Bölüm...
Adventure,Fantasy,Horror,Isekai

Bölüm 333

62.Kısım – Tanrı’nın Düşmanı (6)
Yazar: Sansanson Grup: : Novel Gecesi Okuma süresi: 14 dk Kelime: 3.466

Çeviri: Sansanson
62.Kısım – Tanrı’nın Düşmanı (6)
 
Jung Heewon, Yargının Kılıcı’nı Athena’ya doğrulturken saf beyaz bir ışık yaydı.
 
Athena konuştu, [Uriel... Eden’in geleceğini duymamıştım?]
 
   [Burada Eden’ın bir parçası olarak bulunmuyorum.]
 
   [Öyleyse?]
 
   [Sadece enkarnasyonuma yardım ediyorum.] Uriel konuşmaya devam etti, [Athena. Buraya kadar Olimpos için zaten çok şey yapmadın mı? Daha ne kadar Gigantomachia için endişeleneceksin? Büro ile birlikte bu hikâyeyi yaratmaya devam mı edeceksiniz?]
 
   [Endişeliyim. Bu çok ciddi, Uriel. Biz sadece ‘iyiliği teşvik edip kötülüğü cezalandırma’ kıssasını geri getirmeye çalışıyoruz. İyilik kazanır ve kötülük yenilir. Bunu birkaç kez vurgulamak doğrudur.]
 
   [İyiliği teşvik edip kötülüğü cezalandırmak...]
 
   [İyi hikâyeler arttıkça, takımyıldızları iyi senaryolar tüketecek. Bu ne kadar çok olursa, Yıldız Akışı o kadar temizlenecek.]
 
Uriel’in bu sözleri duyduğunda gözleri titredi. Birçok iyi hikâye ve senaryo yürütmek dünyayı daha iyi yapardı. Şüphesiz buna inandığı bir zaman olmuştu.
 
   [Peki, Yıldız Akışı şu an daha mı iyi? Takımyıldızları iyi hikâyeleri seviyor mu?]
 
   [Şu an yeterli değil. Ama bir gün―]
 
Meleğin kanatları çırpındı ve hareket etti.
 
   [Athena, sen genellikle zayıfın tarafındasındır.]
 
Uriel yerde savaşan devlere baktı. Tam olarak söylemek gerekirse, en küçük dev olan Göğü Yaran Kılıç Azizi’ni  izliyordu.
 
   [Sana sormak istiyorum, Adalet ve Bilgeliğin Sözcüsü.] Uriel’in tonu değişti ve Athena’nın ifadesi daha sert bir hâl aldı.  [Şu ‘dev’ kötü mü?]
 
Athena, Göğü Yaran Kılıç Azizi’ne baktı. Göğü Yaran Kılıç Ustalığı göğü parçalıyor ve takımyıldızlarını lime lime ediyordu. Göğü Yaran Kılıç Azizi küçüktü ama güçlüydü. Belki de Tartarus’ta boş oturan devlerden bile daha güçlüydü.
 
Ancak en başından beri güçlü değildi.
 
   Defol! Benden uzak dur! Seni uğursuz kız!
 
   Lanetli kız! Ailemi mahvettin!
 
   Devlerin kanı... Derler ki eğer o kızın kalbini yersen, bir kaplanın gücüne sahip olursun.
 
Kılıç Azizi’nin yaşadığı acılar anlatıldı ve Athena’nın gözleri önüne serildi. Sırf bir dev olarak doğduğu ya da farklı bir görünüme sahip olduğu için katlanmak zorunda kaldığı bir acıydı bu.
 
Athena dudaklarını ısırdı. [Tüm devler tehlikelidir. Doğaları vahşidir ve başka bir korkunç felakete yol açabilirler.]
 
   [Felaket mi? Felaket tehlikesini kime getirecekler?]
 
Athena mızrağını sıkıca kavradı ama Uriel’in bakışlarından kaçınıyordu.
 
   [Tabii ki insanlara...]
 
   [İnsanlara mı? Olimpos ne zamandan beri insanları önemsiyor?]
 
   [Uriel! Sözlerine dikkat etsen iyi olur―]
 
   [Athena, sen de çok iyi biliyorsun.]
 
Athena’nın ağzı yarı kapandı ve Uriel devam etti.
 
   [Şu an yaratmaya çalıştığın şey sahte bir ‘iyiliği teşvik edip kötülüğü cezalandırma’. ‘Kötü’yü ve ‘iyi’yi keyfi olarak belirleyen sahte bir mit.]
 
Athena’nın gözleri titredi.
 
   [Sahteyse ne olmuş? Sahte olsa bile...]
 
   [Athena, unuttun mu? ‘İyiliği teşvik edip kötülüğü cezalandırma’ senaryosu, her yerde kol gezen ‘sahteler’ yüzünden var.] Uriel’in sesi ‘şeytan avı’ zamanını hatırladıkça titredi. [Athena. Bu senaryoda ne iyi var ne de kötü. Sadece hikâyeyi görme arzumuz var.]
 
Uriel gökyüzüne doğru baktı ve bir ışık parladı.
 
   [Ben... artık bu hikâyeyi görmek istemiyorum.]
 
Başmelek Uriel, Yıldız Akışı’na dik dik bakıyordu.
 
   [Artık ‘gerçek kötülüğün’ parçalandığını görmek istiyorum.]
 
Athena’nın gözleri kocaman açıldı. Titreyen sesi dışarı sızdı.  [...O hikâye uzun zaman önce yok oldu.]
 
   [Hayır, yok olmadı.] Uriel bana bakarken gülümsedi.  [Bu yüzden buraya geldim.]
 
Yargının Kılıcı ve Athena’nın mızrağı birbirine doğrultuldu.
 
   [Artık taviz verecek yer kalmadı.]
 
Eden’ın başmeleği ile Olimpos’un tanrıçası çarpıştı. Athena’nın saldırısı olasılığın ötesine geçti. Jung Heewon ilk başta geriliyor gibi görünse de Yoo Joonghyuk’un katılımıyla durum kısa sürede dengelendi. Uriel ile olan senkronizasyon sürdüğü sürece Athena’yı oyalamak imkânsız olmayacaktı.
 
   [Takımyıldızı Altın Başlığın Esiri takımyıldızları arasındaki kanlı savaştan keyif alıyor!]
 
   [Takımyıldızı Abisal Kara Alev Ejderhası her ikisinin de ölmesini istiyor!]
 
   [‘Mutlak kötülük’ takımyıldızları, ‘mutlak iyilik’ takımyıldızları arasındaki çarpışmaya tezahürat yapıyor.]
 
Biyoo aracılığıyla kanala devasa bir giriş ücreti akıyordu. Biyoo hafifçe sarsıldı.
 
   [Baat...]
 
Gökyüzünün diğer tarafına baktım. Sorun, orada uçan o kızıl saçlı adamdı. Arkasında kırmızı bir güneş olan devasa bir at arabasına biniyordu.
 
Ulu Güneş, Apollon. Tıpkı mitlerdeki gibi çok yakışıklı bir yüzü vardı. Neredeyse Yoo Joonghyuk’un suratına bir tokat atmaya yetecek kadar… hayır, iki tokat.
 
   [Takımyıldızı Ulu Güneş sana yoğun bir öfke yöneltiyor!]
 
O 12 Tanrı’dan biriydi ve tek başıma başa çıkmam için fazlaydı. Pluto parçalanmıştı ve gövde parçaları tam olarak iyileşmemişti. Belki de enkarnasyon bedenim güneşten bir iki darbe aldıktan sonra küle dönerdi.
 
Yine de endişeli değildim. Çünkü Ulu Güneş ile savaşacak olan ben değildim.
 
Uzaktan lokomotif sireni gibi bir ses duydum. Tren tekerleklerinin sesi geliyordu. Bir zamanlar bu sesin ne kadar korkutucu olduğunu bilmiyordum.
 
   [Takımyıldızı Ulu Güneş şaşkın.]
 
Olimpos’ta 12 ana tanrı varsa, Vedalar’da sekiz Lokapala vardı. Ortaya çıkan Lokapala, iyi tanıdığım biriydi.
 
   [Surya, senin burada ne işin var?!]
 
Güneş arabası ve güneş treni çarpışarak göz kamaştırıcı bir patlama yarattı. Olasılık eksikliği, Surya’nın treninin eskisi kadar büyük olmadığı anlamına geliyordu ama Apollon’un arabasına kafa tutmaya yetiyordu.
 
   [Surya... Bunu Vedalar’ın bir kararı olarak mı kabul etmeliyim?]
 
   [Vedalar ile hiçbir bağım yok. Bir süre önce oradan ayrıldım.] Surya güldü. [Sadece en iyi güneş tanrısının kim olduğunu belirlemek için buraya geldim.]
 
Havayı kavurucu bir güneş ışığı kapladı. Bu, Surya ile Apollon arasındaki bir hesaplaşmaydı. Apollon’un ışık gücünü içeren oklar gökyüzünü bir şelale gibi kapladı ve Surya’nın üçüncü gözü okların yörüngesini bozdu. Mit ve mit birbirine çarpıyordu. Apollon’u Surya’ya bırakmak yeterliydi.
 
Savaş alanının geri kalanına baktım.
 
   “Dokja-ssi! Yeni kalkanı sevdim!”
 
Herakles’in Kalkanı’nı tutan Lee Hyunsung, kahramanları ve dev askerleri devirerek savaş alanını geçiyordu. Han Sooyoung manasını hassas bir şekilde yönetiyor ve seri üretim Heraklesleri birer birer hallediyordu.
 
Sahne Uyarlaması çökmeye başladığında, denge hafifçe bizden yana kaydı. Güçlü Gigantes kahramanları geri itti; Lee Gilyoung ve Shin Yoosung ise kimera ejderhasını kontrol ederek, nefesiyle kumsalı bir ateş denizine çevirdiler.
 
Lee Jihye, seri üretim Herakleslere durmaksızın gülle yağdırıyordu. Bu gün için hazırlık olarak Lee Jihye’nin manasını artırmıştım.
 
   [Gigantomachia’da yeni bir mit doğuyor!]
 
Kim Dokja Şirketi’nin miti gerçek zamanlı olarak kaydediliyordu. Herkes iyi savaşıyordu ve yanlış giden bir şey yoktu.
 
   Yine de, Kim Dokja tuhaf bir şekilde gergindi.
 
Bu çok küçük bir histi. Bir şeylerin yanlış olduğunu belli belirsiz hissediyordum. Sakince kontrol ettiğimde yanlış giden bir şey görünmüyordu. Uriel ve Surya zamanında katılmıştı ve Yoo Joonghyuk Dünya’daki krizden güvenle dönmüştü. O hâlde neden?
 
   Aslında, Kim Dokja nedenini biliyordu.
 
Hayır.
 
   Etrafına bak.
 
Aradığım kişi orada yoktu. Athena, Jason, Apollon, Aşil...
 
Olimpos’ta isim yapmış birçok tanrı ve kahraman vardı ama hiçbiri Olimpos’un lideri değildi.
 
Senaryo doğruysa, Ares dışında bir lider daha olmalıydı. Bu senaryoyu bitirmek için onu öldürmem gerekiyordu.
 
Belki de henüz ortaya çıkmayan Volkanik Demirci Hephaistos’tu ama o ne orijinal romanda ne de revize edilmiş versiyonlarda Gigantomachia’ya doğrudan katılmamıştı. O zaman Olimpos’un diğer lideri de kimdi?
 
   O anda, bir kahraman Kim Dokja’nın gözüne çarptı.
 
   [Durun! Durmalısınız!]
 
Kahramana baktım. Güzelce bronzlaşmış, kaslı bir vücut ve sersemlemiş bakan gözler. Ondan hissettiğim ‘statü’ Yoo Sangah’ınkine benziyordu.
 
Labirentin Kahramanı, Theseus.
 
   [Bu dövüşün hiçbir anlamı yok!]
 
Theseus dövüşü durdurmaya çalışıyordu.
 
   [Burada durmalıyız! Devlerle savaşmaya gerek yok! Bunu yapmak Olimpos’a yardım etmeyecek! Athena! Apollon! Bilmiyor musunuz?]
 
Neler döndüğünü bir türlü anlayamıyordum. Geçmiş Gigantomachia’larda Theseus asla ortaya çıkıp böyle bir şey yapmamıştı. Bu imkânsız bir hikâye değildi ama…
 
   [Lütfen! Durun! Bu gidişle Olimpos...!]
 
Tam o anda gerçekleşti. Theseus’un başının üzerinde kırmızı bir ok parladı. Bu, onun Olimpos’un lideri olduğunu belirten bir oktu.
 
Derken Theseus başını tuttu ve acıyla inledi.
 
   [B-Bu... hayır, hayır. Hayır, Baba!]
 
Bir şeyler ters gitti.
 
***
 
İdari Büro’nun kanepesinde senaryoyu izleyen Dionysos ayağa fırladı. Patlamış mısır kutusu yerde yuvarlandı.
 
Şaşkın Bihyung ağzını açacağı sırada Dionysos haykırdı.  [Siktir! Theseus’un orada ne işi var?]
 
Dionysos dokkaebilere bağırdı. Sanki Dokkaebi Kralı kendisiymiş gibiydi.
 
   [Çabuk ‘olasılık uygunluk taramasını’ hazırlayın. Yoksa o senaryodaki herkes ölecek!]
 
Bir sonraki an, ekranda bir patlama oldu.
 
***
 
Neler olduğunu anlayamıyordum. Kulaklarım çınladı ve görüşüm tamamen beyaza büründü. Patlamaya yakalandım ve kaya duvarların arasından bir mağaraya uçtum.
 
   [Enkarnasyon bedenin ağır hasar aldı.]
 
   [Enkarnasyon bedenindeki hasar ciddi. Acil tedavi gerekiyor!]
 
Hikâyelerimin kaçmasını durdurmak için yaraları bandajladım. Sendeleyerek ayağa kalktım ve kıyıdaki mağaranın dışına baktım.
 
Kanla kaplı bir savaş alanı. Köpükler ayak parmaklarımın ucuna kadar ulaşıyordu ve deniz esintisi dudaklarımı ıslatıyordu. Dahası, savaş alanında kimse görünmüyordu.
 
Gökyüzünde bir ejderhanın üzerinde uçan Shin Yoosung ve Lee Gilyoung yoktu. Hayalet filoyu yöneten Lee Jihye de. Ayrıca az önce ekibi korumakta olan Lee Seolhwa ve Lee Hyunsung da.
 
   “Yoosung! Gilyoung!”
 
Gökyüzünde Athena ile savaşan Yoo Joonghyuk’u ya da seri üretim Heraklesleri yok eden Han Sooyoung’u göremiyordum. Uriel veya Surya bile yoktu.
 
   “Han Sooyoung! Yoo Joonghyuk!”
 
Bağırışlarım, deniz melteminin estiği mağaranın içinde yankılandı. Kalbim sıkıştı. Neler olmuştu böyle?
 
Bir süre sonra, sudan devasa bir şey çıktı. İnsan algısı için ölçülemez ve akıl almaz bir varlık.
 
Onunla yüzleşirken, ‘Bu bir tanrı’ diye düşündüm.
 
Daha önce gördüğüm tüm takımyıldızları sanki sahteymiş gibi hissettiriyordu. Sadece ‘tanrı’ olarak tanımlanabilecek bir varlıktı.
 
   [Ben Denizin Sınırlarını Çizen Mızrak, Poseidon.]
 
Olimpos’un büyük kahramanı Theseus’un mitolojik babası. Gerçek sesi yankılandığı an, kalbim küt küt attı ve kan fışkırdı. Tıpkı uzun zaman önce bir dış tanrıyla ilk karşılaştığım zamanki gibiydi.
 
Parmak uçlarım felçliymişim gibi titriyordu. Poseidon neden inmişti? Bu mümkün değildi. Poseidon, Gigantomachia’nın hiçbir dönemine asla müdahale etmemişti. Onun gibi mit sınıfı bir takımyıldızı müdahale ederse, sadece Olimpos’un olasılığı ciddi şekilde zarar görmekle kalmaz, tüm senaryo havaya uçardı.
 
Yine de burada ortaya çıkmıştı. Neler oluyordu? Ne düşünüyordu? Elim titremeye devam etti. Ardından bir süre sonra, titreyenin ben olmadığımı fark ettim. Farkında olmadan sıkıca tuttuğum akıllı telefon titreşiyordu.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi