Bölüm...
Adventure,Fantasy,Horror,Isekai

Bölüm 290

54.Kısım – Şeytan Kral Avcısı (6)
Yazar: Sansanson Grup: : Novel Gecesi Okuma süresi: 9 dk Kelime: 2.314

 
   “Hey, Lee Jihye.” Bir adam, tipik bir gangster tonuyla konuşurken bize doğru el salladı. Sırtına attığı beyaz ceket kesinlikle Sonsuz Boyutlu Uzay Ceketi’ydi. Yani benimkiyle aynıydı.
 
   [Takımyıldızı Kova’da Açan Zambak kaşlarını çatıyor.]
 
   [Takımyıldızı Kızıl Kozmosun Komutanı hoşnutsuzluk gösteriyor.]
 
Ceketimin iç cebindeki çiçekler titriyordu.
 
...Bu herif mi liderdi? İçimi kaplayan şok dalgası bir an başımı döndürdü. Refleksle Yoo Joonghyuk’a baktım ancak bir aptala dönüşmüş olan Yoo Joonghyuk ile bu şoku paylaşmam imkânsızdı.
 
Tekrar adama baktım. Bir eli sargılıydı ve beyaz saçlarını geriye itip gülerken kapıya yaslanmıştı.
 
   Kim Dok ja bir ap tal.
 
...Ne kadar düşünürsem düşüneyim, lider o olamazdı. En başta, bu ‘ceket’ 95. senaryoda kolayca elde edilebilecek bir şeydi.
 
Lee Jihye kaşlarını çattı. “Kim Namwoon.”
 
   “Efendim.”
 
   “Sana beni tanımıyormuş gibi yapmanı söylemiştim. Şimdi defol git. İçeri girmem lazım.”
 
   “Uh, uh...”
 
Kim Namwoon, Lee Jihye’nin sözleri karşısında bocaladı. Lee Jihye, Kim Namwoon’a acınası bir şeymiş gibi ters ters baktı. “Ayrıca, Usta’nın ceketini çalmayı kes. Seni gebertirim.”
 
   “...Sadece bir kez giymek istemez misin?”
 
Lee Jihye kapıyı hızla açıp binaya girdi. Sanki onun ağırlığı altında ezilmiş gibi, Kim Namwoon’un bakışları Lee Jihye’nin arkasından gitti.
 
…Düşününce, ilişkileri tam olarak orijinal romandaki gibiydi. Zihnimde pek çok yeni şey canlanıyordu. Lee Jihye, Lee Hyunsung ve Kim Namwoon…
 
Merak ve bilinmeyen bir korku kalbimin derinliklerine çöreklenmişti. Bu turda ne olmuştu? Bir an dalgınlaşmışken Kim Namwoon bana baktı.
 
   “Kimsin sen? O ceket benimkine benziyor sanki?”
 
   [Karakter Kim Namwoon sana karşı teyakkuzda!]
 
Onunla ilk tanıştığım anı hatırladım. Kim Namwoon’un kafası metroda patlamıştı. Kim Namwoon hâlâ hayatta olsaydı... böyle mi hissettirirdi?
 
   “Hey asker, bu kişi kim? Siktir! Bu Yoo Joonghyuk!”
 
Kim Namwoon arkamdaki Yoo Joonghyuk’u fark etti ve hızla geri çekildi.
 
   [Takımyıldızı Abisal Kara Alev Ejderhası dişlerini gösteriyor.]
 
Sanrı Şeytanı Kim Namwoon. Bu turda, Kara Alev Ejderhası orijinal enkarnasyonunu seçmişti.
 
Yoo Joonghyuk kendisine yöneltilen düşmanlık karşısında başını kaldırdı ve Kim Namwoon irkildi. “Hâlâ havalısın... dövüşmeye mi geldin, Yoo Joonghyuk?”
 
Kim Namwoon’un elleri titriyordu; heyecanlı mı yoksa korkmuş mu olduğunu anlayamıyordum. Belki de ikisi birdendi. Atmosferin daha da kötüleşmesini engelleyen Lee Hyunsung oldu. “Namwoon, bu insanlar dövüşmeye gelmedi.”
 
   “Ne? O zaman neden geldiler?”
 
  “Şey...”
 
Onların konuşmalarını dinlemeden binadan içeri girdim.
 
   “Bir dakika bekleyin! Kim Dokja-ssi!”
 
Lee Hyunsung’un sesi arkamdan duyuluyordu ancak binanın içini kontrol etme arzum daha ağır basıyordu. Eğer fikrim doğruysa... bu bina, Yoo Joonghyuk’un erken turlarda hayalini kurduğu ‘binanın’ ta kendisiydi.
 
İçeri girdiğimde geniş bir oda belirdi. Büyük bir şirketin deposu boyutlarındaydı. Yanımdaki büyük bir kapıdan, bir hastayı taşıyan yatak hızla içeri sokuldu. Acil bir hasta vardı.
 
   “Aylaklığı kesin ve hastayı buraya taşıyın!”
 
Yatağı hızla ittim. Beyaz önlüklü insanlar toplanmıştı.
 
   “Bir hikâye paketi! Bir hikâye paketi getirin!”
 
   “Bu hastanın hayvan temalı hikâyelere alerjisi var!”
 
Hepsi tıbbi yetenekler konusunda eğitimliydi. Onlara liderlik eden, küçük çerçevesiz gözlükler takan bir kadındı. Kadın hastanın delinmiş karnıyla uyluklarına baktı ve bana hastanın detaylarını sordu.
 
   “Bu hasta nerede yaralandı?”
 
Sessizce ona baktım. Turuna göre ‘Zehirci’ veya ‘Doktor’ olarak anılan bir kadın. Bazı turlarda Yoo Joonghyuk’un sevgilisi, bazılarında ise düşmanıydı.
 
Üzerimde beyaz bir ceket olduğu için beni bir doktor sanmıştı. Hastanın durumuna baktım ve cevap verdim: “Muhtemelen isimsiz bir şey tarafından vurulmuş. Dokunaçlar yarayı kirletmiş gibi görünüyor.”
 
   “Gerçekten de... um?”
 
Lee Seolhwa yavaşça gözlerini kırpıştırarak bana baktı.
 
   [Karakter Lee Seolhwa senden tuhaf bir his aldı.]
 
   “Siz kimsiniz?”
 
Ne söylemeliydim? Hayır, ne dersem diyeyim bilemezdi.
 
   “Hey ahjussi, ne yapıyorsun? Çabuk gel! Yoo Joonghyuk’u da yanına al!”
 
Şaşkın Lee Seolhwa’yı orada bırakıp Yoo Joonghyuk ile birlikte merdivenlerden yukarı, Lee Jihye’ye doğru yürüdüm.
 
Binanın iç duvarları şeffaf bir malzemeden yapılmıştı, bu yüzden yukarı tırmandıkça tüm yapının işleyişi gözler önüne seriliyordu.
 
İlk kattaki acil servise sürekli hastalar akın ediyordu. Bunlar, dış tanrılarla veya takımyıldızlarıyla yüzleşirken yaralanan enkarnasyonlardı.
 
Şaşırtıcı değildi. 95. senaryoda bu tür trajediler artık gündelik olaylar hâline gelmişti. 1863. turun 95. senaryosunu hatırladım.
 
Bakışlarımı binanın dışına, Seul’un harabe manzarasına çevirdim. Dumanlar çıkaran nebulalar ve uyuyan dış tanrılar vardı. Onların üzerinde ise gökyüzünü kaplayan karanlık kristaller duruyordu.
 
   [Kıyamet Ejderhası Mühürleme Küresi]
 
Bu mühür, 95. senaryonun çekirdeği ve hedefiydi. Etrafa dağılmış beş anahtarı topla ve Kıyamet Ejderhasını serbest bırak. Ejderha serbest kaldığında gezegene yıkım gelecek ve senaryoyu tamamlayanlar otomatik olarak bir sonraki aşamaya geçecekti. Ancak, bu 1863. tur benim bildiğimden farklıydı.
 
   – Nehir tarafında birinci sınıf bir canavar belirdi!
 
Binanın her yerinde radyo dalgaları yayılıyordu. Merdivenleri çıkarken, parlak panellerin ışıldadığı durum odasını görebiliyordum.
 
   – Seocho’ya gönderilen birlikleri geri çekmenizi şiddetle tavsiye ediyorum! Alevlerin Başmeleği belirdi.
 
   – Nowon’da Kutsal Kılıç Ascalon’u bulduk! Şu anda düzinelerce isimsiz şeyle çatışıyoruz! Destek gönderin!
 
Sayısız mesaj gelip gidiyordu ve bir kişi her şeyi yönetiyordu. Kıvırcık saçları vardı. Gözlerinin altında koyu halkalar olan, kulaklık takmış bir çocuk... Hayır, o artık bir çocuk değildi. Ona tuhaf bir hisle baktım.
 
Gölgelerin Münzevi Kralı, Han Donghoon. Yaşadığım turda ‘kral’ olamayan o çocuk, şimdi yeteneğinin parlayabileceği bir yerde oturuyordu. Han Donghoon’un parmak uçlarından beyaz ışıklar çıkıyor ve hesaplamaları hızla tamamlıyordu.
 
   – Min Jiwon-ssi ve Hwarangları ile Maitreya Cha Sangkyung, Nowon bölgesinden sorumlu olacak.
 
   – Olimpos’un enkarnasyonları saldırmadan önce vurulmalı.
 
   – Kutsal Kılıç Ascalon’u güvence altına almalısınız. Acele edin!
 
Mesajlarda tanıdık isimler duyuluyordu. Min Jiwon ve Cha Sangkyung... 95. senaryoya kadar hayatta kalmışlardı.
 
   “Neden öyle bakıyorsun?” Lee Jihye yanımda beni izliyor ve dürtüyordu.
 
Cevap vermekte tereddüt ettim ancak sonra dürüstçe söyledim. “...Tahmin ettiğimden çok daha muazzam.”
 
Lee Jihye cevabıma şaşırdı ve bir an duraksadı. “Şey, ustam gerçekten harikadır. Her şey onun sayesinde. O kişi bunu tek başına başardı.”
 
Lee Jihye, Lee Hyunsung, Lee Seolhwa, Min Jiwon, Cha Sangkyung, Han Donghoon... ve ek olarak Kim Namwoon. Orijinal 1863. turda ölmesi gereken herkes hayatta kalmıştı. Üstelik askerî düzeyleri ve güçlerinin boyutu devasaydı.
 
Bir bakıma, yaşadığım üçüncü turdan bile daha iyiydi... Hayır, bu her zaman umut ettiğim seviyeydi.
 
Başım zonkladı.
 
Tanımadığım birisi 1863. turun tarihini değiştirmişti. Yaşanması gereken trajediler yaşanmamış ve insanlık savaşıyordu.
 
Yoo Joonghyuk henüz hiçbir ortağını kaybetmemişti. Belki de... üçüncü tura geri dönmem gerekmiyordu. Doğru dürüst bir sonu burada görebilirdim.
 
Lee Jihye bana, “Usta ile senaryonun sonuna kadar gideceğiz,” dedi.
 
Bunu duyduğum an, göğsüme tekinsiz ve soğuk bir his doldu. Açıkça, bu manzarada her şey mevcuttu. Bir şey hariç.
 
Arkamı döndüm ve boş bir ifadeyle duran Yoo Joonghyuk’u gördüm. Yoo Joonghyuk’un bu manzaraya bakıp bakmadığını anlayamıyordum. Üzülüyor muydu yoksa seviniyor muydu, bilmiyordum. Bildiğim tek şey kendimdi.
 
   “Neden Yoo Joonghyuk’tan nefret ediyorsun?”
 
   “Çünkü o kötü biri.”
 
   “Neden kötü biri?”
 
   “Gerçekten bilmediğin için mi soruyorsun?”
 
   “Bilmiyorum.”
 
   “O kişi, kendi amaçları için öldürmekten asla çekinmez.”
 
Bu doğruydu. Sordum, “Hepsi bu mu?”
 
   “Başka bir nedene ihtiyacın mı var?”
 
Haklıydı. Belki de bu neden tek başına yeterliydi. Ancak...
 
   Kim Dokja düşündü, ‘Yoo Joonghyuk’un bu şeyleri neden yaptığını bilmiyorsun.’
 
Derin bir nefes aldım. Bu Lee Jihye’nin suçu değildi. Kimse yanlış bir şey yapmamıştı. Aksine, herkes o kadar iyi gidiyordu ki, belki de bu beni öfkelendiriyordu.
 
   “Bahsettiğin Usta kim?”
 
   “Binanın en üst katına git. Şuradaki asansörü kullan.”
 
Başımı salladım ve asansöre doğru ilerledim. Yoo Joonghyuk arkamdan geliyordu ancak Lee Jihye kılıcını çekti. “Yoo Joonghyuk’u burada bırak.”
 
Beklendiği gibiydi. Bir Yoo Joonghyuk’a, bir Lee Jihye’ye baktım. Asansörün geldiğini belirten o çınlama sesini duydum.
 
Kabine binmeden önce Yoo Joonghyuk’a yaklaştım. “Yoo Joonghyuk, mutlu şeyler düşün ve bekle. Anladın mı?”
 
Yoo Joonghyuk başıyla onayladı.
 
   “Ancak, biri sana zarar vermeye çalışırsa... en talihsiz günlerinin anılarını hatırla.”
 
   “Şu an ne yapıyorsun sen?”
 
Lee Jihye sözlerimdeki tuhaf imayı hissetmişti. Onu görmezden gelerek asansöre bindim.
 
   “Hey! Bana cevap ver! Yoo Joonghyuk’a söylediklerinle ne demek istedin!”
 
Bu yerin Lee Jihye için ne kadar önemli olduğunu biliyordum. Doğal olarak, birinin değerli gördüğü şey aynı zamanda onun zayıflığıydı.
 
   “Merak ediyorsan ona dokunmayı dene. Ama yerinde olsam yapmazdım.”
 
Asansörün kapıları kapandı.
 
3, 4, 5...
 
Kat numaraları değiştikçe üzerimdeki yer çekimi hissi de arttı. Rakamlar değişirken beynim her zamankinden daha hızlı çalışıyordu.
 
Kimdi bu? Birkaç potansiyel aday vardı. Geleceğin bilgisini okuyabilen ve onu değiştirebilenler. Anna Croft ve belirli nebulaların bazı takımyıldızları. Ancak hiçbirinin böyle bir şey yapması mümkün değildi.
 
Ne kadar iyi olurlarsa olsunlar, onlar hâlâ orijinal romanın bir parçasıydılar. Kendi güçleriyle orijinal olaylarda böylesine büyük bir değişiklik yapamazlardı.
 
9, 10, 11...
 
O zaman tek bir cevap kalıyordu. Benim dışımda, orijinalin dışında kalan bir varlık daha vardı. Yine de bazı tuhaf noktalar vardı. Orijinalin dışından bir varlık olsa bile, 95. senaryoya kadar bu kadar kusursuz ilerlemesinin bir açıklaması olmalıydı. Bir bakıma, bana benziyordu...
 
O an tüylerim diken diken oldu. ...Yoksa? Diğer turlardaki Yoo Joonghyuklar vardı. Eğer öyleyse, ya ben?
 
Ding.
 
Asansör ses çıkardığı an başımı salladım. Hayatta Kalma Yolları’nın revize edilmiş versiyonuna göre, Yoo Joonghyuk’un diğer turlarında ben yoktum. Birkaç turdan sonra artık ‘ben’ diye biri kalmıyordu. Eğer olsaydı, revizyonun kendisi de farklı olurdu.
 
Dolayısıyla, bu varlık muhtemelen ben değildim. Beni rahatsız eden tek şey Gizemli Entrikacı’ydı.
 
   [Aslında senin dışında sözleşme yapan bir kişi daha vardı.]
 
Kapı açıldı. Ardından otel süitini andıran bir oda belirdi. Işıkların sönük olduğu loş bir odaydı. Yerler yumuşak halıyla kaplıydı. Bir sandalyede oturan bir siluet gördüm.
 
   “Hmm... Lee Hyunsung’un bahsettiği kişi sensin.”
 
Sesle birlikte, odada gümüş bir ışık yandı. Loş görüşümde ilk gördüğüm şey masanın üzerindeki kılıç oldu. Kılıç saf beyaz bir parlaklığa sahipti. Bu kılıcı iyi biliyordum. Çünkü o benim Kırılmaz İnanç’ımdı. Ben kılıca bakarken, sandalyede oturan kişi konuştu.
 
   “İyi bir kılıç. Adından da anlaşılacağı gibi, kırılmıyor.”
 
   “Biliyorum. Ben de aynısını kullanıyorum.”
 
   “Gerçekten mi?”
 
Sandalyede oturan kişinin yüzü siyah bir yarım maskeyle kaplıydı. Maskenin ötesinde görünen gözlere baktım. Senaryonun rüzgârlarıyla değişmişti ama şüphe yoktu.
 
   [Özel yetenek Karakter Listesi etkinleştirildi!]
 
Normalde çalışmaması gereken bir yetenekti. Birkaç kez denemiş ve bunu iyi öğrenmiştim. Peki neden tekrar denemiştim?
 
   [Bu kişi hakkında çok fazla bilgi var. Karakter Listesi, Karakter Özeti’ne dönüştürüldü.]
 
Belki de çalışmamasını umduğum içindi. Önümdeki bilgilere baktım ve üzerimde bir ağırlık hissettim. Belki de o bilmiyordu.
 
Şu an hissettiğim bu korkunç yalnızlığı...
 
   “Tamam, nereden geldin? Kim Dokja ismini daha önce hiç duymadım.”
 
Başından beri fark etmeliydim. Benim dışımda Hayatta Kalma Yolları’nın varlığını bilen tek kişi oydu. En başta bunu yapabilecek tek kişi oydu.
 
…Ama nasıl? Bunu sormak anlamsızdı. Bundan sonra öğrenmem gereken bir kısım vardı. Yine de bildiğim tek bir şey vardı. Bu, bildiğim üçüncü turdaki kişi değildi.
 
Küt saçlı kadına baktım ve sordum, “Sen Han Sooyoung’un avatarı mısın?”
 
+

Bölümleri daha erken okumak için https://novelgecesi.com adresini ziyaret edebilirsiniz.
 
 
 

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi