Bölüm 5160
Noah, en akıllıca ve mantıklı olanın sadece başını eğip, tek kelime etmemek ya da hiçbir şey yapmamak olduğunu biliyordu.
BU Yaratık, uydurma bir Hikaye’yle her şeyi Ayarlamış, olan bitenlerin Okunabilir Dokusu’na tamamen alternatif bir olay dizisi oyup, yerleştirmiş, Noah, BU Duygusal ve Anaximander’ı, daha büyük hedeflerin BU Yaratığ’ın dikkatini çekmesi nedeniyle BU Yaratığ’ın saldırısından kaçabilen tesadüfi kurtulanlar olarak konumlandırmıştı.
Dışarıdan izleyen herhangi bir Varoluş, bu Ân’da Noah’ın içsel tartışmasına tanık olsaydı, kafasını kaşıyıp, mazeret zaten hazırken ve tek yapılması gereken şey sessizce itaat etmekken neden bu kadar mantıksız bir seçim yaptığını merak edebilirdi. Başını eğ. Sororis Prima’nın devam etmesine izin ver. Onun daha geniş Gözlemlenebilir Varoluş’a yapmak istediği her türlü Ayarlama’yı kabul et ve sonuçlarla daha sonra ilgilen, bir kez onun dikkati başka bir yere kaydıktan ve onun gücü önemli ölçüde arttıktan sonra bu sonuçlarla uygun şekilde ilgilenebilirsin.
Bu doğru hamleydi. Mantığ’ı işleyen herhangi bir dış gözlemcinin tavsiye edeceği hamle buydu!
Ama gerçekten, başını eğdiği Ân, Medeniyet’inde Çatlaklar’ın açtığı bir Ân gibi hissettirecekti.
O Çatlaklar’ın şeklini biliyordu, çünkü koşullar, Quintessence’nin vermeyi reddettiği bir teslimiyeti talep ediyordu.
Bu, sıradan Normal İnsanlar’ın, tesadüfen Daha Zengin olan ya da İktidar Pozisyonlar’ında bulunan diğer İnsanlar’la yolları kesiştiğinde, gözlerine bakmamayı ya da sesini yükseltmemeyi seçmesi, karşılaşmanın mümkün olan en az sürtüşmeyi yaratması için biraz küçülmeyi tercih etmesi gibiydi.
Bu Seçim, o Ân’da başlarına daha az bela açıyordu. Karşılaşma geçip, gidiyor ve gün devam ediyordu. Ama o küçülmeyi sonradan hatırlayacak, kolaylık uğruna duruşlarından vazgeçmiş olmanın Anısı’nı taşıyacaklardı ve Yıllar boyunca bu tür küçük teslimiyetlerin birikimi, Teslimiyetler başlamadan önce var olan Hâller’ini artık tanıyamayan Varoluşlar Yaratıyordu.
Bu tür İnsanlar’a ve Bu tür Varoluşlar’a acıyordu. Neden başı eğik gezsindi ki? Onlar da Ölebilir kendisi de Ölebilirdi. Hepimiz Eşittik.
Evet, öyle. Ama bu şu ânda Yapılacak en mantıklı şey değildi. Çünkü karşısında Güc’ü olmayan sıradan İktidar sahipleri değil bizzat Varoluş’u bir hiçmiş gibi Ayarlayan BU Yaldızlı Olan vardı.
Tüm bunları düşünmek, ona Varoluş’unun En Erken Yıllar’ı boyunca vücudunun her bir Kemiğ’iyle nefret ettiği bir Adam’la ilgili özellikle tatsız bir Anı’yı hatırlattı.
Tüm bunları düşünmek, ona başını eğdiği tek adamı hatırlattı, çünkü gerçekten de ondan korkmuştu.
Saygı duymamış, onurlandırmamış, hayran olmamış, ama kendisini incitme kapasitesi, kendini savunma kapasitesini Aşan bir Varlık’la karşı karşıya kalan bir Çocuğ’un özel bir şekilde duyduğu korkuyla korkmuştu. Bu ona... Babası’nı hatırlatmıştı.
Anı, bastıramayacağı bir şeymiş gibi Zihni’nde parladı ve Hadean Zihni’nin bu Ânı’yı uzatılmış algıya çektiği o uzayan Ân’da, Ânı, saymak istemediği kadar Uzun Yıllardır taşıdığı küçük bir insan sahnesinin keskin ve acımasız netliğiyle ortaya çıktı.
---
O zamanlar On İki yaşındaydı, lekeli halısı ve asla düzgün kapanmayan perdeleri olan o harap evin oturma odasındaydı.
Babası, öğleden sonranın çoğunu uzanarak geçirdiği kanepeden kalkmıştı; Lekeli Bornoz’u açık duruyordu ve bira göbeği, çocuğun doğduğundan beri yıkanmamış eşofmanının bel bandının üzerinde soluk, yuvarlak bir yarım küre gibi çıkıntı yapıyordu. Kalın elinin birinde Deri bir Kemer, diğerinde ise yarısı boş bir bira şişesi tutuyordu.
Arkasındaki televizyonda kimsenin izlemediği bir şey yüksek sesle oynuyordu. Oda’nın ışığı sarı ve loştu çünkü tavandaki Armatürdeki Ampuller’den biri yanmıştı.
Babası ona soğuk bir sesle sordu.
“Annen çalışırken, bütün gün oturup, seni izledim, küçük pislik ve ben bir Kadın arkadaşımı eve getirdiğimde, bunu annene mi söylüyorsun? Sana çeneni kapalı tutmanı söylememiş miydim?“
On iki yaşındaki Noah, gözyaşlarının akmasını engellemek için çok çaba sarf ederek, Babası’na bakmıştı, çünkü Gözyaşlar’ı akarsa, az önce ayağa kalkan adamdan farklı ve daha kötü bir tepki alacaktı ve o da isyankardı.
Anne’si işe gittiğinde, sürekli eve gelen Kadın arkadaşıyla babasının ne yaptığını görmek istememişti. Bu konuda sessiz kalması söylenmesini istememişti. Kendisine ait olmayan, ama karşılığında ona tek bir Ân bile gerçek bir rahatlık göstermeyen bir yetişkinin rahatı için saklamak zorunda kaldığı Sırlar’ı taşımak istememişti.
O zaman, Babası’na o küçük, meydan okuyan bakışla gözlerini diktiğinde.
On İki Yaşında’ki Çocuk, kendisini dünyaya getiren Adam’ın gözlerine bakmıştı ve o gözlerde hiçbir şey yoktu. Tam olarak Öfke ya da Hiddet de değildi.
Sadece, önündeki Küçük Yaratığ’ı, öğleden sonrasının rahatsız edilmeden devam edebilmesi için halledilmesi gereken bir rahatsızlık olarak gören bir Varoluş’un yalın küçümsemesi vardı.
Baba’sı onu o Kemer’le defalarca dövmüştü.
İlk Darbe omzuna isabet etti ve onu yanlara doğru sendeleyerek, sehpaya doğru savurdu. İkinci Darbe, dengede kalmaya çalışırken, bacaklarının arkasına isabet etti. Üçüncü Darbe onu tamamen halıya devirdi ve sonraki Darbeler o yerdeyken indi; Deri sırtına, kollarına ve göğsüsün etrafında koruyucu bir top haline kıvrılmaya çalıştığı Vücut kısımlarına saplandı.
Baba’sı dayak sırasında bağırmamıştı. Babası, bir adamın acımasızlığından ziyade öğretici olduğuna inandığı bir ders verirken, konuştuğu gibi, sakin bir sesle konuşmuştu.
“Ben seninle konuşurken, başını eğip, dinleyeceksin. Bana öyle bakmayacaksın. Sanki her konuda söyleyecek bir şeyin varmış gibi o lanet suratınla bana bakmayacaksın. Sana hayat verdim. Onu da alabilirim. Anlıyor musun? Anlıyor musun lan?“
On İki Yaşında’ki o, anlamıştı.
Ondan sonra başını eğik tutmuş, ağlamıştı. Deri Lemer, babasının kolu yoruldukça, aralıkları uzayan düzenli aralıklarla sırtına inmeye devam ediyordu.
O öğleden sonranın geri kalanında babasının bakışlarıyla karşılaşmak için başını kaldırmamıştı ve sonraki birçok öğleden sonra da kaldırmamıştı, çünkü dayakların acısı gerçekti ve acıdan duyduğu Korku daha da gerçekti ve o On İki Yaşında’ydı ve babası onun iki katı boyunda ve üç katı ağırlığında yetişkin bir adamdı ve On İki Yaş’ındaki çocuğun, başını kaldırmasının, haftalarca geçmeyecek morluklarla dolu vücuduna daha fazla Kemer Darbe’si indirmekten başka bir sonuç doğurmayacağı bir çerçeve yoktu.
O, kendisinden çok daha büyük olan o işe yaramaz Adam’ın kendisine ne yapabileceğinden korkmuştu.
O Anı’dan o kadar, o kadar çok nefret etmişti ki.
O Anı’nın içinde yaşamaya devam etmesinden nefret ediyordu. O zamandan bu yana geçen Onca Yıl boyunca, o tür Anılar’ın Kalıcı olarak yerleştiği Varoluş’unun derin odalarından o Anı’yı tamamen kovmasına hiçbir şeyin izin vermemesinden nefret ediyordu.
Onun bir parçasının, On İki Yaş’ındaki küçük bir parçasının, hâlâ başını eğmiş halini taşımasından, yanağına değen halının dokusunu tam olarak hatırlamasından, kendi gözyaşlarının dudaklarında birikip, tadını hatırlamasından nefret ediyordu; Çünkü onları silmek, başka bir tür başkaldırı olarak görülüp kendisine ek Darbeler kazandıracaktı.
O parçasından nefret ediyordu.
Ve o, sonraki Varoluş’unun her Yıl’ını, hem Yıkım’dan önceki Yıllar’ı hem de o zamandan sonraki anlaşılmaz Yıllar’ı, ne kadar büyük olursa olsun hiçbir Dış Güc’ün onu o eğik duruşa geri döndüremeyeceği bir Varoluş Hâline gelmek için harcamıştı.
Artık başını eğmeyecekti.
Ölmüş Babası’na değil. Sororis Prima Elzyana’ya değil. Ona başını eğmesini isteyen hiçbir BU Yaldızlı Varoluş’a, Superbius Kardeşliğ’ine ya da Paleozoik Sınıflandırması’na değil. Eğilmeyi Reddetme’nin sonucu ne olursa olsun, Varoluş’un talep ettiği her türlü Bedel’i, ya da Kendi Bedeller’ini ödeyecekti!
Çünkü alternatif, tekrar Halı’nın üzerindeki On İki yaşındaki çocuk olmaktı ve o On İki Yaşında’ki Çocuk, boyun eğmenin bedelini çoktan ödemişti; O zamandan beri Noah’ın dönüştüğü Varoluş’tan daha fazla bir bedel çıkamazdı.
“...Ah.“
Sanki Anı’yı Fiziksel olarak Silmek istercesine başını hafifçe salladı ve Hadean Zihni’nin yansımasını içine çektiği o Uzayan Ân, sıradan Zaman akışına geri çöktü.
Önünde, Sororis Prima Elzyana sakin bir şekilde kaşlarını kaldırdı.
Yavaşça dönen mandalalarıyla Kehribar Rengi Altın gözleri, onun Ânlık duraksamasından hiç rahatsızlık duymamış bir Varoluş’un sabırlı hoşgörüsüyle onu sarmaladı; Ve o, kendisine doğru alçaldığından beri kullandığı aynı nazik, idari dokunuşlarla konuştu.
“Düşüncelerini mi bölüyorum?“
Noah başını salladı ve içinden kısa bir içsel kazı çalışmasını bitirmiş ve şimdi yeniden Dış Varoluş’la konuşmaya hazır olan bir Varoluş’un iç çekişiyle içini çekti.
“Hayır. Dinliyorum.“
Sesi sabit ve ölçülü çıkıyordu.
“Hayır diyordum. Buradaki bizlerin daha fazla Sınırlandırılma’sı ve Koparılma’sı gerektiğine katılmıyorum. Böyle bir muameleyi hak edecek hiçbir şey yapmadık.“
...!
Sororis Prima Elzyana, sanki özellikle cesur bir Ânomali keşfetmiş gibi Noah’a sakin bir şekilde baktı ve Noah, göz teması koparmadan bakışlarını ona sabitledi; Çünkü bu noktada göz teması koparmak, az önce kendisiyle yaptığı tüm içsel tartışmayı boşa çıkaracaktı ve o, yukarı bakma duruşunu benimsemişti ve Kadın’ın vereceği yanıt ne olursa olsun bu duruşu korumayı niyetliydi.
Bir sonraki Ân’da, Kadın konuştu.
Sesi sakin ve soğuktu.
“Bir fikrin olması çok ilginç.“
Mandala gözleri, yavaş iç ritimleriyle hafifçe döndü.
“Ve bir Sororis Prima’nın talimatına yanıt olarak fikrinin yeterince önemli olduğunu düşünmen daha da ilginç. Otorite düzeninin halklarımız arasında nasıl işlediğini anlıyor musun? BU Yaldızlılar arasında bile, en çok söz sahibi olanlar Superbiuslar’dır, çünkü bizim Gurur’umuz en eski Güçlendirilmiş Ego’dur ve daha geniş BU Yaldızlı Hiyerarşi’si, kuruluşumuzun Binler’ce Yıl’ı boyunca bu Gurur’un etrafında örgütlenmiştir. Diğer güçlendirilmiş Egolar’a sahip BU Yaldızlılar bile, Superbius talimatı verildiğinde Superbius’un talimatına uyarlar, çünkü Otorite yapımız, konumlarını korumak isteyenler için uymayı tek seçenek haline getirir.“
Başını hafifçe eğdi ve bakışları onun üzerinde dolaştı.
“Ve Sınırlı Yaşam Formlar’ının söz hakkı yoktur. Sıradan anlamda değil. Otorite düzenimizin hiçbir zaman uyum sağlaması gerekmeyen hiçbir anlamda.“
Sesi yumuşadı.
“Bir bahçıvan, zararlıların daha fazla ortaya çıkmasını önlemek için Toprağ’ın bir Bölüm’ünün işleme tabi tutulması gerektiğine karar verdiğinde, o Toprak’ta zaten yaşayan böceklere danışmaz. Bahçıvan, böceklerin farklı bir işlem düzenini tercih edip, etmeyeceklerini düşünmek için duraksamaz. Böcekler bu kararın ortakları değildir. Böcekler, ele alınan durumun bir parçasıdır. Tedavi uygulandığında, bazı Böcekler ölecek, bazıları yerinden edilecek ve bazıları hayatta kalıp, Bahçıva’nın özellikle amaçlamadığı ancak kabul edilebilir Parametreler dahilinde olan düzenlerde başka yerlerde Koloniler’ini yeniden kuracaklardır. Bahçıvan bu süreçte Böcekler’e karşı acımasızlık hissetmez, çünkü Bahçıvan Böcekler’e karşı hiçbir şey hissetmez. Böcekler sadece Toprağ’ın bir parçasıdır. Bahçıva’nın ilgilendiği şey Toprak’tır. Böcekler’in bu konuda ne düşündüğüne bakılmaksızın bakım devam eder, çünkü Böcekler bahçıvanların danışması gereken şekilde düşünmezler.“
Bakışları, bu benzetmeyi daha önce birçok kez kullanmış birinin klinik sakinliğiyle ona takıldı.
“Söylediklerim tartışmaya açık değildi. Dikkate almanız için sunulan bir Öneri değildi. Sizin Sınıflandırmanızda’ki bir Varoluş’un düşünmesi ve karşı çıkması gereken bir şey değildi. Bu, bir Kalıntı’nın ortaya çıkışını çevreleyen koşulların idari bir değerlendirmesiydi ve bu değerlendirme, etkilenen Toprakta’ki Böcekler’in bu konuda ne düşündüğüne bakılmaksızın eyleme dönüşecektir.“
Sesinde hiçbir acımasızlık yoktu!
“Ve itaatsizliğin için, senden başlayacağım.“
Varoluş’ta biraz daha yakına süzüldü, Uzun ve İnce vücudu alçaldı, ta ki onu, Ötesi’nde bekleyen daha büyük meselelerle ilgilenmeden önce küçük bir işi sonuçlandırmaya hazırlanan bir cellatın samimiyetiyle aşağıya bakabileceği bir yüksekliğe gelene kadar.
“Seni daha da Sınırlayacağım. Varoluş’unu tamamen ortadan kaldırmayacağım, çünkü geç Gerousia Aurelius Maximus’un lütfu sayesinde yaşadın ve onun etrafındaki Sınırlılar’a karşı son tutumunu onurlandırmak, onun konumunun Kardeşliğ’imizden kazandığı bir nezakettir. Ama daha da Sınırlanacaksın, Evlat. Sınırlama’nın Temeller’inin her Katman’ına yerleştiğini hissedeceksin. Sınırlama tamamlandığında, Böcekler’in kendilerine verilen toprak içinde tam olarak nereye sürünmelerine izin verildiğini anlayacaksın ve bu tür itirazları bir daha dile getirmeyeceksin, çünkü bu itirazın kendisi, bağlı Varoluş’unun artık izin vermediği bir Yapı Hâline gelecektir.“
BOOM!
Not: Bu Bölüm için Adui’yr ayrı bir şapka çıkarırım. Başta evet neden başımız eğsin? Onlar da Ölüyor biz de. İkincisi Bu Kadın diyor ki bunu sizde yapıyorsunuz biz de. Diyor. O zaman bunda yanlış olan ne diyor? Haklı da. Ayrıca şimdi daha iyi anladım. Bir Böcek Hiçbir şekilde İnsan Sınıflandırılmasına dönüşemez bir Sınırlı Olan da Bir BU Yaldızlı Olan’a dönüşemez. Sınıflandırılmalar’ı daha iyi anladım. Bu Yükselişle elde edilecek şey değil ki... Yükseliş bile 2. Ölçeğ’in Zirvesinde duruyor ama durmazsan bile bu öyle Aşkınlık’la Niteliksel le elde edilebilecek şey değil. Ama cidden bu Bölüm için ayrı bir Şapka çıkarırım tebrikler.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.