Bölüm 5265
Herakleitos, savaşın (Polemos’un) Her Şey’in Baba’sı ve Her Şey’in Kral’ı olduğunu söylemişti.
Bunu, girdiği her binadan daha uzun süre ayakta kalacak bir incelemede yazmış ve her şeyin altında yatan İlk İlke’yi keşfettiğine inanan birinin sakin güveniyle tartışmıştı!
Barış bir durum değildi. Barış, çatışmalar arasındaki çatışmanın yokluğuydu; Karşıt güçlerin, Varoluş’u aslında ileriye götüren şiddeti yeniden başlatmadan önce nefeslerini topladıkları kısa bir araydı.
Uyum durgunluktu, durgunluk çürümeye yol açıyordu ve çürüme, geçici dengesini kalıcı bir durum sanan her türlü kayıtsız düzenin çöküşüne yol açıyordu.
Değişim Yıkım’ı gerektiriyordu. İlerleme acımasız bir muhalefeti gerektiriyordu. Büyüyen tek Varoluşlar Savaşanlar, ayakta kalan tek Medeniyetler ise savaşmayı sapkınlık değil, temel bir unsur olarak görenlerdi.
Zorluklar iyiydi. Savaş iyiydi!
Herakletios’un tüm akademik kariyeri boyunca bu Tez’e karşı çıkan her meslektaşına karşı savunduğu, tamamen inandığı ve hakkında kapsamlı yazılar yazdığı şey buydu. Hayatı boyunca Mana’ya bir kez bile dokunmadı. Tek bir gün bile Yetiştirme yapmadı. Doğduğu Varoluş Katı’nda Yaşadı ve Öldü; Çalışmalarının her şeyin ilerlemesi için gerekli olduğunu ısrarla savunduğu savaşların hiçbirini yaşamadı.
Tez’i doğruydu.
Sadece bunu kişisel olarak doğrulayacak bir konumda olmamıştı!
---
Son üç Ragnar, birbirinden birkaç dakika arayla düşmüştü.
İlk olarak V287. Paramparça olmuş BU Tezgâh’ın kalıntıları içinde sığınmıştı. Bunun bir önemi yoktu. Diğer ikisi, birkaç atışmanın ardından düştü; çünkü o... Silüriyen Paleozoik Ölçek’li Yaldız’lı Varoluşlar’ı alt etmede çok ustalaşmıştı!
Üçünü de yedi.
Primus Apeiron Formu bunu işledi. Her bir Ragnar, iki entegre Ana Neden ve seri üretilmiş BU Ira Mühendisliğ’ine sahip bir Silüriyen Paleozoik Varoluş’uydu ve her birinin Tüketilme’si, onlardan elde ettiği Ganimet olarak taşıdığı şeye Ölçülebilir bir yoğunluk katıyordu... Hatta Ego Tanımlamalar’ının daha fazlasını açmak için yakıt görevi görecek kadar yeterliydi. İşler sakinleşir sakinleşmez birden fazla Günah ve Erdem’i açmak için kesinlikle yeterli miktara sahipti.
Tezgâh’ın enkazında oturdu ve düşündü.
Gelişiyordu.
Kazanıyor olduğu genel anlamda değil, gerçi kazanıyordu. Varoluş’unun, yapıldığı amaca uygun bir hızda yapması gerekeni yaptığı ve sonuçların Tırmanış boyunca aldığı her Yapısal kararı doğruladığı anlamında.
İlk İlkel Dil’in ilk Hârf’i O’nundu. Hârf’in Kendi Kaynağ’ı yerine Sonsuzluk’tan çekilmesini sağlayan Boşluk onundu. Her kalp atışında, Primus Apeiron Formunu Ölçülebilir Derece’de güçlendiren, Saniye’de Bir kez devam eden Sebat Birikim’i onundu. BH Infiniverse tam da bu Ân’da Gözlemlenebilir Varoluş’a dönüşüyordu; Etki Alan’ı Ölçeğ’inde uygulanan Sebat’ın bileşik yükselişi, doğal gelişimin üretmesi için Eonlar sürecek olan şeyi sadece Sâniyeler içinde gerçekleştiriyordu.
Bunun verdiği sevinç gerçekti!
O, İmkansız şeyleri yapmayı her zaman sevmişti. İmkansız kelimesi, çoğu Varoluş için o anlamı ifade etse de ama kendisi için özel bir davet içeriyordu. Biri bir şeyin yapılamayacağını söylediğinde, onun duyduğu şey, kimsenin onun kendine özgü kaynak ve istek kombinasyonuyla bunu denememiş olduğu ve bu kombinasyonun henüz Sınır’ına ulaşmamış olduğuydu.
Hileler Mimar’ı ve Baş Kahraman, onun Varoluş’unun bileşenleri olarak Kaynağ’ında oturuyorlardı ve onların katkısı bir Teknik ya da Yetenek değil, bir Yönelim’di... Varoluş’u kapalı Sistemler’e bakıyor ve içgüdüsel olarak Sistem’in Tasarımcılar’ının onu hesaba katmadıkları boşluğu buluyordu.
BU İlkel Dil’in bir Bedel’i vardı. Varoluş’u o boşluğu bulmuştu. O Boşluk Sonsuzluk’tu.
Onun bir parçası Hile Kavram’ıydı!
