Bölüm 315
Çeviri: Sansanson
59.Kısım – Kim Dokja’nın Şirketi (6)
Alevlerin kükreyişini duyabiliyordum; Michael ile aramda devasa bir ateş duvarı yükseldi. Kaşlarını çatan Michael, ellerini silkeleyerek geri adım attı.
[Ne yapıyorsun sen?]
[Kaybol.]
Michael bir süre Uriel’e dik dik baktı, ardından gülümsedi.
[Uriel, şeytan avlamayı bıraktığından beri aklını yitirmiş gibisin.]
Michael’ın vücudundan mor bir enerji vahşice taşmaya başladı.
[Takımyıldızı Yozlaşmanın Kurtarıcısı, hikâye Şeytan Kral Avcısı’nı hazırlıyor.]
Şeytan Kral Avcısı. Bu, 1863. turun Yoo Joonghyuk’unda olan hikâyenin aynısıydı.
Yeşil çayır mor dalgalarla boyandı, çimenler soldu ve ayaklarımın altından uğursuz bir his yükseldi.
Şeytan Kral Avcısı, şeytan krallara karşı neredeyse yenilmez bir güce sahip olan bir hikâyeydi. Michael bu hikâyeye sahip olduğu sürece ona karşı kazanmam imkânsızdı.
Michael’ın statüsü beni hedef aldı ama birisi bu baskıyı göğüsledi.
“Başmelekler temelde acımasız varlıklar mı yani?” Jung Heewon, elinde Yargının Kılıcı’yla önümde duruyordu. Omuzları hafifçe titriyor, ruhu baskı altında küçülüyordu. Yine de Jung Heewon cesurdu. Bir insanın iradesi, bir başmeleğin öldürme arzusu karşısındaki baskıya direniyordu. Böyle bir Jung Heewon’un arkasında ise Uriel duruyordu.
Arka planda parlayan bir ışık yükseldi, cehennem ateşi harladı ve Eden tarlaları kıvılcımlarla doldu.
Durum patlama noktasına gelirken yutkundum.
Uriel, en güçlü beş başmelekten biriydi ve mutlak iyilik sisteminin takımyıldızları arasında Eden’deki en etkili seslerden birine sahipti.
Yine de rakibi Michael’dı. Her türlü muharebe becerisine sahip, eşsiz bir başmelek. Saf savaş gücü bakımından Eden’de Michael’ın ötesinde kimse yoktu.
[Takımyıldızı Adalet ve Uyumun Dostu, Yozlaşmanın Kurtarıcısı’nı vazgeçirmeye çalışıyor.]
[Takımyıldızı Gençliğin ve Yolculuğun Koruyucusu, Yozlaşmanın Kurtarıcısı’na bakıyor.]
[Mutlak iyilik sisteminin takımyıldızları Yozlaşmanın Kurtarıcısı’nı eleştiriyor.]
Michael, gökyüzünden yağmur gibi yağan mesajlara rağmen geri adım atmadı. Aksine, bunu komik buluyor gibiydi.
[Evet, Eden’de kimin en güçlü olduğunu göstermenin vakti geldi.]
Aynı anda Michael’ın ellerinin etrafında mor ve beyaz bir aura oluştu. Güç, her iki elinin etrafında girdap gibi döndü ve kısa sürede çift elli bir kılıca dönüştü. Vücudumdan terler boşalıyordu. Bu pislik bu yıldız kalıntısını nereden bulmuştu...?
[Takımyıldızı Cennetin Kâtibi, Yozlaşmanın Kurtarıcısı’nı uyarıyor.]
Büyük bir fırtına koptu ve çevredeki kıvılcımlar anında söndü. Bu, Eden’in en yüksek takımyıldızı Metatron’un gücüydü. En azından bu devasa baskıya Eden içinde karşı konulamazdı. Bu otoriter güç sessizliği getirdi; Michael momentumunu geç de olsa dağıttı.
Michael bir süre gökyüzüne baktıktan sonra homurdandı. [Siz bile mi? Eden artık bitmiş gibi görünüyor.]
Michael arkasını döndü ve uzaklaşmaya başladı. Şeytan kralların kafaları belinde meyve gibi asılı duruyordu.
[Grand dük Semida’nın Başı.]
[Grand dük Graphio’nun Başı.]
Vücudum ürperdi. Bu grand düklerin bazıları düşük sınıf şeytan krallara eşdeğerdi. Yine de o, bu kafaları oyuncak gibi asmıştı.
Michael tepenin arkasında tamamen gözden kaybolduğunda, Jung Heewon iç çekerek kılıcını kınına soktu.
Başımı çevirdim ve Uriel’in bu tarafa baktığını gördüm.
Başmelek Uriel. Takımyıldızı Ziyafeti’nde gördüğümden farklıydı. Haç küpeleri ve Eden üniformasıyla zarif görünüyordu. Her zamanki yaramaz havası yoktu; onun yerine bedeninden taşan bir asalet vardı.

[1]
[Kim Dokja...]
Bana karmaşık gözlerle baktı, derken aniden irkilmiş bir ifade takındı. Sanki bakışlarımdan kaçınıyormuş gibi hızla Jung Heewon’a döndü.
[Seni görmek güzel. Beni bu hâlimle ilk defa mı görüyorsun?]
Jung Heewon, Uriel’e bakarken dudaklarını hafifçe aralamıştı. Bu belki de bir tür heyecandı. Gerçekten de Jung Heewon, Uriel’i ilk kez görüyordu. Şu anda karşımızda duran Uriel, enkarnasyon bedeni ile gerçek benliğinin birleştiği bir formdaydı. Önümüzdeki başmelek, Şeytanvari Ateş Yargıcı’nın gerçek doğasıydı.
[Gel, kâtip seni bekliyor.]
“...Ne kadar beklememiz gerekiyor?”
Jung Heewon ve ben anında Eden’in sarayına götürüldük. Eden, beklediğimden çok daha sadeydi. Hayatta Kalma Yolları’ndaki tasvirine aşinaydım fakat burası diğer görkemli mekânlardan kesinlikle farklıydı. Küçük süslemeler vardı ama yapaylık hissi vermiyordu. Tekdüze beyazlığı süsleyen duvar resimleri ve heykeller tuhaf bir şekilde alçakgönüllü bir hava yayıyordu.
Sorun şu ki, bu sadelik bekleyişimi daha da sıkıcı hâle getiriyordu.
– Burada bekle. Rehber birazdan gelecek.
Uriel beni burada bırakıp Jung Heewon’la birlikte bir yere gitmişti. Ben de Eden’i görmek istiyordum... Biraz hayal kırıklığına uğramıştım.
...Belki de 1863. turda olanlar yüzündendi. Uriel’in takım arkadaşı Jophiel’i orada bırakmıştım. Suçlanmam kaçınılmazdı.
[Kim Dokja, geldin mi?]
Boş gözlerle başımı kaldırdım; bulutun üzerinde oturan bir melek bana yukarıdan bakıyordu. Görünüşü erken ergenlik çağlarındaydı, kıvırcık saçlıydı. Yarı uykulu gözlerle bana baktı ve ben ayağa kalktım. “Siz Raphael misiniz?”
Raphael başını salladı.
Gençliğin ve Yolculuğun Koruyucusu, Raphael. Bu dünyanın Eden’i oldukça iyi durumda görünüyordu. Uriel’den sonra Raphael’i görmek beni sevindirmişti. Bu arada... bu gerçekten o korkunç Asmodeus’u geri püskürten başmelek miydi?
[O gizli geçidi nasıl buldun?]
“Jophiel söyledi.”
[Eden’de olmak nasıl bir his?]
“İyi.”
[Uykulu görünüyorsun ama?]
İfademi aceleyle değiştirip gülümsedim. Raphael beni salondan koridora doğru yönlendirdi. Dış koridorda yürürken pencereden bahçenin manzarası görünüyordu. Çimlerde otlayan koyunlar başlarını kaldırıp bana bakarak meledi. Koyunlara bakarken düşündüm,
“Demek Eden’de gerçekten kuzular var.”
[Evet, uyuyamadığında işe yararlar.]
“...Onları saydığınızı mı söylüyorsunuz?”
[Muhtemelen sen de görmüşsündür. Uykuya dalmadan önce gözlerini kapatıp koyunları düşündüğünde ortaya çıkanlar onlar.]
Şaşırmıştım çünkü bu, Hayatta Kalma Yolları’nda yer almayan bir hikâyeydi. Gerçekten de insanların uyumadan önce saydığı koyunlar mıydı bunlar?
