Bölüm 375
Çeviri: Sansanson
71.Kısım – 50 Yıl Sonra (3)
Kralın huzuruna çıkacağımız kabul salonuna doğru ilerlerken, Bilston’ı lafa tutmaya devam ettim. “Bilston-nim. Acaba son zamanlarda bir şey kaybettiniz mi? Belki de bu sık sık başınıza geliyordur? Örneğin, boş bir kovan...”
“Efendim?”
[Dünya görüşüyle bağdaşmayan bir terim kullanıldı, bu nedenle...]
“Yani mesela, taşınabilir büyülü bir patlayıcıyı yanlış yere koymak gibi...”
“Ekselansları, dışarıdan bakıldığında böyle bir salaklığı yapabilecek aciz bir aptala mı benziyorum?”
Burada ne diyeceğimi bilemedim.
O dimdik yürüyüş pozisyonuna, yapılı göğüs kaslarına ya da yüzündeki o hafif şapşal ifadeye baktığımda, bu adam kesinlikle Lee Hyunsung’du, ama... Ama ‘Karakter Listesi’ne göre o, kendisi değil, bu dünyanın kurgusuna ait bir karakter olan ‘Bilston Framer’dı.
Karakter Listesi’nin en altında yer alan ‘Genel Değerlendirme’ kısmını tekrar okudum.
– Bir zamanlar bu bedenin içinde yaşayan iki ruh vardı. O, krallığın bir şövalyesiydi ve aynı zamanda bir başkasının kalkanıydı.
‘Krallığın şövalyesi’ kısmı ‘Bilston Framer’a atıfta bulunurken, ‘kalkan’ kısmı ise Lee Hyunsung’u kastediyor olmalı.
– Kalkan, efendisinin ortaya çıkmasını bekledi. Bekledi ve biraz daha bekledi. Nihayet, uzun bir bekleyişin ardından kalkanın efendisi ortaya çıktı, ancak kalkan artık rolünü yerine getirebilecek durumda değildi.
En önemli nokta burasıydı. Lee Hyunsung’un aslında diğer yoldaşlarının gelmesini beklediğini bir nebze de olsa anlamıştım.
Buradaki asıl sorun rakamlardaydı — bu ‘uzun bekleyiş’ ifadesi tam olarak ne kadarlık bir zaman dilimini ima ediyordu?
“Ekselansları?”
Bana o şapşal gözlerle bakan adama bakarken karmaşık hissetmekten kendimi alamadım.
Mevcut dönüm noktasında emin olabildiğim yalnızca iki şey vardı.
Birincisi, Lee Hyunsung bu senaryoya benden çok daha önce dahil edilmişti.
İkincisi ise bu dünyanın Dev Hikâyesi tarafından yutulmuş ve benliği çoktan yok olmuştu.
[Dev Hikâye Kaizenix Takımadaları sana doğru dudaklarını yalıyor.]
[Dördüncü Duvar, Kaizenix Takımadaları’na dik dik bakıyor.]
Bu durumda, [Dördüncü Duvar]’a sahip olmayan diğerleri de Lee Hyunsung’la aynı duruma düşmüş olabilir mi?
“Ekselansları, bir şey mi oldu?”
Tek kelime etmeden Bilston’ın iri gözlerinin içine baktım.
Bu adam kesinlikle Lee Hyunsung’du. Ancak, şu anda ona gerçekten ‘Lee Hyunsung’ denilebilir miydi?
“Özür dilerim, Bilston-nim.”
“Af buyurun? Neden durup dururken birden...”
“Seni çok büyük zorluklara sokmuş olmalıyım. Şimdiye kadar beni korumanın senin için ne kadar güç olduğunu biliyorum.”
Şu anda Bilston Framer’a hitap etmiyordum.
“Her zaman çok meşgul olduğum bahanesine sığındım ve seninle iyi ilgilenemedim. Hayatımı defalarca kurtarmış olmana rağmen üstelik.”
Lee Hyunsung, bu senaryoya doğru çıktığımız yolculuk boyunca bana defalarca yardım etmişti. Onunla derin, anlamlı ve kişisel bir sohbet paylaşmak için yeterince fırsatım vardı, ancak her zamanki gibi, bir sonraki senaryoya hazırlanma bahanemin altında onun sıradaki yeri hep arkaya itilip durmuştu.
Birbirimizi tek bir kelime etmeye gerek kalmadan anladığımıza inanmıştım. Birlikte kazandığımız Hikâyelerin, bu hususta bizim yerimize rahatlıkla geçebileceğine inanmıştım.
Ve bunun nihai sonucu işte tam olarak buydu.
Bilston beni duyduktan sonra bir şeyler düşünmüş olmalıydı ki, bakışlarını dışarıdaki manzaraya çevirirken burnunu sildi.
“Ekselansları, gerçekten çok sıcak ve nazik bir kalbe sahipsiniz.”
[Karakter Bilston Framer senden derinden etkilendi.]
...Yine de ben onu değil, bir başkasını etkilemeye çalışıyordum.
Başka bir şey konuşmadan uzun koridor boyunca ilerlemeye devam ettik.
Koridorun duvarlarında sırasıyla önceki kralların portreleri dizilmişti. Bunlar arasında gözüme en çok çarpanı, bir fırtınanın ortasında kırık bir kılıcı havada tutan tek bir adamın tasviriydi.
– İlk Ata, Fırtına Kralı I. Ulysses Kaizenix.
Yürümeyi bir anlığına durdurdum ve o tabloyu inceledim.
“Hayatım boyunca size hizmet etmek benim için bir onurdu, ekselansları.”
Başımı çevirdim; Bilston, gözlerinde iri gözyaşı damlaları birikirken kendi hikâyesini anlatmaya başlamıştı. Bakışlarını kalenin uzak surlarına dikerek devam etti.
“Hâlâ hatırlıyor musunuz? Yaklaşık yedi yaşlarındayken sizi neredeyse kaybediyordum, ekselansları.”
“...Mm?”
“Kalenin korkuluklarında tehlikeli bir şekilde asılı durduğunuz o anı sadece hatırlamak bile hâlâ kalbimin sıkışmasına neden oluyor, ekselansları. Hepsi bu kadar mı? On üç yaşındayken tuvalete gitmiştiniz ve sonra...”
Hey, bir dakika, bu herif… Lee Hyunsung’a fazlasıyla benziyor, değil mi?
“Ama yine de, bu aciz kulunuz için son ana kadar endişeleniyorsunuz...”
“Son an mı??”
Bilston hüzünlü gözlerle bana baktı, ardından hızla bakışlarını kaçırdı.
“...Geldik. İçeri girelim.”
Kabul salonunun kapıları tam önümüzde duruyordu; kapılar açıldığında, kırmızı halının iki yanına dizilmiş kraliyet muhafızları ortaya çıktı. Ve gümüş armayla bezenmiş muhafız kaptanı, ortada gururla dikiliyordu.
“Bilston-nim, neden bu kadar geciktiniz?”
“Prens ekselansları ile son bir vedayı paylaşıyordum.”
Konuşmalarına müdahale etmek istediğim birkaç nokta vardı, ancak genel atmosfer yüzünden ağzımdan tek bir kelime dahi çıkaramadım.
Daha bir dakika önce ağlamaklı bir ruh hâlinde olan Bilston, şimdi yüzünde kasvetli ve ciddi bir ifade taşıyordu. Birbirine hırlayan iki kişinin bakışları havada çarpıştı.
Kaptan devam etti. “Son bir veda, demek öyle. Vatana ihanetten suçlu bulunan bir hain, gereksiz bir lüksün tadını çıkarmaya cüret ediyor demek.”
“Ağzınızdan çıkana dikkat etseniz iyi olur.”
İkisi aynı anda savaş pozisyonu aldı. Bilston bir battal kılıcı kınından çekerken, kaptan ise... Eh?
…Bu kişi neden o kılıcı taşıyor?
Gerçekten de, kaptanın ellerinde tuttuğu silah, fazlasıyla aşina olduğum bir şeydi. Malzemelerini bizzat topladığım ve belirli birisi adına dövdürdüğüm silahtı ne de olsa.
[Yargıcın Kılıcı]
“Bilston-nim, prensinizle birlikte idam meydanında can vermek mi istiyorsunuz?”
Kaptanın kırmızı gözleri, miğferinin ötesinden tehditkâr bir şekilde dalgalandı.
「 “Ah, Majesteleri... Emrediyorsanız, öyle olsun…” 」
「 “Dokja-ssi, yine her şeyi tek başına yapmaya çalışıyorsun... Sana bunu yapmamanı söylememiş miydim?” 」
Bu kişinin kim olduğunu biliyordum.
“Durun, ikiniz de!!”
Bilston acil çığlığımı duydu ve ivme kazanmayı bırakıp geri adım attı. Bu esnada bana düşmanca gözlerle dik dik bakan muhafız kaptanı miğferini çıkardı.
Ve yüzü, birebir Jung Heewon’unkiyle eşleşiyordu.
[Özel yetenek Karakter Listesi etkinleşiyor!]
+
<Karakter Bilgisi>
İsim: Erich Striker (???)
Yaş: 37
Sponsor Takımyıldızı: Yok
Özel Nitelikler: Sadık Hizmetkâr, Kılıç Ustası
Özel Yetenekler: [Şeytan Katli Sv.10], [Krallığın Kraliyet Kılıç Ustalığı Sv.10]…
Stigma: Yok
Genel İstatistikler: [Dayanıklılık Sv.75], [Güç Sv.80], [Çeviklik Sv.90], [Mana Sv.70]
Genel Değerlendirme: Bir zamanlar bu bedenin içinde yaşayan iki ruh vardı. O, krallığın Muhafız Kaptanıydı ve aynı zamanda bir başkasının kılıcıydı. Kılıç, o birinin kalkanla birlikte ortaya çıkmasını bekledi. Bekledi ve biraz daha bekledi. Nihayet, bunca zamanın ardından kılıç beklediği kişiyle karşılaştı ancak artık onu hatırlamıyordu.
+
Kahretsin, Jung Heewon bile mi bu durumda?
Bana durgun, hareketsiz gözlerle dik dik bakan kaptan sonunda konuştu. “Görünüşe göre prens içinde bulunduğu durumun farkında. Muhafızlar, suçluyu tutuklayın.”
...Tutuklayın mı?
Direnme fırsatı bile bulamadan muhafızlar tarafından yakalandım. Ama yine de, bu bedenin ortalama istatistikleri sadece 10 iken istesem de karşı koyamazdım zaten.
Muhafız hatlarının ötesinde giyotini seçebiliyordum. Buraya ilk etapta neden getirildiğimi ancak o zaman anlayabildim.
Bu senaryonun benim idamımla başlaması son derece kuvvetli bir ihtimaldi.
***
Geçmişte okuduğum tüm romanlar arasında, sözde ‘serseri öyküleri’ olarak adlandırılan bir tür vardı.
Hikâye genellikle kraliyet ailesinin ya da soyluların son doğan çocuğu olarak dünyaya gelen serseri bir başkahramanın etrafında döner ve o başkahraman her türlü çile ve zorluktan geçerek daha iyi bir insan hâline gelirdi.
Normalde bu tür hikâyelerin çoğu benzer bir şekilde başlardı.
「 Kaizenix Kraliyet Ailesi yıkılmıştı. 」
Örneğin, daha en baştan ailenin mahvolması ve...
「 Takımadaların hükümdarı, en güvendiği danışmanının hançeriyle bıçaklanarak can verdi. 」
...Ve başkahramanın anne babası ile en yakın arkadaşları öldürüldükten sonra ölümcül tehlike anlarına düşmesi gibi.
「 Kılıç ustalığındaki dehasıyla tanınan İkinci Prens ve büyü konusundaki maharetiyle nam salan Üçüncü Prens, tahtı ele geçirenlerin elinde can verdi. 」
Ne oluyor lan? Böyle önemli anılar neden tam da şimdi aklıma geliyor?
“Suçluya bizzat ben eşlik edeceğim.”
Tüm bunlar sayesinde, kendimi kendi idam meydanıma bir aptal gibi ellerimle teslim etmiş oluyordum. Kafamda pek çok farklı düşünce belirdi; bu müsrif prensin neden intihar ettiğini merak ediyordum, ama hah, belki de idam edilmek istememişti?
Şimdi muhafızlar tarafından zorla geri tutulan Bilston, bana sadece çaresizlik içinde seslenebiliyordu. “Ekselansları! Prens Ricardo!!”
Kaptan saçlarımdan kavradı ve beni darağacına doğru sürükledi. Jung Heewon’un bilinci hâlâ burada olsaydı, bu oldukça eğlenceli bir manzaraya dönüşebilirdi, ama ne yazık ki yoktu.
Boynuma kusursuz bir şekilde uyum sağlaması için tasarlanmış delikli tahtayı fark ettim. Kısa bir süre sonra darağacına zorla çıkarılacak ve kafam kesilecekti. Ve bu gerçekleştiğinde, bu senaryoda başarısız olacaktım.
[Özel Yetenek Dördüncü Duvar güçlü bir şekilde etkinleşiyor!]
Muhafız Kaptanının yüzüne baktım ve ona sordum. “Bunu gerçekten yapacak mısın?”
Kaptan sırıttı. “Oh, demek buraya kadar gelince korkmaya başladın?”
“Mesele o değil.”
“O zaman ne?”
“Bana kılıcım olacağına dair söz vermemiş miydin?”
Kaptanın yüzünde hafif bir şaşkınlık ve karmaşa belirdi.
“Ne saçmalıyorsun şu an?”
“Ettiğin yemini çoktan unuttun mu? Senaryonun sonunu benimle birlikte görme sözün, hepsi bir yalandan mı ibaretti?”
[Karakter Erich Striker sana karşı küçük bir kafa karışıklığı hissediyor.]
“Görünüşe göre ölmek üzere olduğun için saçmalamaya başladın.”
Tıpkı Lee Hyunsung’da olduğu gibi, Jung Heewon’un benliği de o kadar çabuk geri dönmek istemiyordu.
Giyotin tahtasının soğukluğu boynumu çevreledi. Tam bu sırada birisi yüksek sesle bağırdı.
“Majesteleri içeri giriyor!”
Perdelerin geriye çekilme seslerini duydum. Birisi mutlak bir sessizliğe bürünmüş kabul salonuna doğru yürüyordu. Adım sesleri asil, hafif ama aynı zamanda ağırlığı olan cinstendi. Bu adım seslerine eşlik ederek, Ricardo’nun anıları bir şarkı gibi kafamın içine aktı.
「Babamın ve abilerimin düşmanı.」
「Kaizenix Takımadaları’nın Kara Büyücüsü. 」
「Kral katili.」
「 Ve...」
Kalbim güçlü bir şekilde güm güm atmaya başladı.
「Bir zamanlar aşık olduğum kadın. 」
“Suçlu, başını kaldır.”
Başımı yavaşça kaldırdım ve gümüş işlemelerle süslenmiş siyah, ortaçağ tarzı bir pelerine bürünmüş; altına ise düzgün ve derli toplu dar pantolon giymiş kısa boylu bir ‘kral’ gördüm.
“Son bir sözün var mı?”
Bu ‘krala’ sersemlemiş bir hâlde baktım ve ağzımın içinde bir şeyler mırıldandım.
[Özel Yetenek Karakter Listesi etkinleşiyor!]
[Bilinmeyen bir nedenden dolayı, söz konusu kişinin bilgilerinin yalnızca bir kısmı görüntülenebiliyor.]
+
<Karakter Özeti>
İsim: ???
Yaş: 50
Genel Değerlendirme: Söz konusu kişinin? Genel? Değerlendirmesi? Hâlâ? Hazırlan?maktadır.
+
‘Kral’ hakkındaki bilgiler düzgün görünmüyordu. Ancak, ne kadar dikkatli bakarsam bakayım yüzü 20’li yaşlarının başında gibi duruyordu.
Karakter Özeti tarafından beyan edilen yaşta olması imkânsız olan bu kralın yüzüne uzun bir süre baktım.

Hem Lee Hyunsung hem de Jung Heewon ‘Hayatta Kalma Yolları’ sayfalarından çıkma karakterlerdi. Ancak, en başından beri bir karakter olmayan biri için durum nasıl olurdu?
Tıpkı romanın bir karakteri olmayan benim gibi?
Belirli bir beklentiye, bir umuda tutunuyordum.
“Sana son bir sözün olup olmadığını sordum.”
O olsaydı, beni hatırlayamaz mıydı?
「 Kim Dokja onunla yeniden karşılaşacağı zamana kadar, çoktan 50 yılın geçip gitmiş olacağını bilmiyordu. 」
Bunlar, senaryonun içine fırlatılmadan hemen önce gördüğüm romanın son revizyonundaki kelimelerdi.
Demek kastettiği şey buydu, ha.
“Var.”
“O hâlde, suçlunun konuşmasına izin veriyorum.”
“Ben...” Zoraki bir gülümsemeyle konuştum. “...Bu kadar geç kaldığım için özür dilerim, Sooyoung-ah.”
Tıs-çaçaçaçaçat!
Dünya görüşünün Olasılığı ile bağdaşmayan bu beyanımdan ötürü etrafımı güçlü kıvılcımlar sardı. Yine de bu sözleri yüksek sesle söylemek zorundaydım.
Han Sooyoung’un sözlerimi nasıl karşıladığı bilinmiyordu, ancak en ufak bir hareket bile etmeden bana yukarıdan bakmaya devam etti. Ama sonra, başını yavaşça eğdi ve göz hizamı yakaladı.
Duygusuz gözleri; birinin hemen altındaki güzellik beni; ve her zaman eğlenmek için benimle alay eden, şimdiyse yumuşak bir çizgi hâlinde yukarı kıvrılan dudakları.
“İdama devam edin.”
Giyotinin bıçağı aşağı doğru indi. Ancak ondan kaçmaya çalışmadım.
Elbette kendime göre nedenlerim vardı.
「 Ana Ada’nın senaryolarının tümü ‘3. nesil Hikâyeler’ üzerine kuruludur. 」
Düşüncelerim doğruysa, ‘Ricardo Kaizenix’ bu şekilde öldürülmeyecekti.
Güüüüüm!!
Kalenin duvarlarından biri havaya uçtu ve aynı anda aşağı düşmekte olan giyotin parçalandı. Yükselen gri toz bulutunun arasından giyotinin kırık bıçağını görebiliyordum.
“Devrimciler geldi!”
“Majestelerini koruyun, hemen!”
Kaosun ortasında, kraliyet muhafızlarının yüksek sesle bağırışlarını duyabiliyordum. Çok geçmeden kabul odası, acı dolu inlemeler ve çığlıklarla bezeli tam bir mahşer yerine döndü.
“Lanet olsun, bu Birinci Prens!”
“Onu durdurun! Ne pahasına olursa olsun onu durdurmalısınız!”
Bu, Kaizenix Takımadaları’nın Birinci Prensi’ydi — Ricardo’nun öz abisi, aynı zamanda kılıç ustalığında, büyüde ve akademide bir dahi.
“Dongsaeng¹’imi kurtarmaya geldim.”
İçimi kaplayan bu taşan mutluluk hissiyle sarmalandım. O büyüleyici derecede güzel kılıç ışığı kabul odasının içinde dans edip parıldadığında, içeri hücum eden kraliyet muhafızları ipleri kesilmiş kuklalar gibi birbiri ardına yere serildi.
Çevresindeki dünya görüşü ya da senaryolar değişse bile asla değişmeyecek biri vardı. Gerçekten de, bu tüm dünya çizgisinin altını üstüne getirseniz bile böyle biri yalnızca bir tane olurdu.
Ama dudaklarım yarı aralanmışken yeniden kapattım. Nedenini ben de pek bilmiyordum.
[Dev Hikâye Kaizenix Takımadaları bu kanlı ve vahşi savaşın tadını çıkarıyor.]
Yoldaşlarım şimdiye kadar beni unutmuştu. Bu herif için de durumun aynı olacağından emindim. Bir bakıma, onun için en iyisi bu olabilirdi diye düşündüm.
[Hikâye Yaşam ve Ölüm Yoldaşları hikâye anlatımına başladı.]
Tam o anda — Birinci Prens aniden bana baktı.
Ve ardından kafamın içinde bir mesaj belirdi.
– Aptal. Sen Kim Dokja olmalısın.

*² Resmî olmayan fan çizimi.
———————————————
Bölüm Sonu Notları:
*¹ Dongsaeng: Küçük kardeş.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.