Bölüm...
Adventure,Fantasy,Horror,Isekai

Bölüm 377

72.Kısım – Üç Yöntem (1)
Yazar: Sansanson Grup: : Novel Gecesi Okuma süresi: 17 dk Kelime: 4.222

Çeviri: Sansanson
72.Kısım – Üç Yöntem (1)

Kitabı teslim aldım ve bir süre sersemlemiş bir hâlde öylece kalakaldım, ama en sonunda bir şekilde kâhyaya sormayı başardım. “Majesteleri bu kitabı sana tam olarak ne zaman vermişti, tekrar söyler misin?”
 
“İlk taslağı bana verdiğinde 40 yıl önceydi. Ve sonraki on yıl boyunca bana sürekli olarak daha fazla taslak vermeye devam etti. Yaptığım tek şey, onları tek bir kitapta bir araya getirmekti, ekselansları.”
 
“İçindekileri hiç okudun mu?”
 
“Hayatım üzerine yemin ederim ki tek bir satırını bile okumadım, ekselansları. Sadece onları düzenlediğimi ve ciltlediğimi tekrar vurgulamama izin verin, efendim.”
 
Hızla kitabı açtım; beni temiz, son derece iyi organize edilmiş bir içindekiler tablosu karşıladı.
 
...
 
Bölüm 13. Karşı Atağa Geçen Prensler
 
Bölüm 14. Bir Prens ve Ben
 
Bölüm 15. Üç Yöntem
 
...
 
Çılgınlar gibi sayfaları karıştırdım. Toplanan kitabın kendisi epey kalın olsa da, niteliğimin özel etkisi sayesinde okumakta pek zorluk çekmedim.
 
Ancak buradaki birisi, okuma hızımdan hâlâ memnun görünmüyordu.
 
“Çok hızlı okuyorsun.”
 
“Asıl yavaş olan sensin, ‘hyung’.”
 
“Ne yazıyor?”
 
Hemen cevap vermedim.
 
Sayfaları çevirdikçe, içimi bu belirsiz hâlsizlik ve bitkinlik hissi kapladı. Her bir sayfa, geçen zamanın yorgunluğu, umutsuzluk hissi ve bir aciliyet duygusuyla dolup taşıyordu. Bunun Han Sooyoung’un kasıtlı bir tercihi olup olmadığından emin olamıyordum.
 
Ancak gelecekte bu kitabı okuyacağım o anın geleceğini kesinlikle öngördüğünden emindim.
 
Okumakta olduğum sayfayı bıraktım ve doğrudan kitabın en son kısmına geçtim. <Yazarın Son Sözleri> tam olarak oradaydı.
 
Cidden ama. Bir kitabı ilk kez okurken her zaman doğrudan yazarın son sözlerine giden tipler vardır.
 
Kelimeler, sanki gelişimi bekliyormuş gibi beni selamladı. Bunun mümkün olmadığını bilmeme rağmen, yine de farkında olmadan hafifçe gülesim geldi.
 
Sen bu kitabı okuduğun sırada, ben...
 
Kendimi toparlayıp metnin bir sonraki satırını okudum.
 
...Hâlâ epey iyi bir hayat yaşıyor olurdum herhâlde. Hahah, korktun mu?
 
Şu aptal...
 
Her neyse. Tahminim doğruysa, şu an bu kelimeleri okuyan kişi Kim Dokja’dır. Hem de Prens Kim Dokja. Bu manzarayı canlı canlı izleyememek ne talihsizlik.
 
Han Sooyoung’un o kendine has kuru alaycılığı, yazdığı her bir kelimenin arasından son derece canlı bir şekilde hissedilebiliyordu.
 
Nasıl bildiğimi mi merak ediyorsun? Şey... Aslında ben de tam emin değilim. Ne olacağını tahmin etmemin de bir sınırı var ne de olsa. Sadece buraya nasıl gelebileceğine dair tüm potansiyel durumlara ve buna bağlı sayısız klişe koşullara baktım ve en yüksek ihtimalli olanı tahmin ettim, hepsi bu. Ah, elbette tahminim yanlış da çıkabilir, orası ayrı.
 
Bu sözler şakacı bir üslupla yazılmıştı. Ancak aktarılan içerik kesinlikle bir şaka değildi.
 
Gerçi dürüst olmak gerekirse, yanılıyor olmayı dilerdim. Benim onlarca yıl boyunca birini beklemem falan... Sence böyle bir şey gerçekten mümkün mü? Akılsız aptal.
 
Han Sooyoung’un <Yazarın Son Sözleri> tek bir oturuşta yazılmamış gibi görünüyordu. Büyük olasılıkla, bu dünyada birinin bedenini ele geçirdiği andan itibaren kayıtlar toplamaya başlamıştı. Ve ardından, sonunda onları kâğıda dökebilecek raddeye geldiğinde bu sayfalara aktarmıştı.
 
Kayıtları şöyle devam ediyordu:
 
Eminim çoktan çözmüşsündür ama, işte, o kadının bedeninde doğdum. İlk başta gerçekten reenkarnasyon geçirdiğimi sanmıştım biliyor musun... İlk yıl boyunca can sıkıntısından ve çaresizlikten neredeyse delirecektim. Kafamın içinde [Avatar]’ı etkinleştirip anılarımı düzene sokmasaydım, o zaman gerçekten de aklımı kaçırabilirdim. Dört yaşıma basıp bir şeyler yazmaya başladığımda işler biraz daha iyiye gitti. Bir kelime ustası olup böyle anlarda bile bir şeyler yazma ihtiyacı duymak ne kadar da boktan bir şey. Belki de yazarak kurtulmak istiyorumdur.
 
Gülsem mi, ağlasam mı bilemiyordum. Şu an yapabileceğim tek şey sessizce sayfayı çevirmekti.
 
İlk başta, en geç üç yıl içinde ortaya çıkacağını düşünmüştüm. Yani, daha önce de üç yıl sonra ortaya çıkmıştın ne de olsa. Ama sonra, üç yıl geçti, sonra dört, sonra beş... (Sırf böyle yazıyorum diye zamanın su gibi akıp geçtiğini sanma, tamam mı?) Düşüncelerim değişti. Ve belirli bir noktadan sonra, bunu kabullendim.
 
Sayfaları çevirmek gitgide daha da zorlaşıyordu.
 
Anlıyorum. Kim Dokja bir süre daha ortalıkta görünmeyecek.
 
Han Sooyoung’un el yazısı sanki hafifçe titriyor gibiydi.
 
O lanet yavşak bana kendisini beklememi söyledi, ama hâlâ ortalarda yok.
 
Ona ne söyleyebilirdim ki?
 
Ancak sanırım bu Kim Dokja’nın suçu olamaz.
 
Ne oluyor böyle. Sanki ne söylemek istersem isteyeyim, Han Sooyoung bunu daha bu satırları yazmaya başladığı an sezmiş gibi.
 
Kusura bakma, eminim sen de böyle bir şeyi okumak istemiyorsundur. Ama işte, bu yerde dert yanmak pek kolay değil, biliyor musun?
 
Kelimeleri devam ediyordu.
 
Roman yazarken hiç fark etmemiştim ama şimdi bu yerde yaşamaya başlayınca daha önce hiç düşünmediğim tonla can sıkıcı detay varmış. Mesela, duş imkânları gerçekten berbat, yatak odamda yumruğum büyüklüğünde böcekler geziniyor ve yemeklere gelince... O konuya hiç girmeyelim, olur mu?
 
Altıncı yılda...
 
Son zamanlarda konuşma tarzımın garipleştiğini biliyor muydun? Kulağa orta çağdan kalma asil bir hanımefendi gibi gelmeye başladım.
 
Ve yedinci yılda...
 
Sevgili Kim Dokja-nim, acaba tam olarak ne zaman geleceksiniz?
 
Sekizinci yıl...
 
Öğğk…
 
Nihayet, dokuzuncu yıl.
 
Resmen kamera şakası gibi, bir insanın hayatının bu kadar çabuk geçip gitmesi.
 
Buradan itibaren kayıtlar yer yer kesintiye uğruyordu. Zaman sırası tutarlı değildi ve her defasında sonradan eklenmiş gibi duran parçalar keşfediyordum.
 
Lanet olsun.
 
Kim Dokja, seni orospu çocuğu.
 
Benden tam olarak ne istiyorsunuz, kokuşmuş Dokkaebi piçleri?
 
...
 
...
 
Bu yerde yaşadığım yılların süresi, artık Dünya’da yaşayarak harcadığım süreyle neredeyse aynı.
 
...Yani, beni bir dahaki sefere tekrar gördüğünde, bana noona desen iyi edersin, anlaşıldı mı?
 
Han Sooyoung’un el yazısı, yavaş yavaş artık kendisine değil de bir başkasına ait olmaya başladığına dair o belirgin hisle birlikte azar azar değişiyordu.
 
Dürüst olmak gerekirse bunu yazıyorum çünkü gelecekte bana ne olacağını aşağı yukarı tahmin edebiliyorum. Ve bir bakıma, bu dünya görüşünün geleceğini de.
 
On yıllar, Takımyıldızları için son derece kısa bir zaman dilimi olabilirdi. Ancak bir insan evladı için durum aynı olamazdı.
 
Han Sooyoung bu yerde bir ömür boyu daha katlanmak zorunda kalmıştı.
 
Bu senaryonun muhtemelen ‘Hayatta Kalma Yolları’nda yer almadığını düşündüm. Çünkü biz orijinal olay örgüsünü fazlasıyla değiştirdik, değil mi?
 
‘Biz’.
 
Bunca uzun zamanı tek başına deneyimlemiş olmana rağmen, bana hâlâ bu şekilde hitap edebiliyorsun demek...
 
Burada her şeyi kendi hâline bırakırsam, sen ve Yoo Joonghyuk gibi aptallar muhtemelen etrafta dolanıp salakça şeyler yapacak ve senaryoyu berbat edeceksiniz... Bu yüzden.
 
O anda, sanki Han Sooyoung tam önümde dikiliyormuş gibi hissettim. Yanlışlıkla onun burada olduğunu ve bana o her zamanki kendinden emin, kurnaz ses tonuyla konuştuğunu sandım.
 
Ah, benim tek okuyucum. Bu, altüst olmuş senaryoda hayatta kalmayı başaran bir kadının öyküsüdür.
 
Boynumun arkasından başlayarak tüylerim yavaşça ürpermeye başladı.
 
Bu, Han Sooyoung’un hayatının kaydedilmiş tarihiydi; onun öfkesini, kırgınlığını ve özlemini barındıran kelimelerdi.
 
Bu ‘üç yöntem’ için uygun bir adam mısın, değil misin bilmiyorum ama en azından şu tek şeyden eminim.
 
Bundan sonra gelen kelimeler, aşina olduğum belirli bir metne ürkütücü bir şekilde benziyordu.
 
Bu hikâyeyi okuyan sen, kesinlikle buradan canlı çıkacaksın.
 
Han Sooyoung’un son sözleri burada bitiyordu. Çok uzun bir süre boyunca gözlerimi cümlenin sonundaki noktadan ayıramadım.
 
“Ricardo.”
 
Bana dik dik bakan Yoo Joonghyuk’u bulmak için yanıma baktım.
 
“O kadının geleceği tahmin etme gücü var mıydı?”
 
“...Belki de.”
 
Normalde, [Öngörücü İntihal] 1863. tur Han Sooyoung’un gücüydü. Bu kitabın yazılmasından sorumlu olan bu turdaki Han Sooyoung da artık o gücü elde etmişti demek ki.
 
Ve bunun sonucu işte tam olarak bu kitaptı.
 
İşte tam karşımda, ‘Hayatta Kalma Yolları’nı okumuş olan benim takip etmem gereken yepyeni bir yol tabelası duruyordu.
 
[Dünya görüşü konuşmana pür dikkat kesiliyor.]
 
[Söz konusu senaryonun türü hafifçe Füzyon Fantezi’ye doğru kaydı.]
 
Kitabın ilk sayfasını açtım. Şimdi gerekli bilgileri derinlemesine inceleme zamanıydı. Nedense, daha önce hızlıca göz gezdirdiğim bir satır bu kez gözüme çarptı.
 
Not: Bu roman, ‘Hayatta Kalma Yolları’ ile ilgili orijinal bir ikincil çalışmadır ve maddi kazanç sağlama amacıyla oluşturulmamıştır.
 
O anda hafifçe sırıtmaktan kendimi alamadım.
 
Bölüm 1:  SSS-sınıf Bir Reenkarnatörün Doğuşu
 
Han Sooyoung’un bunca özenle yazmış olduğu kelimeleri tekrar tekrar okudum.
 
Sanki başka bir dünyaya doğru dosdoğru yürüyen bir sarhoşmuş gibi, onun kelimelerini açgözlülükle yuttum. Çünkü bu hikayenin yazarına bir okuyucu olarak gösterebileceğim tek nezaket buydu.
 
Ve kahretsin ki, çok eğlenceliydi. Bazı pasajlarda, ‘Hayatta Kalma Yolları’ndan çok daha fazla hem de.
 
Bu şekilde ne kadar zaman geçti acaba? Sonunda başımı kaldırdım.
 
***
 
Han Sooyoung şöyle söylemişti — bu senaryoyu temizlemenin üç yolu vardı.
 
Üç temizleme yöntemi, her biri farklı bir türü temsil edecek.
 
Bu üçü Fantezi, Romantizm ve Füzyon Fantezi olacaktı.
 
‘Hanedanlık devrimi’ süreci esas olarak ‘Fantezi’ türünü karşılayacak. Eğer bu rotayı seçerseniz...
 
Mevcut tüm rotaların artıları ve eksileri vardı; bir şey elde ediyorsanız, karşılığında bir şeyi de kaybetmek zorundaydınız.
 
Ancak hangi yol seçilirse seçilsin mutlaka kaybedilecek bazı şeyler de vardı. Mesela ilk kaybedilecek şey...
 
“L-Lütfen, bağışlayın beni! Ekselansları!! Merhamet edin!”
 
...Lee Hyunsung’un insan haklarıydı.
 
“Sola yuvarlan.”
 
“Ih-hık, Kıh-ık!”
 
“Sağa.”
 
“E-Ekselansları...!”
 
“Sana konuşma izni verdiğimi hatırlamıyorum.”
 
Tıpkı bir askeri tatbikat eğitmeni gibi, Yoo Joonghyuk, Lee Hyunsung’u ‘cezalandırmanın’ tam ortasındaydı. Bana gelince, ben de bunu yandan izliyordum.
 
“A-Ama, bana bunu neden yaptırıyorsunuz?! Dördüncü Prens! Ekselansları! Lütfen abinizle bir konuşun!”
 
“Bir ihtimal, şimdi bir şeyler hatırlayabiliyor musun?”
 
“Euh, euh-euh... Sırtım, sırtım... Ben yaşlı bir askerim, o yüzden neden...”
 
Han Sooyoung’un [Öngörücü İntihal]’inin öngördüğü rotada yürüyebilmek için, önce Lee Hyunsung’un anılarını geri kazanmasını sağlamamız gerekiyordu. Ve bazı anılar, insanın beyninden ziyade vücudu tarafından daha iyi hatırlanırdı.
 
Bu Lee Hyunsung’un katlanması için zalimce bir şey olabilir, ama...
 
Ne yazık ki şu anda başka bir seçeneğimiz yoktu.
 
Han Sooyoung’un kitabı bile Bilston’ın Lee Hyunsung’un bakış açısından yaşadığı hayatı kaydetmeyi başaramamıştı. Bu dünya tarafından yutulmadan önce nasıl bir hayat yaşadığına dair hiçbir fikrimiz olmadığından, onu uyandırmak için başvurabileceğimiz çok az yöntem vardı.
 
Ve böylece, bu şekilde ne kadar süre geçti?
 
“Bir şeyler tuhaf hissettiriyor.”
 
Kafası yere dikilmiş olan Lee Hyunsung, aniden saçmalamaya başladı.
 
“Şimdi daha rahat hissediyorum.”
 
[Karakter Bilston muazzam bir kafa karışıklığı altında.]
 
[Karakter Lee Hyunsung’un benliği kıpırdanmaya başlıyor.]
 
Yoo Joonghyuk’la aynı anda birbirimize baktık.
 
Normalde, bu kadar az bir uyarımla Lee Hyunsung’un benliğini uyandırmak zor bir iş olurdu. Ancak şu anda durum biraz farklıydı. Çünkü ben buradaydım; Yoo Joonghyuk da öyle.
 
[Seninle aynı Hikâyeyi paylaşan varlıklar yakın çevrende.]
 
[Hikâye arasındaki bağ güçleniyor!]
 
Şu anda, <Kim Dokja’nın Şirketi>’nin üç üyesi burada, bu yerde toplanmıştı.
 
Bu durumla ilgili belirli bir eski atasözü vardı – ‘Sam-in-seong-ho’ (三人成虎).¹
 
Yani, üç kişi bir araya gelirse, uydurma bir kaplan hikâyesi bile yaratabilirlerdi.
 
Belki uydurma bir kaplan öyküsü yaratamayabilirdik ama onun yerine başka bir şey yapmak mümkün olabilirdi.
 
[Nebulanın sahip olduğu Hikâyeler ‘dünya görüşü’ne karşı direnmeye başlıyor.]
 
...Örneğin, bu dünya görüşünün içinde var olmayan anıları geri çağırmak gibi.
 
[Karakter Lee Hyunsung’un benliği yavaşça gözlerini açıyor.]
 
Lee Hyunsung’un bedeninden şimdi soluk ışık ışınları yayılıyordu.
 
[Dev Hikâye Kaizenix Takımadaları grubuna dik dik bakıyor!]
 
Han Sooyoung, bu senaryonun o ‘Dev Hikâye’ tarafından kontrol edilen bir dünyada oynandığını söylemişti. Dolayısıyla, eğer bir kişi Hikâyenin kontrolünden kaçabilirse, o zaman unutulmuş benliğini geri kazanması mümkün olabilirdi.
 
“Oah, oah-ah, ah...”
 
Lee Hyunsung, kelimeler oluşturmaya çalışan yeni doğmuş bir bebek gibi dudakları aşağı yukarı oynayarak, gözlerini güçlükle kırpıştırdı.
 
“...D-Dokja-ssi?”
 
[Dünya görüşü, Olasılık ile bağdaşmayan kelimelere ceza uyguluyor!]
 
Tıs-çaçaçaçaçaçaçat!!
 
Uaaaaahhk?!?!”
 
Lee Hyunsung, kıvılcımlar yüzünden elektrik çarpmasıyla acı içinde kıvrandı. Başımı yana çevirdim ve savaşa hazır Yoo Joonghyuk’un yerinden doğrulduğunu gördüm.
 
Önemli hazırlıklar artık tamamlanmıştı.
 
Yoo Joonghyuk, [Kara Göksel Şeytan Kılıcı]’nı kavradı ve bana bir soru sordu.
 
– Hangi rotayı seçiyoruz?
 
– Başından beri yürümekte olduğumuz rotayı.
 
Bu senaryonun yazarı Han Sooyoung’du. Ne yazık ki, yazar mükemmel bir iş çıkarmış olsa bile çalışmanın başarıyla sonuçlanacağına dair hiçbir garanti yoktu.
 
– Saldırıya başlama zamanı, Yoo Joonghyuk.
 
Çünkü hikayeyi tamamlayacak olanlar yazar değil, ‘Karakterler’di.
 
[Nebula’nda yeni bir Dev Hikâye filizlenmeye başlıyor.]
 
+
 
Bölüm Sonu Notları:
 
三人成虎” deyimi, Çin’in Savaşan Devletler döneminden gelir. Wei devletinin bakanı Pang Cong, kralına “Bir kişi pazarda kaplan olduğunu söylese inanmazsınız, peki ya üç kişi söylerse?” diye sorar. Kral da o zaman inanabileceğini söyler. Pang Cong bununla, bir yalan ya da söylentinin yeterince tekrar edilirse insanlar tarafından gerçek sanılacağını anlatmak ister ve kendisi uzaktayken hakkında çıkabilecek söylentilere hemen inanmamasını rica eder. Ancak gerçekten de o uzaklaştıktan sonra yayılan söylentiler, kralın ona olan güvenini kaybetmesine neden olur. Bu yüzden deyim, sürekli tekrarlanan yalanların sonunda gerçekmiş gibi kabul edilmesini ifade eder.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi