Bölüm...
Adventure,Fantasy,Horror,Isekai

Bölüm 343

64.Kısım – Yol Olmayan Bir Yol (4)
Yazar: Sansanson Grup: : Novel Gecesi Okuma süresi: 15 dk Kelime: 3.802

Çeviri: Sansanson
64.Kısım – Yol Olmayan Bir Yol (4)
 
Parçalanmış ruhun etrafında kıvılcımlar sıçradı, annemin canlılığı yavaş yavaş geri geliyordu. Meşgul gezginler, tek bir hataya bile tahammül edemezmişçesine annemin hikâye parçalarını birbirine bağlıyordu.
 
   “O zaman olan buydu. Hatırlıyor musun?”
 
Çok sayıda insan tarafından tek bir portre çiziliyordu. Tek bir eksiksiz sanat eserini yontmak için toplanmış zanaatkarların ziyafeti gibi görünüyordu. Bu kadar çok insanın annemi hatırlaması beni hayrete düşürmüştü.
 
Bazı bakışlar bir varlığı öldürürdü. Bazı senaryolar başladıktan sonra, enkarnasyonlar birçok takımyıldızının gözü önünde ölmüştü. İfşa edilmiş, gözetlenmiş ve takımyıldızlarının arzularını takip etmeye zorlanmışlardı. Şimdi ise bu bakışlar birini kurtarıyordu.
 
   “...Ah, bu zamanları özlemişim.”
 
   “Sookyung-ssi olmasaydı ne yapardım bilmiyorum. Değil mi?”
 
Gezginlerin sesleri mırıldanıyordu. Belki de yaşadığımız tüm hayat, bir veya iki kişi için anıya dönüşmüştü.
 
   [Takımyıldızı Cennetin Kâtibi, biriken hikâyenin manzarasına karşı saf bir hayranlık gösteriyor.]
 
   [Takımyıldızı Şeytanvari Ateş Yargıcı büyük ölçüde memnun!]
 
   [Takımyıldızı AltınBaşlığın Esiri bilinmeyen bir ifadeyle saçını çekiyor.]
 
   [Takımyıldızı AbisalKara Alev Ejderhası enkarnasyonuna bakarken homurdanıyor.]
 
Belki de kanal denetimi sona ermişti çünkü takımyıldızları sahneyi izlemek için Biyoo’nun kanalında toplanmıştı. Annem, herkesin gözü önünde tamamlanıyordu.
 
Annem, Lee Sookyung. Gezginlerin Kralı, Lee Sookyung. Eski bir mahkûm olan Lee Sookyung. Deneme yazarı Lee Sookyung. Bu ‘Lee Sookyung’lar bir araya gelerek bütün bir ‘Lee Sookyung’u oluşturuyordu.
 
Ben öylece dururken Han Sooyoung beni yan tarafımdan dürttü. “Yoldan çekil, bizi rahatsız ediyorsun.”
 
Kuşkusuz Han Sooyoung son üç yıldır annemle birlikteydi ve muhtemelen onun hikâyesinde bir payı vardı.
 
Başımı salladım ve usulca odadan çıktım. Hikâyenin restorasyonu neredeyse bitmişti ve daha fazla yardımım dokunacak gibi görünmüyordu. Biraz gergindim ama o bir yazardı... herhâlde annemi mahvetmezdi.
 
Han Sooyoung’un sesinin arkamdan geldiğini duydum. “Bu... o zaman bundan bahsetmiş miydin? Bilmiyordum. Doğru ya, şey...”
 
...Lütfen iyi olsun. Odadan çıktım, ekip üyeleri beni bekliyordu.
 
   “Ahjussi!”
 
   “Dokja hyung!”
 
Yoldaşlarıma bakarken iki çocuğu kucakladım. Jung Heewon, Lee Jihye ve bir yatağa bağlanmış olan Lee Hyunsung… Herkes cevabımı bekliyordu. Ben hiçbir şey açıklamasam bile herkes durumu biliyor gibiydi. Shin Yoosung bana sordu, “Büyükanne? Büyükanne Sookyung iyi mi?”
 
   “Sanırım iyi olacak. Son aşamalara giriliyor.”
 
Sözlerim üzerine ekip üyelerinin yüzünden bir rahatlama geçti. Sadece bir yüz farklıydı.
 
   “Hey, neden Dokja hyungun annesi senin büyükannen oluyor?”
 
   “Ahjussinin annesi benim büyükannemdir.”
 
   “Dokja hyung senin baban değil ki.”
 
Hızla sırtlarını sıvazladım. “Tamam tamam, kavga etmeyin. İkiniz de ona büyükanne diyebilirsiniz.”
 
   “Gerçekten mi? Diyebilir miyim?”
 
   “Evet.”
 
Yüzü kızarmış Lee Gilyoung ve Shin Yoosung’u izledim ve başka bir şey söylemeye çalıştım ama hemen ağzımı kapattım.
 
Bu çocuklara son üç yılda ne olmuştu? Ben yokken düzinelerce senaryodan geçerken bu çocuklar neler duymuş, neler görmüş ve neler konuşmuşlardı?
 
   “...Hyung?”
 
Lee Gilyoung’un kafasını uzun süre okşadım ve Lee Gilyoung çaresizce bana baktı. Sahneyi izleyen Shin Yoosung, elimi tutup kendi kafasının üzerine koydu.
 
İki çocuğu kollarıma aldım ve onlara, “Özür dilerim,” dedim.
 
   “...Efendim? Ne için?”
 
   “Sadece, her şey için.”
 
Şu an bana ne söylerlerse söylesinler, affedilme talebinde bulunamayacağımı biliyordum. Yine de bir şeyler söylemek istiyordum. Belki de annemin hikâyesi beni etkilemişti. Zamanında konuşamadığım için daha fazla trajedi yaratmak istemiyordum. Yine de kelimeler dudaklarımdan kolayca dökülmedi.
 
‘Acı çektiniz, özür dilerim.’ Bu sözleri söylemek istiyordum.
 
   “Sorun değil,” dedi Shin Yoosung. “Biz iyiyiz ahjussi.”
 
Shin Yoosung başını kaldırdı ve beni izledi. Teselli edilmesi gereken kişi oydu ama o bana iyi olup olmadığımı soruyordu. “Ahjussi... sen iyi misin?”
 
Cevap veremedim, bu yüzden Shin Yoosung’un bakışlarından kaçındım. Başımı kaldırdım ve tüm yoldaşlarımın bana baktığını gördüm. Lee Jihye acı çekiyor gibiydi, Jung Heewon ise endişeliydi.
 
Dudaklarımı hareket ettirirken gülümsedim. “Neden öyle bakıyorsunuz? Ben iyiyim. Annem de iyileşti.”
 
   “Gerçekten iyi misin?”
 
   “Gerçekten iyiyim. Ve...”
 
Her ekip üyesini dikkatle inceledim. Vücutlarının her yerindeki yaralardan geçen zamanı hissettim. Dev hikâye Gigantomachia biter bitmez, ilk olarak buraya koşmuşlardı. Zaferin artçı sarsıntılarını bile hissetmeden.
 
   “Gigantomachia... hepiniz çok acı çektiniz.”
 
Belki de ifadem komik görünüyordu. Nedense Jung Heewon kahkahayı patlattı.
 
   “Bu sözler bonus ödül mü? Dokja-ssi cidden... Biz burada istediğimiz için çalışıyoruz.”
 
Lee Jihye yanından başını salladı. Jung Heewon konuşmaya devam etti. “Ayrıca... neden yine tek başına kaçtın? Gerçekten ölmek mi istiyorsun? Yoksa yine hapsedilmek mi?”
 
   “Çünkü Seri Üretim İmalatçısı bana dedi ki―”
 
   “Her zaman bir bahanen var.”
 
Onlara doğru eğildim. “Özür dilerim.”
 
Şimdilik en iyisi buydu. İşleri sonra netleştirebilirdim. Öne doğru eğildiğimde eski savaş botlarını gördüm. Bakışlarım yukarı çıktı ve tozlu siyah ceketli adamı gördüm. Aniden ferahlamış hissettim. Yoo Joonghyuk’un buraya ait olduğunu biliyordum.
 
   “Yoo Joonghyuk, sen de―”
 
   “Acıklı hikâyeler için zaman yok. Henüz bitmedi.”
 
Yoo Joonghyuk tuhaf ve korkutucu gözlerle koridorun karşısındaki odaya doğru yürüdü.
 
Beklendiği gibi, Yoo Joonghyuk yine Yoo Joonghyuk’tu.
 
   “Herkes çok rahat görünüyor? Pikniğe mi geldiniz?”
 
Hastane odasının kapısı açıldı ve Han Sooyoung belirdi. Görünüşe göre epey mana tüketmişti ve yüz ifadesi yorgundu.
 
   “Annem?”
 
   “Uyanması biraz zaman alacak ama hastalığı iyileşti. Gerisi zamanın ellerinde.”
 
   “İyi iş çıkardın.”
 
   “Yoo Sangah?”
 
   “Sağlık personeli ilerlemesini izliyor. Aileen çıkar çıkmaz tedaviye başlayacak. Biraz yıldız özü kalmadı mı?”
 
Aileen bana bu sefer sadece bir kişinin kurtarılabileceğini söylemişti.
 
   “Hemen gidelim.”
 
Aileen sağlık ekibini alıp hemen odaları değiştirdi. Bu arada, Yoo Sangah’ın odasına girdiğimizde garip bir manzarayla karşılaştık.
 
   “Seolhwa-ssi?”
 
Lee Seolhwa’yı beyaz bir önlük içinde Yoo Sangah ile ilgilenirken gördüm. Bir illüzyon muydu? Yoo Sangah’ın hikâye parçalarının dışarı akma hızının azaldığını hissettim.
 
   “Ne oldu?”
 
   “Joonghyuk-ssi’nin bana verdiği bir ilacı kullandım.”
 
   “Yoo Joonghyuk’un sana verdiği bir ilaç mı?”
 
Lee Seolhwa sessizce masanın üzerindeki küçük şişeye baktı. Daha önce hiç görülmemiş bir hastalıktı bu. Cam şişeye dokunduğum an eşya bilgisi dikkatimi çekti.
 
   “...Boş ve Berrak Taş Sütü?”
 
İrkildim. Eğer bu bildiğim Boş ve Berrak Taş Sütü ise, bir yıldız özüyle kıyaslanabilecek nadir bir eşyaydı. Gizemlerle örtülü Sıfır Murim’den çıkan en büyük iksirlerden biriydi.
 
Bir anda o kadar çok düşünceye daldım ki ne diyeceğimi bilemedim.
 
   “Bu tür bir şeyi nereden buldun?”
 
   “Bunu Göğü Yaran Kılıç Azizi’nden aldığını duydum.”
 
Göğü Yaran Kılıç Azizi henüz Dünya’ya dönmemişti. Bir süreliğine akrabalarıyla yeniden bir araya geldiği için gecikmiş olabilirdi. Bu arada, Göğü Yaran Kılıç Azizi’nde Boş ve Berrak Taş Sütü mü vardı... ‘o adaya’ mı gitmişti?
 
Aileen Yoo Sangah’ı muayene etti ve “Biraz zaman kazanıldı,” dedi.
 
   “Ne kadar?”
 
   “Yaklaşık 30 dakika.”
 
   “Eğer daha fazla yıldız özü bulursak...”
 
   “Artık yıldız özüyle iyileştirilemeyeceği bir aşamaya geldi. Eşiği aştı. Dürüst olmak gerekirse, temasının henüz hasar görmemiş olması şaşırtıcı. Zihinsel gücü gerçekten...”
 
Ekip üyeleri Aileen’in sözleri üzerine feryat etti.
 
   “Bekle, ne diyorsun sen?”
 
   “Sangah unnie ölecek mi?”
 
Ekip üyeleri sağlık personelinin açıklamasını dinlediler ve durumun ciddiyetini kavradılar. Jung Heewon ve çocukların rengi atmıştı. Lee Jihye korkmuş görünüyordu.
 
   “Ahjussi, yalan söylüyorsun değil mi?”
 
   “...”
 
   “Sangah unnie ölecek... gerçekten hiçbir yolu yok mu? Gerçekten mi? Hiç mi? O zaman şimdiye kadar ne yaptık biz...”
 
Lee Jihye bir hayalet gibi sendeledi ve beni sarstı. “Ahjussi sen defalarca öldün! Eğer o niteliği şimdi alırsak―”
 
Şu anda o niteliği almanın hiçbir yolu yoktu. Jung Heewon arkadan Lee Jihye’ye sarıldı ve bana sordu. “Belki... önceki yöntemi kullanmak imkânsız mı?”
 
Önceki yöntem. Kimse açıklamadı ama herkes havadaki Biyoo’ya bakıyordu.
 
   “Zor.”
 
   “Sen Yeraltı Dünyası’nın halefisin. Onlardan yardım isteyemez misin?”
 
   “Zaten istedim.”
 
Bu sırada havada birkaç dolaylı mesaj duyuldu. Bunlar durumdan faydalanmak isteyen takımyıldızlarının  mesajlarıydı.
 
   [Takımyıldızı Ölümsüzlüğü Düşleyen İmparator bir teklifte bulunuyor.]
 
   [Takımyıldızı Ölümsüzlüğü Düşleyen İmparator, onunla bir sözleşme imzalarsan sana hemen Ölümsüzlük İlahi Otu’nu vereceğini söylüyor.]
 
Ölümsüzlüğü Düşleyen İmparator... Çin’in o ‘kralıydı’. ‘Ölümsüzlük İlahi Otu’ kesinlikle yıldız özleri ve Yıldız Kalıntısı Meyvesi ile kıyaslanabilecek bir eşyaydı. Ancak, şu anki Yoo Sangah onu kullansam bile iyileşemezdi.
 
   Yapma.
 
Herkes tek bir yere baktı.
 
   Eğer onlardan yardım alırsan, mutlaka saçma bir bedel isteyeceklerdir.
 
Yoo Sangah konuşuyordu. Enkarnasyon vücudunun gözleri kapalıydı ama herkes onu duyabiliyordu. Ruhunun yarısından fazlası dağılmış ve sadece teması kalmıştı, yine de buradaki herkesi izliyordu.
 
   Millet.
 
Yoo Sangah ekip üyelerine konuştu.
 
   Ben iyiyim. Bu yüzden..  
 
Bugün kaçıncı kez ‘Ben iyiyim’ sözünü duyduklarını bilmiyordum. Bu yerdeki herkes onun ‘Ben iyiyim’ derken ne demek istediğini biliyordu. Bizim için bu, cehennem vaktinin geldiği anlamına geliyordu.
 
   Gilyoung, nooona’n iyi. Ağlama. Yoosung, sen de.
 
Yoo Sangah ekiple konuşmaya devam etti. Zonklayan göğsümü tuttum ve duvara yaslandım. Jung Heewon bir sandalyeye çöktü.
 
   Heewon-ssi. Seni gerçekten seviyorum. Biliyor musun?
 
   Ayrıca Jihye...
 
Gözyaşları dökülüyordu. Lee Jihye yatak örtüsünü kavrayarak acı acı ağlıyordu. Kırmızı gözleri hırsla bana bakıyordu. Yan taraftan diş gıcırdatma sesini duyabiliyordum.
 
   “Kim Dokja, bir Dış Dünya Sözleşmesi imzalayacağım.” Han Sooyoung kolumu tuttu ve söyledi. “O zaman bir yol olabilir. Hayır, kesinlikle sözleşmeyi yapacağım. Ben―”
 
   Han Sooyoung-ssi.
 
Han Sooyoung’un çenesi titredi.
 
    Bunu yapmana gerek yok.
 
Han Sooyoung kolumu bıraktı. Daha fazla dinlemek istemiyormuş gibi kapıdan çıkıp gitti. Yoo Sangah konuşmaya devam etti. Kalan tüm kelimelerini dışarı döken bir insandı o.
 
   Hyunsung-ssi ve Joonghyuk-ssi... size söyleyecek bir şeyim var... ama pek gücüm kalmadı.
 
   Evet, şunu söylemek istiyorum, diğerleri size emanet...
 
Sonra Yoo Sangah bana bir göz attı. Yaralarım zonklarken duvara yaslandım.
 
Dünya sarsıldı. Yine de dayanmak zorundaydım.
 
   “Millet.”
 
Konuştuğum an kafamın içine acı doldu.
 
   [Dördüncü Duvar seni uyarıyor.]
 
   Ha yır.
 
Onu görmezden geldim ve devam ettim. “Herkes lütfen bir süreliğine dışarı çıksın.”
 
Ölen Yoo Sangah olmasına rağmen hepsi ruhlarını kaybetmiş gibi görünüyordu. Kendine gelen ilk kişi Jung Heewon oldu. Lee Jihye’yi ayağa kaldırmadan önce bir an benimle bakıştı. Onun teşvikiyle üyeler birer birer odayı terk etti. Sonunda Shin Yoosung ve Lee Gilyoung da çıktı ve odada Yoo Sangah ile baş başa kaldım.
 
Ağzımı açmadan önce derin bir nefes aldım. “Yoo Sangah-ssi. Metroda söylediğin sözleri hatırlıyor musun?”
 
Yoo Sangah’tan cevap gelmedi.
 
   “Kitap okumayı sevdiğini söylemiştin.” Yoo Sangah’a doğru konuşmaya devam ettim. “Murakami Haruki, Raymond Carver, Han Kang...”
 
Yoo Sangah’ın sevdiğini söylediği yazarların isimlerini saydım. Yoo Sangah’ın ifadesinin hafifçe değiştiğini hissettim. Belki de yok olmakta olan uzak bir anıydı.
 
   “Hayatta kalabilirsen... o yazarların dışındaki kitapları da okumaya razı mısın?”
 
Yoo Sangah’ın ruhuna gelip geçici bir ışık döndü.
 
   ...Hangi kitap?
 
   “Örneğin, Yüzüklerin Efendisi.”
 
Yoo Sangah’ın ruh vücudu güldü. Eski anıyı hatırladı ve hafifçe gülümsedi.
 
   ...Tamam. Okuyabildiğim sürece. Eğer mümkünse...
 
Bu değerli kelimelerin her hecesini hatırladım.
 
   Eğer tekrar yaşayabilirsem, tüm hikâyeyi okuyacağım.
 
Başımı salladım. Bu yöntemin işe yarayıp yaramayacağını bilmiyordum. Orijinal romanda bu hiç denenmemişti. Yine de yapabileceğim tek yöntem buydu. Havada ‘duvar’ belirirken devasa kıvılcımlar çaktı.
 
Çıkmazın ötesine döndüm ve Dördüncü Duvar’a dik dik baktım. Yolun sonundaki bu duvarla karşılaşan herkes umutsuzluğa kapılırdı.
 
   “Dördüncü Duvar.”
 
Hiçbir şey tarafından kırılamayan kalın ve sert bir duvar. Bu dünyada ‘duvar’ kadar yapay bir şey yoktu. Belli bir amaçla birinin yaptığı bir duvardı bu. Bu duvarın yaratılmasının ardındaki kesin amacı bilmiyordum. Yine de ‘duvarın’ birini korumak için inşa edildiği barizdi.
 
Ben ağzımı açtığım an, Dördüncü Duvar da ağzını açtı. “Onu yut. Tek bir cümleyi bile geride bırakma.”

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi