Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Romance

Bölüm 10

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 5 dk Kelime: 1.341

O olaydan sonra Talia yalnızca ek sarayın içinde kalmaya başladı.
Fakat hiç susmamışlar gibi durmadan fısıldaşan hizmetkârlar sayesinde gerçeği öğrendi: Kendisini döven çocuk, İmparatorluğun Veliaht Prensi ve aynı zamanda üvey ağabeyiydi. Huş ormanında gördüğü siyah saçlı kız ise üvey kız kardeşi…
Ayrıca ikisinin annelerini kaybedeli henüz altı ay bile olmadığını da öğrendi. Yani kendisiyle Senevier, eski İmparatoriçe Bernadette’in ölümünden yalnızca üç hafta sonra imparatorluk sarayına girmişti.
Üstelik Senevier, saraya adım attığı anda eski imparatoriçeye dair bütün izleri silmeye başlamıştı. Ana sarayın arkasındaki o küçük bahçe de belki annesinin yok etmeyi başaramadığı son izlerden biriydi.
Talia pencerenin dışına baktı.
Yaz yağmuru, annesinin büyük bir özenle düzenlettiği bahçeye sağanak hâlinde yağıyordu. Suya bulanmış, ıslak yeşillik kokusu yayan bitkiler ona korkunç canavarlar gibi görünüyordu.
Perdeyi çekip pencereyi kapattı. Sonra yatağına kıvrılarak Veliaht Prens’in nefretle yanan gözlerini, üvey kız kardeşinin korkudan bembeyaz kesilmiş yüzünü ve mavi gözlü çocuğun, kızı korurcasına kollarına alırken kendisine attığı buz gibi bakışı hatırladı…
“Varkas Laedgo Siorcan…”
Tavana boş boş bakarken adını mırıldandı.
Nihayet o çocuğun adını öğrenmişti; ama içinde en ufak bir sevinç yoktu. Çünkü onun kendisine asla, hiçbir zaman gülümsemeyeceğini anlamıştı.
Eski İmparatoriçe Bernadette, Osiria’nın en köklü ailelerinden biri olan Oristein Markiliği’ndendi; fakat Varkas’ın annesi de Siorcan Hanesi’nden bir soyluydu. Bu yüzden merhum imparatoriçe ile Varkas uzaktan akrabaydı.
Üstelik Bernadette, küçük Varkas saraya gelip ağır eğitimine başladığında onunla yakından ilgilenmişti. Belki de bu yüzden Varkas, Senevier’i düşmanı olarak görüyordu.
Ve beni de…
Kendisine yönelen o buz gibi gözleri hatırladığında, Talia hayatında ilk kez Senevier’in kızı olmaktan ötürü kırgınlık duydu. Annesine bu kadar benzediği için hep gurur duyduğu yüzü bile artık ona utanç veriyordu.
Talia böyle hissetmek istemiyordu.
Korkunç şekilde dövülen kişi kendisiydi; öyleyse neden suçluluk duysundu?
Yanlış yapan Veliaht Prens’ti.
Gerçekten hiçbir şey bilmiyordu. Ne suç işlemişti ki? Kötü biri değildi. Hiç yanlış bir şey yapmamıştı.
Talia bunu durmadan kendi kendine tekrarladı. Ama hizmetkârların soğuk bakışlarıyla çevrelendiği anda bütün bu düşünceler dağılıp gidiyordu.
Onların kendisine reva gördüğü muamelenin anlamını gayet iyi biliyordu.
Buz gibi banyo suları hazırlamaları, derisini kızartıncaya kadar sertçe ovalamaları, giydirirken cildine cımbız batırmaları, saçlarını canını acıtacak kadar hoyrat taramaları, her öğünde önüne soğuk yemek koymaları… Bunların hepsi kendi yöntemlerince verdikleri cezaydı.
Nefret edildiğini biliyordu. Ama buna çok da aldırmamıştı; Tarren Malikânesi’nde yaşarken de durum pek farklı değildi.
Ne zaman korkup içine kapansa, Senevier onu kucaklar ve kulağına şöyle fısıldardı:
“Sen gerçek aşkın meyvesisin. Kim ne derse desin aldırma.”
Talia o sözlere inanmış, başını dik tutmaya çalışmıştı. Ama artık annesi yanında değildi. Çevresinde yalnızca eski İmparatoriçe’nin ne kadar nazik ve iyi kalpli olduğuna, hayatı boyunca ne kadar acı çektiğine dair fısıltılar dolaşıyordu.
Talia gözle görülür şekilde içine kapandı. Eskiden gururla dik tuttuğu başı, kabuğuna çekilen bir kaplumbağa gibi öne eğilmeye başladı; bakışları da ister istemez yere kayıyordu. Hizmetkârlar bu değişimi fark ettikçe daha da zalimleşti.
Ne İmparator ne de Senevier onunla pek ilgileniyordu; bu yüzden hizmetkârlar artık cezalandırılmaktan korkmuyor gibiydi.
En başından beri Talia’yı İmparatorluğun gerçek bir prensesi olarak görmemişlerdi. Onların gözünde o, İmparatoriçe Bernadette’e acı çektiren kişinin kanıtıydı—pis bir ilişkinin yaşayan izi.
Koridorda yürürken bile kendi hakkında böyle fısıldaştıklarını duyuyordu. Bu, onu delirecekmiş gibi hissettiriyordu. Her suçlayıcı söz içinde haksızlığa uğramışlık ve öfke biriktiriyordu.
Ama sırf kendi doğumu yüzünden bu kadar çok insanın acı çektiğini düşündüğünde, bütün bu kedere katlanmayı hak ettiğini bile hissediyordu.
Yine de onların eziyeti artık dayanılmaz bir hâle gelmişti.
İmparatorluk sarayına gelişinin üzerinden iki mevsim geçmişti.
Bir sabah Talia kahvaltı için yemek salonuna indiğinde garip bir huzursuzluğa kapıldı.
O gün hizmetine alışılmadık derecede çok kişi çıkmıştı. Duvar boyunca dizilmiş hizmetçi sırası, içinde kötü bir şey olacakmış hissi uyandırdı.
Fakat korkularının aksine hizmetkârlar son derece nazikti; masa da her zamankinden çok daha zengin yemeklerle doluydu. Talia gümüş tabaklara boş gözlerle baktı.
Her zamanki bayat ve sert ekmekler yerine mutfak hizmetçileri tereyağıyla birlikte yeni pişmiş altın renkli somunlar getirdi. Ardından kızarmış bıldırcınlar ve buharı tüten sıcak yahni servis edildi.
Aylardır önüne yalnızca sefil yemekler konmuştu. Yağmur suyu kadar tatsız çorbalar yerine malzemeyle dolu koyu bir yahni görmek, utancından ağlayacak hâle getirdi onu.
Talia etrafındaki hizmetkârlara baktı. Onlarca göz tepkisini izliyordu.
Yoksa artık beni cezalandırmak istemiyorlar mı? Belki de varlığımı affetmeye, bana biraz olsun şefkat göstermeye hazırlar…
Talia kaşığını kaldırdı. Buharı tüten yahniyi ağzına götürdü. Tereyağı, süt, sebzeler ve yumuşak bir tat diline yayıldı.
Uzun zamandan sonra sıcak yemek yemek içinde vahşi bir açlık uyandırdı. Gururunu unutup yemeği hızla ağzına doldurmaya başladı.
Ne kadar yemişti bilmiyordu ki bir anda garip bir tat fark etti. Bu, baharatın bastıramadığı sıradan bir av eti kokusundan çok daha kötüydü.
Kaşlarını çatarak dikkatle yahniye baktı.
Tam o sırada arkasından bastırılmış kıkırdamalar duyuldu.
Talia başını hızla çevirdi. Hizmetçilerin hepsi gözlerini yere indirmiş, ifadesiz duruyordu. Ama dudaklarının titrediğini görmüştü. Omurgasından aşağı buz gibi bir ter aktı.
Uzun bir tereddüdün ardından kaşığıyla yahniyi karıştırdı. Büyük parçaları kenara ittiğinde kasenin dibine çökmüş ağır bir şey gördü. Bu et değildi.
Koyu renkli şeyi kaşığıyla yukarı çıkardığı anda donup kaldı.
Şişmiş gri et… Kalın yahni içinde kabarmış bir fareydi bu; ağzı açık kalmıştı.
Çığlık bile atamadı.
Sandalyeden düşercesine yere kapandı ve yahninin tamamını yere kustu. Yediklerinden fazlasını çıkarmasına rağmen öğürmesi durmadı.
O iğrenç koku burnuna yapışıp kaldı. Ölü farenin tadı sanki sonsuza kadar dilinde kalacaktı.
Parmaklarını boğazına sokup dilini kazıdı, çıkmayan her şeyi zorla çıkarmaya çalıştı.
Yerde kusmukların içinde öğürürken, yaşlarla bulanmış görüşünün arasından masanın önünden geçen bir çift ayak gördü.
Sersemlemiş hâlde başını kaldırdı.
Mutfağın başındaki hizmetçi, hiçbir şey olmamış gibi tabakları topluyordu. Diğer hizmetkârlar da masayı silip yemekleri taşıyarak telaşla işlerini sürdürüyordu.
Sanki yerde kendi kusmuğunun içinde yatan kız hiç var olmamış gibi…

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi