Bölüm 342
Çeviri: Sansanson
64.Kısım – Yol Olmayan Bir Yol (3)
Yoo Joonghyuk ve takım arkadaşlarının Dünya’ya dönmesi bir saat sonrasını buldu. Yoo Joonghyuk, Han Sooyoung, Lee Jihye, Jung Heewon, Lee Hyunsung, Shin Yoosung, Lee Gilyoung ve Lee Seolhwa.
Portaldan güvenli bir şekilde geçtikten sonra fark ettikleri ilk şey, endüstri kompleksinin merkezinde çakan kıvılcımlardı. Olasılık kıvılcımları, Fabrika’nın merkezine yıldırımlar gibi düşüyordu.
Lee Jihye kendi kendine sordu, “...Neler oluyor böyle?”
Sordu ama kimse düzgün bir cevap veremedi. Kimera ejderhasına binip kısa sürede Fabrika’ya vardılar. Ekip üyeleri duvarların üzerinden atlayıp doğrudan hastane odasına koştu.
Uçan Tilki, içeri dalan insanları görünce el salladı. “Ha, şimdiden döndünüz mü?”
Jung Heewon sordu, “Dokja-ssi... hayır, Yoo Sangah-ssi nerede?”
“Şurada, gerçi sizin de tedavi edilmeniz gerekiyor sanırım...”
“Biz iyiyiz. Sadece Hyunsung-ssi’yi tedavi edin.”
“B-Bir dakika! Cildim sadece biraz―”
“Kapa çeneni ve uzan.”
Yanmış Lee Hyunsung’u bir hastane yatağına fırlattıktan sonra, Jung Heewon ve diğerleri Yoo Sangah’ın odasına yöneldiler. Doğal olarak Kim Dokja’nın ilk oraya gideceğini düşünmüşlerdi.
“Dokja-ssi! Sangah-ssi!”
“Hey, millet! Öylece içeri girerseniz...!”
Ekip üyeleri vardıklarında beklenmedik bir manzarayla karşılaştılar. Han Sooyoung mırıldandı. “Bu ne biçim bir durum?”
Yoo Sangah’ın odasında asgari sayıda sağlık personeli dışında kimse yoktu. Yoo Sangah’ın ruhu hâlâ parçalanmış hâldeydi. Kim Dokja ise ortalıkta görünmüyordu.
Han Sooyoung’un vücudundan kara bir aura yayıldı. “Size soruyorum. Bu durum da ne?”
Sağlık personeli gözü korkmuş bir hâlde, Geri Dönenler Savaşı’ndan Kim Dokja’nın dönüşüne kadar olan her şeyi bir bir anlattı.
“...Yani, Lee Sookyung önce tedaviye alındı. Belki de şu ana kadar son aşamaya―”
Sözler bitmeden Han Sooyoung çoktan harekete geçmişti. Öyle hızlıydı ki kimse onu durduramadı. Han Sooyoung yakındaki bir sandalyenin üzerinden atladı ve kendisinden daha uzun olan bir adamın yakasına yapıştı. “Orospu çocuğu. Her şeyi biliyordun değil mi?”
“...”
“Neden düzgünce konuşmadın? Biliyorsan―”
“Söyleseydim bir şeyi değiştirebilir miydin?”
Yoo Joonghyuk’un soğuk sesi odada yankılandı. Han Sooyoung’un dudakları titredi. Bilseydi değiştirebilir miydi? Bilmiyordu. Han Sooyoung bu soruya cevap veremedi.
Yoo Joonghyuk tekrar sordu, “Bir şeyi değiştirip değiştiremeyeceğini sordum?”
“Seni piç...!”
Bu sefer Yoo Joonghyuk geri adım atmadı. İki kişinin etrafındaki basıncın çevreyi yerle bir edeceği anda Jung Heewon onları durdurdu. “Kesin şunu, ikiniz de! Yoo Sangah-ssi’nin burada olduğunu görmüyor musunuz?”
[Takımyıldızı Şeytanvari Ateş Yargıcı öfkeli!]
Yoo Joonghyuk, Han Sooyoung’un elini üzerinden savurdu ve sağlık personeline konuştu. “Kim Dokja nerede?”
Han Sooyoung da soru üzerine personele döndü. Sağlık personeli cevap vermek yerine bir ağızdan tek bir yönü işaret ettiler. Lee Sookyung’un ameliyatının devam ettiği hastane odasıydı bu.
Han Sooyoung sordu, “Kim Dokja o odada mı?”
“Evet. Aileen onun gerekli olduğunu söyledi...”
Ekip üyeleri, operasyona engel olmayacak kadar sessizce ameliyathane kapısına yaklaştılar. Şeffaf camın ardında, Aileen ve Kim Dokja’nın odada operasyonu yürüttüğü görülebiliyordu. Işıklandırma yüzünden Kim Dokja’nın yüz ifadesi seçilemiyordu ama kesinlikle iyi görünmüyordu.
Kim Dokja’nın eli titriyor ve bakışları hafifçe yere eğilmiş duruyordu. İlk konuşan Shin Yoosung oldu. “...Ahjussinin durumu biraz garip.”
***
Ameliyat başladığında Aileen’in söylediği ilk şey şu oldu, “Benimle gelmelisin.”
“...Yardım edebileceğim bir şey var mı?”
“Evet.”
Odaya girdiğim an, annemin dağılmış parçalarını gördüm. Pungbaek’i çağırarak geri dönenleri alt eden annem, tüm hikâyelerinin paramparça olduğu bir durumdaydı.
「 ...Dokja. 」
Bir yerlerde bu sözleri duyduğumu hissettim. Belki de annemin hikâyeleriydi. Ona güven verici bir şekilde düşündüm. ‘Endişelenme. Kimseyi seçmedim.’
Annemin ruhu mümkün olduğunca çabuk restore edilmeliydi. Bu sayede Yoo Sangah’ı kurtarmak için vaktim kalırdı. Bundan sonrası Aileen’in zamanıydı.
“Ekip, mana tedarikine başlayın.”
Aileen küçük bir fırça çıkardı ve havada asılı duran hikâye parçalarını tek tek toplamaya başladı.
Ameliyatın kendisi basitti: Dağılmış hikâye parçalarını topla ve bağlam içinde bir araya getir.
Kayıp cümlelerin anlamını geri kazanmaktı. Söylemesi kolaydı ama Hayatta Kalma Yolları’nda bu tür büyük bir ameliyatı gerçekleştirebilecek insan sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.
Aralarındaki en dikkat çekici olanı, yanımdaki Hikâye Uzmanı Aileen Makerfield idi.
[Hikâye Hikâyeyi Onaran Kişi başladı!]
「 Parmak uçlarına ulaşan her kelime kendini onarır. 」
Hikâyenin sonu, nihayetinde hikâyenin payına düşendi. Aileen’in fırçası her hareket ettiğinde, parçalanmış hikâyeler birer birer birbirini izlemeye başladı.
Elde ettiğim yıldız özleri, hikâyeleri bir arada tutan yapıştırıcıydı.
[Eşya Soma çalışıyor!]
[Eşya Nektar çalışıyor!]
Ameliyatın üzerinden 40 dakika geçtiğinde Aileen’in alnı ter damlalarıyla kaplanmıştı. Aileen’in ameliyat sahnesi Hayatta Kalma Yolları’nda da geçmişti ama bunu ilk kez canlı görüyordum ve hafifçe etkilenmiştim.
Genel hikâye onarıldığında Aileen bir yudum su içti. Aileen’e sordum, “Parçaların tam bağlamda olmaması sorun olur mu?”
Aileen’in bir araya getirdiği hikâye parçalarının mükemmel şekilde düzenli olmadığını görünce endişelenmiştim.
Aileen hafifçe dudaklarını sildi. “Sorun değil. İnsanlar böyledir.”
Kuşkusuz, sözleri doğru olabilirdi. Genel olarak insanlar düzenli varlıklar değildi.
Bu arada Aileen’in sözleri bitmemişti. “Ancak, düzgün bir şekilde birleştirilmezlerse ciddi sonuçlar doğurabilecek bazı cümleler var. Örneğin bu kısımlar.”
Aileen annemin ruhunu işaret etti. Diğer restore edilen alanların aksine, yarı çökmüş kalbi üzerinde henüz işlem yapılmamıştı. “Aslında Sookyung-ssi’nin ameliyatı biraz geç kaldı. Teması şimdiden hasar görmüş.”
“Tema mı?”
Hayatta Kalma Yolları’nın içeriği zihnimden akıp geçti.
“Herkesin ruhunun hikâyelerden oluştuğunu biliyor musun?”
“Daha önce duymuştum.”
Persephone’nin bana anlattığı bir hikâyeydi bu. Aileen konuşmaya devam etti. “Her ruhta, içine nüfuz eden çekirdek bir tema vardır. Ruhun özünü oluşturan en önemli hikâye.”
Hayatta Kalma Yolları’ndaki bir bahsi gecikmeli olarak hatırladım.
「 Her hikâyenin bir teması vardır. Teması olmayan bir hikâyenin bile teması ‘tema olmamasıdır’. 」
“Bu temaya yalnızca o ruhu en iyi anlayan kişi dokunabilir.”
Bir an tereddüt ettim. “O hâlde seninle girmem gerektiğini söyleme sebebin...”
“Doğru.” Aileen başıyla onayladı ve devam etti, “Tema sadece o ruhu en iyi tanıyan kişi tarafından onarılabilir. Bu kısmı bizzat yapmalısın. Ben hikâyeyi paylaşacağım...”
Aileen’in sözlerinin sonunu duymadım.
[Hikâye Hikâyeyi Onaran Kişi geçici olarak elinin ucunda ikamet ediyor.]
Bunu kendim mi yapmalıydım?
“Fazla zaman kalmadı. Şimdi başlamalısın. Sağlık ekibi, mana sağlamaya hazır olun!”
Elimde fırçayla annemin ruhuna baktım. Annem orada, kefenle örtülmüş bir insan gibi gözleri kapalı, sessizce yatıyordu. Bilmediğim kırışıklıkları ve yaraları vardı. Sert kaşları ve kuru yanakları vardı.
Aileen, “Bunu bir kitap olarak düşün,” dedi. “Önündeki tüm hikâyelerin bir kitaba dönüştüğünü hayal et.”
Önümde uçuşan zor cümlelere baktım ve hayal gücümü zorladım. Tıpkı çocukken okuduğum bir kitabı yeniden okuyormuşum gibi gözlerimi kapattım ve elimi uzattım.
「 “Evet, o kitabı mı okumak istiyorsun?” 」
Kapağın tozunu sildim ve parçalanmış, yıpranmış ilk sayfayı görmek için açtım. Gözlerimi tekrar açtığımda uçuşan hikâyelerin elimin ucunda toplandığını gördüm.
「 “Dokja.” 」
Cümle cümle, parçalar benimle konuşmaya başladı. Fırçayı yavaşça hareket ettirdim. Annemi düşündüm. Annemi hatırladım. Eski anıların kuyusundan kelimeler yükselirken bayat bir koku vardı.
「 “Dokja, en çok ne tür karakterleri seversin?” 」
Hatırladım. Annemle ilk kez okuduğumuz kitapları. Farkında olmadan fırçayı hareket ettirdim. Taşan cümleler fırçam aracılığıyla birbirine bağlandı.
「 “Sonunu pek sevmişe benzemiyorsun. Ancak her hikâye mutlu sonla bitemez.” 」
Bana kitapları sevmem için nedenler veren kişi. İşlediğim günahlar yüzünden hapse giren kişi. Bizim hikâyemiz hakkında bir kitap yazan kişi. Görmek istediğim kişi. İçerlediğim kişi. O benim annemdi ama aynı zamanda bana en uzak olan kişiydi.
「 “Dokja.” 」
Oturma odasındaki kan ve düşen bıçağın hissi. Annemin ardından gelen sözleri.
「 “Yeniden oku.” 」
Bitirdiğim an fırça durdu. Yine de annemin teması eksikti.
“Kurtuluşun Şeytan Kralı?”
Annemin bildiğim hikâyesi buraya kadardı.
「 “…Günah. Günah günahtır.” 」
「 “Tüm mahkûmlar böyle mi düşünür?” 」
「 “Bu dünyanın adaleti gerçekten komik.” 」
Etrafımda hâlâ çok sayıda hikâye parçası uçuşuyordu ama artık benimle konuşmuyorlardı.
Bu parçaların bilmediğim bir bağlamı vardı. Onları duyamıyordum ve onlar bilinmeyen cümlelerdi.
Aniden, okuduğum ilk kitabın ortasına fırlatılmış gibi kafam karıştı. Lee Sookyung hakkında bildiğim tek şey, annem olan Lee Sookyung’du.
Fırçayı tutan elim titredi. Titreme benim adıma konuşuyordu. Bunu yapamazdım. Bu benim yapabileceğim bir şey değildi.
Gecikmiş pişmanlık dalgalar gibi üzerime çöktü. Onunla daha fazla konuşmalıydım. Ona daha çok şey anlatmalıydım.
Onunla daha fazlasını paylaşmalıydım.
Fırçayı tutan elimin yüksekliği giderek alçaldı. Annemin hikâyeleri tekrar ufalanıyordu. Annemin bilinmeyen hikâyeleri sanki benimle alay edercesine sürükleniyordu.
「 Belki de tek kişi ben değilimdir. 」
Bu düşünceye kapıldığım an, arkamda bir şey hissettim. Ben veya Aileen olmayan birisi fırça tutuyor ve havaya bakıyordu.
“Bana söylediğin şey buydu.”
Mavi hapishane üniformasının üzerine şık bir ceket giymiş orta yaşlı bir kadın vardı. Joseon’un İlk Şamanı’nı sponsoru olarak alan Cho Youngran’dı bu. Yanında fırça tutan bir başka kadın daha vardı.
“Ekmek kuyruğuna girdiğimiz günleri özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi.” Benimle Barış Diyarı’na gelen Lee Boksoon güldü.
Odada birkaç başka gezgin daha vardı. Her biri birer fırça tutuyor, yıldız özünü sürüyor ve cümleleri birleştirmeye başlıyorlardı. Benim için zor olan hikâyeler onlardan özgürce akıyordu. Doldurdukları yapboz parçaları aşikârdı.
Tüm gezginler Lee Sookyung hakkında konuşuyorlardı.
Görüşüm bulandı ve bir süre konuşamadım. Annemin hayatı gözlerimin önünde çiziliyordu. Bilmem gereken ama bilmediğim birkaç şey vardı. Yine de gezginler temanın tamamını bitirmediler.
Bazı parçalar hâlâ kalmış, sahiplerini arıyordu. Derken birisi elimi tuttu. Fırçayı tutan elim özgürce hareket etti ve bilmediğim bir cümleyi iliştirdi. Şaşkınlığımı dile getireceğim anda, elin sahibi sözümü kesti.
“Kim Dokja, tanrısal bir insan olmadığını biliyorsun.”
Sızlanan sesten limonlu şeker kokusu aldım. Han Sooyoung fırçayı sinirli bir şekilde elimden aldı.
“Dünyada senin de bilmediğin bazı şeyler var, aptal.”
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.