Bölüm 292
Han Sooyoung ile olan konuşma başlayalı yaklaşık 20 dakika olmuştu. Üç soru aracılığıyla birkaç parça bilgi çıkarmayı başarmıştım.
Bir; 1863. turun ‘Han Sooyoung’u, Dış Dünya Sözleşmesi aracılığıyla Gizemli Entrikacı ile kontrat yapmıştı.
İki; 1863. turun ‘Han Sooyoung’u, üçüncü turdaki kişinin basit bir klonu olmayabilirdi.
Üç; 1863. turun ‘Han Sooyoung’u, üçüncü turdakinden daha fazla bilgiye sahipti (ve biraz daha zekiydi).
Bunları birleştirip daha fazla bilgiye ulaşabilirdim. Örneğin, bu Han Sooyoung’un da benimle aynı ‘üçüncü turdan’ gelmiş olma ihtimali yüksekti. Ayrıca bilmediğim yöntemlerle geleceğe dair bilgiler elde etmişti...
Han Sooyoung’a döndüm, “Sayende bazı iyi bilgiler edindim. O zaman geriye sadece son sorum mu kaldı?”
“Hmm, cevaplamak zorunda mıyım? Artık senin hakkında yeterince bilgiye sahibim.”
“...Gerçekten mi? Ne biliyorsun?”
“Bu üçüncü sorun mu?”
“Hayır.”
Han Sooyoung dudaklarını yaladı ve bana doğru gülümsedi. “Üçüncü turun Kim Dokja’sı. ‘Ben’ orada nasılım?”
Soru sorma hakkının bittiğini söyleyeceğim an, içimi buz gibi bir his kapladı.
...Üçüncü turdan geldiğimi nasıl bilmişti?
“Oh, ifadene bakılırsa haklıyım? Demek tutturdum.”
“Yalan söyleme. Söylerken zaten biliyordun.”
“Ahaha, bilmiyordum.”
Bakışlarım havada Han Sooyoung’unkilerle çarpıştı. Han Sooyoung alt dudağını ıslattı ve sordu, “Üçüncü turdaki benim... birkaç tahtam mı eksik? Çok fazla anı aldım da.”
“Kendi çapında iyi gidiyorsun. Şimdi kendin için endişelenmen gerekmez mi?”
“Beni mi kolluyorsun? O zaman biraz bilgi verir misin? Romanın tamamını okuduğun için bu kadarcık cömertlik gösterebilirsin herhâlde?”
“...Neyden bahsettiğini bilmiyorum.”
“Bu romanın tamamını ne tür bir insanın okuyacağını gerçekten merak ediyordum ama beklediğimden fazlası çıktın, Kim Dokja.”
Üçüncü tur Han Sooyoung’u dişliydi ama bu turdaki gerçekten sıradan değildi.
“Yazarın ben olduğumu söylemiştim.”
Han Sooyoung güldü. “Sen yazar değilsin. O romanı yazamayacak kadar zekisin. Gerçi beni kandıramayacak kadar da aptalsın.”
“Sadece bu sebep mi...”
“Hayatta Kalma Yolları’nın yazarının kim olduğuna dair benim de bir tahminim var.”
Neredeyse ona yazarı soracaktım. Ancak, bir tuzak olma ihtimali olan bu yerde herhangi bir açık veremezdim. Kaşlarımı çattım ve başka bir soru sordum. “Yazar olmadığımı düşündüysen, neden en başta o soruyu sordun?”
“Acaba neden sordum?”
Han Sooyoung rahatça gülümsedi. Tahmin etmek o kadar da zor değildi. Han Sooyoung bana Hayatta Kalma Yolları’nı yazıp yazmadığımı sormuştu. Cevabım ise Hayatta Kalma Yolları’ndan haberdar olduğumu kabul etmişti... Lanet olsun. Konuşmayı kesmeye ve en önemli soruyu sormaya karar verdim.
“Son soruyu soruyorum.”
– Üçüncü soru hakkı kullanıldı.
“95. senaryoya kadar nasıl hayatta kaldın? 95. senaryoya kadar olan Hayatta Kalma Yolları’nı kesinlikle okumuş olamaz―”
O sırada alt katta sağır edici bir gürültü koptu. Bir bip sesiyle birlikte Lee Hyunsung aceleyle acil durum merdivenlerinden süite daldı ve bağırdı,
“Kaptan! Durum ciddi!”
Lee Hyunsung konuşurken, kucağımdaki iki melek de dolaylı mesajlar gönderdi.
[Takımyıldızı Kova’da Açan Zambak bir şeye şok oldu!]
[Takımyıldızı Kızıl Kozmosun Komutanı seni uyarıyor!]
Han Sooyoung’un gözleri parladı. “Çiçeklerin...”
Onu görmezden gelip dış pencereye koştum. Tam olarak ne olduğunu bilmiyordum. Ancak, eğer haklıysam...
Pencerenin dışından dev bir ejderhanın gölgesi geçti. Birinin Kıyamet Ejderhası’nı uyandırıp uyandırmadığını merak ettim ancak bu mümkün değildi. Gökyüzünde kanat çırpan dev ejderhayı izlerken yutkundum. Evet, onu neden görmemiştim?
“Herkes kaçsın! Bunu tek başıma yapacağım!”
Beyaz kürk ceket giymiş bir kadın dev ejderhaya liderlik ediyordu. Yaratık Efendisi Shin Yoosung. Artık bir çocuk değildi ve 95. senaryoda ekibe rehberlik ediyordu. Birinci sınıf canavarın ötesinde özel sınıfa evrimleşmiş olan kimera ejderhası nefes verdi.
Ancak, etrafa saçılan alevler o nefesle sönmedi. Aksine, zehirli maddeyle daha da hiddetlendi.
Bu alevleri tanıyordum. Bu alevler, Eden’in en dibinde yanan Cehennem Alevleri’ydi. Han Sooyoung’un müdahalesiyle geleceğin değiştiğini biliyordum. Ancak bu 1863. tur, bildiğim 1863. tura benziyordu. Örneğin, bu düşmüş dünyada geriye kalan son başmeleğin adı gibi.
“Uriel.”
[Takımyıldızı Şeytanvari Ateş Yargıcı’nın gözü dönmüş!]
Patlayıcı bir akım oluştu ve binanın dış penceresi tamamen paramparça oldu. Shin Yoosung’un kimera ejderhası düşüyordu. Pencereden dışarı atladım ve rüzgârı delip geçtim. Çaresiz hâldeki Shin Yoosung kucağıma düştü. Şaşkınlıkla kafasını kaldırıp bana baktı.
“Kim...?”
“Kanamanı durduracağım.”
Basınç Noktası yeteneğini tetikledim ve Shin Yoosung’un boynuna ve kollarına vurdum. O anda içimde bir şeyler dalgalandı ve parmak uçlarımdan şeffaf bir ip fırladı.
「 Dördüncü Duvar oyunbaz bir ifade takınıyor. 」
Ne yapmaya çalıştığını fark ettim.
‘Ama’.
「 Dördüncü Duvar somurtuyor. ‘Cık’. 」
Bu dünyanın insanlarına kendi hikâyemi anlatmak istemiyordum. Bu yorucu ve adaletsizdi. Ayrıca bana yardım etmek için yapabilecekleri hiçbir şey de yoktu. Yere hafifçe indim ve Shin Yoosung’u bıraktım.
Az sonra Lee Hyunsung, omzunda Han Sooyoung ile aşağı indi. Shin Yoosung sendeleyerek ayağa kalktı ve Han Sooyoung’a doğru konuştu.
“...Kaptan, özür dilerim.”
“Sorun değil.”
Han Sooyoung, Lee Hyunsung’un omzundan atladı ve Shin Yoosung’un başını okşadı. Bu sahneyi izlerken çok tuhaf hissettim. Normalde o yerde olması gereken kişi Yoo Joonghyuk’tu.
“Ceket.”
Han Sooyoung elini uzattı ve Lee Jihye, beyaz ceketi Kim Namwoon’dan alıp ona verdi. “Buyur, Usta.”

*¹
Beyaz ceket, Han Sooyoung’un vücuduna uyacak şekilde küçüldü. Benim kuruntum muydu bilmiyorum ama benimkinden daha havalı görünüyordu. Han Sooyoung ceketinin yakasını kaldırdı ve Gwanghwamun’a baktı.
Toz bulutunun içinde cehennem alevleri yanıyordu. Yanmış takımyıldızları çaresizce çığlık atıyor, yıldızlardan geriye kalanlar birer birer küle dönüşüyordu.
Burası, Yıkımın Başmeleği Uriel’in indiği meydandı. Alevleri izledim ve Han Sooyoung’a sordum. “...Uriel’in buraya geliş nedenini biliyor musun?”
“Sence neden?”
“Eden’in yıkımı.”
“Tahminin doğru.”
Cebimdeki çiçekler bu konuşma üzerine titredi.
[Takımyıldızı Kova’da Açan Zambak ne demek istediğini soruyor!]
[Takımyıldızı Kızıl Kozmosun Komutanı sana bakıyor.]
Elbette, 1863. turda Eden’e ne olduğunu bilmiyorlardı. Aslında, gerçeği bilmelerini de istemiyordum. Beyaz alevlerin yandığı Gwanghwamun’un her köşesinden tuhaf yaratıklar geliyordu.
İsimsiz şeyler. Uriel’in varlığına çekilen bu varlıklar, aleve koşan güveler gibi oraya üşüşüyorlardı. Han Sooyoung’a sordum, “Yardıma ihtiyacın var mı?”
“Teklifin için teşekkürler. Alevlerin Başmeleği ile başa çıkmak zordur.”
Yoo Joonghyuk emirlerimi bekliyor ve bana bakıyordu. Han Sooyoung konuşmaya devam etti. “Böyle giderse birileri ölebilir.”
Dudaklarımı ısırdım. Bu tur benim turum değildi. Yoo Joonghyuk’un bu turda hiç yoldaşı yoktu. “Yoo Joonghyuk. Uriel’i durdur.”
Sözlerimle birlikte Yoo Joonghyuk harekete geçti. Aslında bunu yapmayı hiç istememiştim. Uriel, Yoo Joonghyuk’u fark etti ve öfkesini kaybederek bağırdı.
– Ahhhhhhh!
Doğaldı. Eden’in yıkılma sebeplerinden biri tam önündeydi. Öfkeli Uriel bir cehennem alevleri dalgası saldı ve Yoo Joonghyuk’un Göğü Yaran Kılıç Ustalığı dalgayı kesti. Dehşet verici çarpışma gökyüzünde muazzam bir şok dalgası yarattı.
Üçüncü turdaki Yoo Joonghyuk ve Uriel bu sahneyi görselerdi buna inanmazlardı. Zaten ben de görmelerini istemiyordum. Bu sahnenin sadece benim kafamda kalmasını istiyordum.
Cebimdeki çiçeklerin titreşimi daha da kötüleşiyordu. Sabırsızlanan Gabriel dayanamadı ve gerçek sesiyle konuştu.
[Uriel neden ona saldırıyor? Bir şeyler biliyorsun. Değil mi?]
Başımı salladım.
[Çabuk söyle! Yoksa―]
“Söylesem ne olacak ki?”
Değiştirilebilecek hiçbir şey yoktu. Hayır, belki de değiştirilmemeliydi. Bu kavga, 1863. turun olaylarından kaynaklanıyordu. Uriel’in öfkesi haklıydı ve Yoo Joonghyuk bu öfkeye göğüs germek zorundaydı.
Yumruklarımı sıkarak izledim. Han Sooyoung yanımda hayranlık dolu bir sesle konuştu. “Yoo Joonghyuk’u gerçekten kontrol edebiliyorsun. Dürüst olmak gerekirse buna inanmamıştım.”
“Geri kalanını durdurabilir misin?”
“Sorun değil. Ah, sana bir ödül vereceğim.”
Han Sooyoung devam etti. “Daha önce sormamış mıydın? Bu senaryoya kadar nasıl hayatta kaldığımı.”
[Karakter Han Sooyoung hikâye Öngörücü İntihal’den bahsediyor.]
“Cevap bu.”
Han Sooyoung’un vücudundan beyaz bir ışık yükseldi. Yaklaşan canavarların saldırı şemalarını okurken gözleri parlak bir şekilde ışıldadı.
...Gelecek Görüşü? Şüphe yoktu. Prensiplerini bilmiyordum ama kesinlikle Gelecek Görüşü gibi bir yetenekti. Orijinal romanda olmayan bir yetenek.
「 Güneşin altında yeni bir şey yoktur. Yazılmış olan her şey, hâlihazırda yazılmış olanın bir modifikasyonudur. 」
Han Sooyoung’un hikâyesi tüm çıplaklığıyla akmaya başladı. Kırılmaz İnanç’ı yaklaşan canavarların boyunlarına savurdu ve kahkaha attı.
“Ben birinci sınıf bir yazarım. Dahası, Hayatta Kalma Yolları da en iyi ihtimalle klişelerden oluşan bir koleksiyon. Gelişmeleri tahmin etmenin zor olduğunu mu sanıyorsun? Nihayetinde bu sadece şemaların tekrarından ibaret.”
Han Sooyoung şemaları okuyor ve canavarları avlıyordu. Sahneyi bir süre izledim ve sordum, “Bu sayede mi hayatta kaldın?”
Bunun mükemmel bir özellik olduğunu kabul etmek zorundaydım.
“Hayatta Kalma Yollar karmaşık kurgularla dolu bir hikâye. Yazar olsan bile, yapabileceğin ve yapamayacağın şeyler var.”
“Evet, haklısın.”
Bir sonraki an, Han Sooyoung’un vücudundan beyaz bir ışık yükseldi ve sayısız klon dışarı fırladı. 10, 20, 30... Bir anda, ellerinde Kırılmaz İnanç tutan 100 klon belirdi.
“Benden sadece bir tane olsaydı tabii.”
Han Sooyoung elindeki kılıcı savurdu ve yüzlerce Han Sooyoung aynı anda savaş alanına atladı. Ölümden korkmuyorlardı ve isimsiz şeylere dikkatle saldırıyorlardı. Han Sooyoung bölünmeye devam etti.
“Ancak, ya iki ya da üç kişi olursam?”
Bir kişinin yapabileceği şeyler, 100 kişinin yapabileceği şeylerden farklıydı. 100 kişinin yapabileceği şeyler ise 1,000 kişinin yapabileceği şeylerden farklıydı.
“Biliyor musun? Bir kişinin yapmasının bir ömür süreceği şeyler, 10,000 kişi tarafından iki günde tamamlanabilir.”
[Özel yetenek Bilge Okuyucunun Bakış Açısı etkinleştirildi!]
Aynı anda pek çok ses üzerime yüklendi, beni aşırı yüklemeye yetecek kadar fazlaydı. Sesler kısa sürede tek bir görüntü oluşturdu. Bunun Han Sooyoung’un zihninin manzarası olduğunu anladım. Sayısız Han Sooyoung, dünyayı tasarlamak için orada buluşuyordu.
.
.
「 Bu yanlış. 」
「 Bir sonraki gelişme şöyle olmalı. Onun ortaya çıkacağına eminim. 」
「 Hayır, bu doğru. Başmelek Uriel... 」
「 Hadi oylama yapalım. 」
.
.
Dünyanın simülasyonları Han Sooyoung tarafından çiziliyordu. Belki de tek regresör Yoo Joonghyuk değildi.
Birinin kafasının içinde milyonlarca dünya doğuyor ve parçalanıyordu. Ya küçük bir hata yapıldığı için ya da çok küçük bir kusur olduğu için. Bu, uç noktaları kovalayan bir hikâyenin üst üste yığıldığı bir sahneydi.
Han Sooyoung’un hikâyesinin içine düştüm. Bu hikâyenin yaşamı hüzünlü ve güzeldi. Bazı gelişmeler akla yatkındı. Bazıları ise hiç düşünmediğim gelişmelerdi.
Kabul etmek istemiyordum ama zorundaydım. Bazı türetmeler orijinalin ötesine geçiyordu. Bu, mükemmel bir ‘tekil gelişme’ yaratma çabasıydı. Bu dünya, Han Sooyoung’un planının sonucuydu.
Başımı kaldırdım ve Yoo Joonghyuk’a baktım. Yoo Joonghyuk, derisi yırtılıp kan sıçradığında bile kılıcını savurmaya devam ediyordu. Böyle bir Yoo Joonghyuk’a karşı savaşan Uriel’di.
Hiçbir yoldaş ölmeyecekti. Hiçbir yıkım gerçekleşmeyecekti. Herkesin güçlerini birleştirip ‘son senaryoya’ ulaşabileceği bir dünya.
Lanet olsun, katılmaktan başka seçeneğim yoktu. Bu dünyanın tamamlanması için Yoo Joonghyuk...
Han Sooyoung dik dik bana baktı. Ne düşündüğümü anlamış gibi görünüyordu. “Artık biliyorsun. Bu dünyada ona ihtiyacım yok.”
Orijinalin ötesinde bir dünya hayal eden intihalci bana dedi ki,
“Yoo Joonghyuk’u nasıl öldüreceğimi biliyorum.”
+
Bölüm Sonu Notları:
*¹ Resmî olmayan fan çizimi.
+
Bölümleri daha erken okumak için https://novelgecesi.com adresini ziyaret edebilirsiniz.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.