İyi ruh hali kendi ilerlemesinin Ötesi’ne uzanıyordu. BU Yaldızlı Olanlar’ı, onlara ihtiyaç duyanlar için Gözlemlenebilir Varoluş’a dağılmış Hâl’de bırakmıştı. Eckert’in hedefleri vardı. Alexander’ın da vardı. BU Duygusal, Mutlak Luxuria formu ile iradesini elinden alıp, bir takıma dönüştürdüğü BU Ira Yaldızlı Olanlar’ın korkutucu birleşimiyle avlanıyordu.
BU İlkel Paradoks, BU İlkel Paradoks’un yapacağı her şeyi yapıyordu ve Noah’ın bunu yönetmesine gerek yoktu.
Apeiron Formlar’ındaki halkı, onun kendileri için ayırdığı mücadeleler aracılığıyla zorluklarını inşa ediyordu; Çöküyor, Geri Dönüyor, Tekrar Çöküyor ve Mühendisliğ’in yaratmak üzere tasarlandığı Döngü sayesinde Güçleniyorlar’dı.
Her Şey Hareket Hâlinde’ydi!
BU Infınıverse, Gözlemlenebilir Bir Varoluş olmak üzereydi.
Bunun doruk noktasında, o güzel hissin tam zirvesinde... Noah’ın gözleri keskinleşti.
Buraya daha önce de gelmişti. Bu kısmı biliyordu!
Bu kalıp o kadar güvenilirdi ki, artık bunu bir tesadüf olarak görmeyi bırakmış, Varoluş’unun Yapısal bir özelliği olarak değerlendirmeye başlamıştı. Büyük başarılar gelip, yerlerine yerleşiyordu ve sonra, o kadar tutarlı bir Zaman aralığında ki, resmi bir isim verilmesi gerekirdi, bir şey o Ân’a giriyor ve başarının nefes almasına izin vermiyordu.
Etrafına baktı.
Sola baktı. Çok renkli Sonsuzluk Nehirler’i, Tezgâh’ın enkazı arasında olağan akıntılarıyla akıyordu. Sağa baktı. Çevredeki Varoluş’un çok renkli Denizler’i, telaşsızca dalgalanıp, duruyordu. Yukarı baktı. Aşağı baktı. Algısını Primus Apeiron Formu’nun mevcut menzilinin tamamı boyunca genişletti ve yaklaşan hiçbir şey, toplanmakta olan hiçbir şey, bir bozulmaya doğru gelişen hiçbir şey bulamadı.
Bekledi.
Hiçbir şey.
Daha uzun süre bekledi!
Hâlâ hiçbir şey!
Çevresindeki Varoluş sakinleşmişti. Aşırı derecede sakin. Öyle sakin ki, sanki hiçbir şey gelmiyormuş gibi değil de, bir şeyin kasten henüz gelmemesi gibi hissettiriyordu.
Varoluş’un genel yönüne gözlerini kısarak, baktı ve Birkaç Saniye daha yerinde durdu, ona meydan okudu. Eğer bir şey olacaksa, o tam dikkatini vererek, ona bakarken, gerçekleşebilirdi.
Hiçbir şey olmadı.
Tamam!
Arkasını dönmeye başladı.
HUUM!
Ve tam o Ân’da...
Yukarıda bir şey vızıldadı. Sonsuzluğ’u parlak bir şekilde yandı ve Kaynağ’ı, o istemeden savaş hazırlığına geçti; Primus Apeiron formu, son Birkaç Saniye’dir sadece savaşmaktan başka bir şey yapmamış ve henüz vites düşürmemiş bir Beden’in hızıyla üst Varoluş’a yöneldi. Gözleri, keskin bir odaklanma ile bu karışıklığı takip etti.
BU Braneworld’den gelen yanıt, Direktifler’in Bilgi karantinasının tutabileceğinden Daha Hızlı mı gelmişti?
Gözlemlenebilir Varoluş’un Üst Katmanlar’ından ne inecek olursa olsun, buna hazırlandı!
“AHH!“
Bu, BU Yaldızlı Olanlar’ın giriş imzası değildi.
Bu, bir çığlıktı. Çok normal bir ses tonundan gelen, çok normal bir çığlıktı ve Gözlemlenebilir Güç titreyip, çığlık atan şeyi paramparça olmuş Tezgâh’ın üzerindeki Varoluş’a bıraktığında, gördüğü şey, düşüşünün planlı olmadığını düşündüren bir şekilde kollarını iki yana açmış, kendisine doğru düşen küçük bir Kadın’dı.
O... Bir BU Yaldızlı Olan değildi. Onu fark ettiği ilk Ân’da bunu doğruladı. Tasarlanmış bir Ego yoktu. BU Sınırlı Yaşam Formu’nun taşıdığından daha fazla Gözlemlenebilir Güç yoğunluğu yoktu. Küçük ve minyondu ve düşüyordu ve Deniz’e çarptığında, zıpladı!
Hızla ayağa kalktı.
“Sir Osmontian, beni öldürmeyin! Önce beni dinleyin!“
...!
Not: Başta, gene Adui Bilgi verdi. Dersler de Felsefe Hoca’sı Herakletios’u anlatırsa, sadece şunu der Ateş’i bilin ve her şeyin aktığını, değiştiğini bilin der ve bırakır. Pek de fazla detaya inmez. Adui ise onun sözlerinden birini paylaştı. Kulağ’ınıza Küpe olarak kalsın. Kim bilir Kim Milyoner Olmak İster de çıkar.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.