[Şaka yapıyordum.]
“…”
Raphael’e şaşkınlıkla baktım. Raphael güldü ve tekrar konuştu.
[Biliyor musun? Aslında Eden’de başta koyun yoktu.]
“Yine mi yalan söylüyorsunuz?”
[Bu sefer gerçek. Koyunları Uriel getirdi.]
“Uriel mi? Neden?”
[Bir gün kâtip, Uriel’e bir yan senaryo verdi.]
Eden’in başmelekleri görevlerini Cennetin Kâtibi aracılığıyla alıyordu. Doğal olarak her görev bir senaryoya indirgeniyordu. Bu, Hayatta Kalma Yolları’nda olmadığı için merak etmiştim.
“Nasıl bir senaryoydu?”
[10 kuzu getirme.]
Yıldız Akışı’ndaki pek çok senaryo mecaz şeklindeydi. Eden’de koyun mecazı oldukça açıktı. Kısacası, Metatron Uriel’den 10 inanan getirmesini istemişti.
“...Uriel gerçekten kuzu mu getirdi?”
[Evet. Başta 10 taneydi ama çoğaldılar ve sayı çok arttı.]
Bu tam Uriel’in yapacağı türden bir şeydi.
Koyunlarla ilgilenen melekler de görülebiliyordu. Onları besliyor ya da yünlerini kesiyorlardı. Her şey Hayatta Kalma Yolları’nda anlatıldığı kadar güzeldi. Bazıları bu tarafa bakıp kendi aralarında sohbet ediyordu. Bir, iki, üç... sayılar giderek artıyordu. Birisi kesilmiş yünden aceleyle bir pankart yapıp bu tarafa sallamaya başladı.
...Ne yazıyordu?
[Takımyıldızı Şeytanvari AteşYargıcı sert bir ifade takınıyor.]
Melekler aceleyle dağıldı. Uzakta Uriel ile Jung Heewon’un el salladığını görebiliyordum. Raphael dilini şaklattı. [Bir meleğin düşmüş insanlara düşkün olması…]
“Yürürken konuşamaz mısınız?”
[İçeri gir. Kâtip seni bekliyor.]
Kâtibin ofisinin önünde duruyordum. Kapıyı açıp içeri girmeden önce derin bir nefes aldım.
Gözüme ilk çarpan şey, insan boyuna kadar yığılmış kitap kuleleriydi.
Bu kitap yığınını ömrüm boyunca okumam imkânsızdı, istemsizce odanın sahibine karşı bir sempati duydum. Kitap seven biri kötü biri olamazdı.
Ofise adım atarken kitap yığınlarını devirmemeye dikkat ettim. Kitap dağlarının ötesinde, odanın masasını görebiliyordum. Ardından, karşımdaki masanın önünde oturan gri saçlı bir başmeleği fark ettim. Yüzünde yorgun bir ifade vardı.
[Gelmişsin.]
Daha önce gördüğüm hiçbir takımyıldızıyla kıyaslanamayacak kadar ilahi bir sesti. Metatron gözlüğünün çerçevesini düzeltti ve bana gülümsedi.
[Hoş geldin, Kurtuluşun Şeytan Kralı. Ben Cennetin Kâtibiyim.]
Eden’e iki sebeple gelmiştim. Biri yüzeysel, diğeri ise asıl görevimdi.
[Diğer dünya çizgisinde olanları dinlemek isterim.]
Başımı salladım ve anlatmaya başladım. Gizemli Entrikacı ile yaptığım anlaşmadan 1863. tur dünyasına, oradaki insanlarla karşılaşmama ve Jophiel’i orada bırakmama kadar her şeyi anlattım.
Bazı kısımlar tamamen dürüsttü, bazılarını özetledim, bazı şeyleri ise hiç söylemedim. Metatron hikâyeme kulak verdi. Bazı kısımları dikkatle, bazılarını sakince, bazılarını ise merakla dinledi.
[Gizemli Entrikacı...]
“Onu tanıyor musunuz?”
Metatron hafifçe gülümsedi.
[Muhtemelen bu dünyada onu tanımayan tek bir takımyıldızı yoktur. Ama kim olduğunu bilmezler.]
Ağzımı kapattım. Anlatacaklarım burada bitmişti.
[Hikâyeyi anlattığın için teşekkür ederim, Kurtuluşun Şeytan Kralı.]
“Önemli değil.”
[Gelecekte Eden gerçekten yok olacak.]
Bunu söylerken sesi şaşırtıcı derecede sakindi. Yüzünde en ufak bir sarsılma yoktu. Metatron’a bakıp sordum, “Beni neden çağırdınız? Sadece hikâyeyi dinlemek için değil herhâlde.”
Cennetin Kâtibi. Eden’deki her şeyi kaydeden, Eden’in en iyicil ikinci varlığıydı. Metatron’un gülümsemesi genişledi.
[Sence neden çağırdım?]
Bu Metatron’un konuşma tarzıydı. Kendi isteğini karşısındakinin ağzından duymayı severdi. Bir süre düşündükten sonra cevap verdim. Belki de bu benim için bir fırsattı.
“Beni, yıkımı durdurmak için bir araç olarak kullanmak istiyorsunuz.”
[Sen mi? Senin neyin işe yarar?]
Metatron’un şeffaf gözlerinde kendi yansımamı gördüm. Bir gözde beyaz kanatlı Kim Dokja, diğerinde ise kara şeytan kanatlı Kim Dokja vardı.
“Ben, henüz ittifak seçmemiş bir şeytan kralım.”
Seçim yoluyla 73. Şeytan Diyarı’nın kralı olmuştum. Bu, binlerce yıldır boş olan bir pozisyondu. Böyle bir yer, yeni doğmuş bir takımyıldızı tarafından doldurulmuştu.
Son mesaj kayıtlarımı açtım.
[Şeytan kral Kara Yeleli Aslan seni kendi diyarına davet ediyor.]
[Şeytan kral Ölçülemez Sıkılık seni kendi diyarına davet ediyor.]
...
Bunlar, şeytan kral olduğum andan beri biriken mesajlardı.
“Eden’in yıkımı, Şeytan Diyarı ile yapılacak savaşla tetikleniyor. Beni arabulucu olarak kullanmak istiyorsunuz.”
Diğer şeytan krallarının dikkatini çekmem doğaldı. Peki ya Eden? Eden, şeytan kral olmadan önce bile bana alışılmadık bir ilgi göstermişti. Uriel başta olmak üzere başmeleklerin lütfunu kazanmıştım. Normalde kötücül sistemdeki takımyıldızlarına karşı tutumları düşünüldüğünde, bana olan davranışları oldukça sıra dışıydı.
“Bana ihtiyacınız var. Yıldız Akışı tarihinde muhtemelen hem Şeytan Diyarı’nın hem de Eden’in aynı anda ilgisini çeken ilk kişiyim.”
Sesimi bilerek yükselttim. Gelecekteki pazarlıkları düşünürsek, burada Metatron karşısında geri adım atamazdım.
Metatron cevap vermedi, bir süre yüzüme baktı. Sonraki anda bir şeylerin ters gittiğini fark ettim. Yoğun bir baskıyla birlikte Metatron’un arkasından parlak bir ışık yükseldi. Bu bakışı daha önce bir yerde hissetmiştim. Tehlikeli bir gücün özümü delip geçtiğini hissettim.
[Özel yetenek Dördüncü Duvar güçlü bir şekilde etkinleşti!]
Gözlerimi kıvılcımlar kapladı ve inleyerek birkaç adım geri çekildim. Kıvılcımlar yavaş yavaş küçülürken Metatron hayranlıkla konuştu.
[...Beklendiği gibi, sen de ‘Son Duvarın Parçası’nın seçilmişlerinden birisin.]
“Ne…?”
[İyilik ve Kötülüğü Ayıran Duvar şaşkınlıkla sana bakıyor.]
Şaşkınlıkla ileriye baktım. Metatron’un arkasında gümüş bir ‘duvar’ vardı.
Şüphe yoktu.
[Dördüncü Duvar, İyilik ve Kötülüğü Ayıran Duvar’a diş gösteriyor.]
İyilik ve Kötülüğü Ayıran Duvar. Başmelek Metatron da benim gibi bir ‘duvar’ın sahibiydi.
+
Bölüm Sonu Notları:
Çn [1]: Orv’nin resmî novel çizeri Blackbox’un kendi orijinal karakteridir. Fakat İngilizce ekip hem Uriel’e benzediğinden hem de duruma uyduğundan bu kısma eklemiş. Ben de ekleyeyim dedim.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.