyle bir tehlike varken neden risk alayım ki?“
Rachel konuşurken, Elliott düşünmeye çalıştı.
Rachel’ın kraliçelik eğitiminden sorumlu öğretmenleri tanıyordu. Küçükken, sıkılıp o sert eğitimden kaçmaya çalıştığı için onu durmadan azarlarlardı... Hayır, aslında Prensin bir prens gibi davranmasını sağlamak için zor kullandıklarını söylemek daha doğru olurdu...
Rachel’ın kraliçelik eğitimi aldığını hiç görmemişti ama öğretmenlerin yüzlerini biliyor, derslerin nasıl geçtiğini tahmin edebiliyordu.
Hareket özgürlüğü yok. Zamanı kendi isteğine göre harcamak imkansız. Daracık bir sıraya sıkışıp kalmışken, bir grup öğretmenin kuduz köpekler gibi durmadan üzerine havladığı bir kabus.
Elliott hangisinin daha katlanılabilir olduğunu merak etti..........
♠
Sykes ahırdaki atların durumunu kontrol ederken, Elliott’ın arka bahçeden doğru yürüyerek geldiğini fark etti.
“Ekselansları, Rachel’ı ziyaretten mi döndünüz?“
“.........Ah.“
Sykes, enerjisi tamamen çekilmiş gibi görünen Elliott’ı görünce başını yana eğdi. Atları fırçalamayı bitirdikten sonra etrafı toparlamaya başladı.
“Nasıl geçti? Rachel biraz olsun pişmanlık belirtisi gösterdi mi?“
“......Hayır, her nedense.....hiç pişman olmamış........bu gidişle de olmayacak.“
“Ha?“
Sykes, Elliott’ın bu bitkin ve cansız tavrı karşısında endişelenmeye başlamıştı ki, tam o sırada George saraydan koşarak çıkageldi.
“Şükürler olsun, sizi buldum! Ekselansları!“
“George.“
“Ah, George. Ne oldu?“
Koşarak gelen George’un benzi atmıştı. Başta sadece buraya kadar koştuğu için nefes nefese kaldığını düşünseler de, asıl mesele bu değil gibiydi.
“Bir şey mi oldu?“
Elliott’ın sorusu üzerine George, başını bir ağaçkakan gibi şiddetle aşağı yukarı sallamaya başladı.
“Ekselanslarının ofisinde... Ablamın hapsedilmesi konusunda ikna olmayanlar.......“
Sykes sırtını sıvazlarken George isteksizce konuşmaya başladı. Acı dolu nefes alışverişleri kelimelerini kesik kesik bölüyordu.
“Ha...........öyle mi?“
Elliott derin bir iç çekti.
Bugüne kadar da ikna olmayan, Elliott’ın eylemlerinin anlık bir heves ve kararlarının geçersiz olduğunu iddia eden başka saray mensupları ve aristokratlar da çıkmıştı.
“Pekâlâ, elden bir şey gelmez. Gidip onlarla doğrudan yüzleşeceğim. Gidelim!“
Elliott kendini toparlamaya çalışarak ofisine doğru yöneldi... Tam o sırada arkasından George, kurumuş boğazından son bir bilgi daha yumurtladı.
“Düşes Somerset ve ablamın eğitiminden sorumlu diğer hanımlar içeri akın etti...... tiz sesleriyle herkese bağırıp çağırıyorlar, karşılık vermekte zorlanıyoruz!“
Elliott’ın ayakları olduğu yere çivilendi.
Bulunduğu yerde muazzam bir 180 derecelik dönüş yaptıktan sonra Sykes ve George’a doğru geri yürüdü.
“Yosh, uzun bir kafa dağıtmaya çıkıyoruz!“
“Eh!? Ama... İtiraz etmeye gelenler.........“
“Şimdi mi gidiyorsunuz!? Güneş batmak üzere olmasına rağmen mi!?“
“Endişelenmeyin! Atları dört nala sürerken her şeyi unutacağız! Neeee olmuş yani, güneş batarsa dışarıdaki villada kalırız!“
Elliott iki yaverinin yanına katıldı. Ufuktaki güneş kızıllaşmaya başlarken atları banliyölere doğru sürdüler.
“Ekselansları.......kaçsanız bile, yine gelecekler....... “
“Kaçmıyoruz! Tamamen tesadüf eseri, gerçekten de tesadüfen atlarımızla gezintiye çıkmış bulunduk!“
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.