Bölüm 14
“Gidip onunla konuşmayacak mısınız?”
Yanındaki hizmetkâr kızlar sabırsızlanmıştı; Ayla’nın uzaktan bakmakla yetinmesine içerliyorlardı. Hepsi Varkas’ı yakından görmek için can atıyordu. Aralarında ona yalnızca hayranlıkla değil, özlem dolu gözlerle bakanlar da vardı.
Ayla, onların haddini aşan arzularını görmezden gelmeyi seçti. Çünkü Varkas’ın başka hiçbir kadına dönüp bakmayacağını biliyordu; bu düşünce ona soğukkanlılığını koruma gücü veriyordu.
Gerçi bana da bir kez olsun tutkuyla baktığı olmadı…
Dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi.
Varkas, böyle duyguları hissedebilme yetisini baştan beri taşımıyordu.
Küçük yaşta İmparatorluk Sarayı’na getirilmiş, burada bağnaz din adamları tarafından imparatorluğa mutlak sadakat öğretileriyle yetiştirilmişti. O eğitim öylesine acımasızdı ki, neredeyse bütün duygularını yitirmişti.
Annesi, rahiplerin sert disiplininden onu koruyabilmek için elinden geleni yapmış olsa da artık çok geçti. Çocuk; neşeyi, öfkeyi, kederi ve hazzı, hatta insanı insan yapan en temel arzuların çoğunu bile kaybetmişti.
Ayla, onunla ilk karşılaştığı günü hatırladı. Böcek kabuğu gibi bomboş gözlere sahip o çocuktan nasıl da korkmuştu.
Varkas bir balmumu bebeğini andırıyordu. O kadar sessizdi ki, bazen bütün gün boyunca iki cümleden fazla konuşmazdı. Birisi emretmedikçe yemek yemez, uyumazdı bile. İçgüdüleri yıllar boyunca acımasızca bastırıldığı için, açlık hissini ve dinlenme ihtiyacını dahi unutmuş gibiydi.
Şimdiki Varkas, o günlerle kıyaslandığında neredeyse… insan sayılırdı.
Belki de… zaman geçtikçe daha iyi olacaktır.
Nişanlısına umut dolu gözlerle baktı. Kendisine defalarca fazla şey beklememesi gerektiğini söylemişti ama onu her görüşünde yüreği özlemle titriyordu.
Zavallı annesinin yanında hep sessizce duran o güzel çocuk… şimdi Roem İmparatorluğu’nun en kusursuz adamına dönüşmüştü. Ona karşı özlem duymaması mümkün müydü?
Pek çok kadının onu sevip acı çektiğini biliyordu. Ama Ayla, kendisini onlardan çok daha avantajlı bir konumda görüyordu.
Evet, evlilikleri siyasi bir ittifak uğruna ayarlanmıştı. Ama çok geçmeden onun karısı olacak, bir gün de varisini doğuracaktı.
Yıllar boyunca ona sabırla sevgi gösterirse, belki bir gün kalbindeki buzlar erirdi.
Ayla bu umuda tutunarak dikkatle ona yaklaştı. Varlığını hisseden Varkas başını çevirdi; arkasındaki güneş yüz hatlarını soğuk bir keskinlikle belirginleştiriyordu.
Ayla’nın omurgasından ürperti geçti. İfadesi, bütün hayallerini ve umutlarını alaya alıyormuş gibi görünüyordu.
Kendisine böylesine duygusuz gözlerle bakan adam yeniden önüne döndü ve tekdüze, düz bir sesle konuştu.
“Bir şey mi istediniz?”
Ayla, darmadağın duygularını zorla toparladı ve dudaklarına parlak bir gülümseme kondurdu.
“Yolculuk hazırlıkları nasıl gidiyor diye görmek istedim sadece.”
“Neredeyse tamamlandı.”
Bir yandan atın güçlü boynunu okşarken kayıtsızca devam etti:
“Hazırlıkların beklediğimden uzun sürmesi can sıkıcı. Mevsimin sıcağı da düşünülürse yolculuk oldukça yorucu geçecek.”
“Elimizden gelen bir şey yoktu. Programı aksatan Gareth’ın inadı oldu.”
Sözlerini dikkatle seçerek konuştu; düşüncesizce davranan küçük kardeşini anmak bile utançtan yanaklarını kızartıyordu.
Gareth yalnızca bu yolculuğa katılmakta diretmemiş, sanki bütün Veliaht Prens Sarayı’nı yanında götürmeye kalkmıştı. Hizmetinde bulunacak onlarca görevli, canı sıkılmasın diye soytarılar ve özel bir aşçı, hatta bir terzi bile istemişti.
Varkas’ın bütün bu mantıksız taleplere tek bir kez bile sesini yükseltmeden katlanabilmesine hayret etmişti.
Başını hafifçe eğdi.
“Size bunca zahmet verdiğimiz için gerçekten üzgünüm.”
“Majestelerinin özür dilemesine gerek yok. Er ya da geç çözülmesi gereken bir meseleydi.”
Dizginleri seyise uzatırken kayıtsız bir sesle ekledi:
“Beklediğimle kıyaslayınca oldukça sakin davranıyor. Kıymetli ablasından ayrılacak bir kardeş için bu kadarlık yaramazlık katlanılabilir.”
Ayla’nın yüzü gölgelendi. Bu sözler, görmezden gelmeye çalıştığı kaygıyı yeniden uyandırmıştı.
Parmaklarını eteklerine geçirip önlerindeki bembeyaz kaleye baktı. Küçük kardeşini bu hüzün dolu sarayda bırakacak olmak yüreğini sıkıştırıyordu.
Üstelik Gareth’ın yerini göz diken o şeytani kadın hâlâ buradaydı. Ateşli mizaca sahip kardeşi, o sinsi kadınla tek başına baş edebilir miydi?
“Eğer size fazla yük olmayacaksa… evlendikten sonra da zaman zaman İmparatorluk Sarayı’nı ziyaret etmek istiyorum. Bu sorun olur mu?”
Varkas bakışlarını ona çevirdi. Pürüzsüz alnında hafif çizgiler belirdi. Ayla, isteğinin ne kadar çocukça göründüğünü fark edip utançla kızardı.
Geleceğin Büyük Düşesi olarak, Siercan Hanesi’nin uçsuz bucaksız topraklarını yönetmek ve yüzlerce vasala hükmetmek kolay olmayacaktı. Evlendikten sonra görevi her şeyden önce Siercan Hanesi’ne karşı olmalıydı.
Fakat Varkas kısa bir düşündükten sonra, mesele önemsizmiş gibi başını salladı.
“Bu ziyaretler Majestelerini yormadığı sürece gelip gitmenizde sakınca yok. Neticede bu evlilik, Veliaht Prens’in konumunu güçlendirmek için düzenlendi.”
Ayla’nın yüzündeki ışık hafifçe söndü. Onun için bu yalnızca siyasi bir evlilikti. Oysa Ayla için öyle değildi. İçine ince bir hayal kırıklığı çöktü ama yine de gülümsemeye çalıştı.
“Anlayışınız için teşekkür ederim.”
Varkas yalnızca hafifçe başını eğdi, ardından yeniden atın dişlerini incelemeye koyuldu.
Ayla iç çekme isteğini bastırarak elini onun koluna koydu ve kendisine dönmesini sağladı.
“Meşgul olduğunuzu biliyorum ama bana biraz vakit ayıramaz mısınız? Yola çıkmadan önce size vermek istediğim bir şey var.”
Varkas ona merakla baktı, sonra dönüp silahlı uşağa kontrol edilen atların götürülmesini emretti. Ardından Ayla’yı daha sakin bir yere götürdü.
Hizmetkâr kızlar fırsatı sezerek usulca geri çekildi; böylece Ayla onunla baş başa yürüyebilme imkânı buldu.
Ayla, sert koluna tutunarak bakımlı taş yolda onunla birlikte yürüdü. Geniş bahçeye girdiklerinde yüzlerine yumuşak bir rüzgâr çarptı.
Saray bahçeleri yılın en güzel hâlindeydi. Hizmetkârların özenle baktığı çiçek tarhları yaz çiçekleriyle dolup taşıyor, kusursuz biçimde budanmış çalılar zümrüt yeşili yapraklarla ışıldıyordu.
Ayla bu manzaraya hüzünle baktı. Her gördüğünde yüreği sızlıyordu. Senebier’in izlerini taşıyan bu saray zamanla gündelik hayatın bir parçası hâline gelmiş, annesinin bahçesi ise yavaş yavaş unutulmaya başlamıştı. En acı olan da buydu.
“Bana vermek istediğiniz şey neydi?”
Dalgınlığından sıyrılan Ayla başını kaldırıp Varkas’a baktı.
Çocukluğunda Bernadette’in bahçesinde uzun zaman geçirmişti. Ayla, oranın yaralı kalbine az da olsa huzur verdiğini biliyordu.
Birden merak etti; acaba annesinin bahçesini hâlâ özlüyor muydu?
Onun ifadesiz yüzüne bakıp sessizce iç çekti, ardından pelerininin içinden bir mendil çıkardı.
“Üzerine Siercan Hanesi’nin armasını işledim.”
Varkas’ın bakışları özenle katlanmış kumaşa indi. Ayla’nın ağzı kurudu.
Heyecanını bastırmaya çalışarak biraz fazla neşeli bir ses tonuyla konuştu:
“Nişanlı bir genç kızın, yolculuğa çıkmadan önce sözlüsüne kendi eliyle işlediği bir mendil vermesi gelenektir. Gerçi biz birlikte seyahat edeceğiz ama…”
“Zarif bir hediye.”
Varkas onun telaşlı sözlerini kesip mendili aldı. Kuru dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi.
Ayla’nın göğsü duyguyla kabardı. Onun en küçük hareketine bu kadar anlam yüklemek gururunu incitse de, ifadelerini bu kadar cimri kullanan Varkas’ın kendisine gülümsemesi içini sevinçle doldurmuştu.
“Bunu saklayacağım.”
Bunu söylerken mendili kılıcının kabzasına bağladı. Ayla utangaç bir gülümsemeyle başını eğdi.
Tam o sırada, yakınlardan aceleci ayak sesleri duyuldu.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.