Bölüm...
Action,Crime,Dark Fantasy,Drama,Epic,Gore,Horror,Military,Monster,Novel,Post-Apocalyptic,Psychological,Seinen,Slice of life,Thriller,Tragedy,Violence

Bölüm 17

Kumsaldaki çakıl taşları (3)
Yazar: AnonWriter Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 4 dk Kelime: 884

Bölüm 17: Kumsaldaki çakıl taşları (3)

Yüzümdeki o yapışkan, siyah kanı silerken ellerim hala titriyordu. Sırtımızdaki
çantalarda sallanan su şişelerinin çıkardığı o hafif löp-löp sesi, tüneldeki tek
melodiydi. Osman’la birlikte, adımlarımızı olabildiğince sessiz atarak sığınağın
yolunu tutmuştuk. Az önce öldürdüğümüz o beyaz yaratığın şokunu henüz
atlatamamıştık ki, tünelin derinliklerinden bambaşka bir ses dalgası yükseldi.

Bu ses, o tek tük gelen hırıltılardan ya da yamyamların kahkahalarından çok
farklıydı.

Ritmik, boğuk ve toplu bir gürültüydü. Sanki bir grup yaban domuzu ya da vahşi
maymun sürüsü karanlıkta birbirine sesleniyordu. Boğazdan gelen yırtıcı
hırıltılar, ıslıklar ve tırnak gıcırtıları tünel duvarlarında yankılanıyordu.

“Hassiktir...“ diye fısıldadı Osman, omzuma çarparak. “Abi, ışığı söndür.
Hemen.“

Feneri anında kapattım. Kendimizi rayların kenarındaki, inşaat döneminden kalma
devasa beton boruların arkasına attık. Tozlu, soğuk zemine uzanıp nefesimizi
tuttuk.

Birkaç saniye sonra, tünelin yukarısındaki bir havalandırma boşluğundan sızan o
soluk, gri gün ışığının altında belirdiler.

Gözlerime inanamadım.

Bunlar, az önce kafasını dağıttığımız o beyaz yaratıktan tamamen farklıydı. İlk
göze çarpan şey renkleriydi; tenleri kıpkırmızıydı. Sanki derileri yüzülmüş ya
da aşırı soğuktan kan hücum etmiş gibi çiğ, lekelenmemiş bir kırmızı. Boyları
normal bir insana göre oldukça kısaydı, neredeyse bir buçuk metre civarında,
tıknaz ve inanılmaz kaslıydılar. Tamamen çıplaktılar. Vücutları, özellikle
omuzları ve sırtları, vahşi bir hayvanı andıracak kadar yoğun, siyah kıllarla
kaplıydı.

Ve gözleri... Gözlerinde beyaz namına hiçbir şey yoktu. Tamamen simsiyah, çukur
iki delik gibiydiler.

Sürü halinde hareket ediyorlardı ama o beyaz yaratıklar gibi şuursuzca, rastgele
sağa sola yalpalamıyorlardı. Organizeydiler. Askeri bir intizam olmasa da, bir
kurt sürüsü gibi birbirlerini kollayarak, tünelin her köşesini koklayarak
ilerliyorlardı.

Sürünün en önünde, diğerlerinden yarım kafa daha uzun ve çok daha iri bir tanesi
yürüyordu. Alfa dedikleri o lider olmalıydı. Sırtında derin yara izleri vardı.
Lider, boğazından garip, hırıltılı bir ses çıkardığında bütün sürü anında durdu.
Birbirlerine bakıp başlarını salladılar.

Daha da garibi, bu yaratıkların ellerinde bir şeyler vardı.

Alfanın elinde, tüneldeki raylardan birinden koparılmış keskin bir metal parçası
duruyordu. Metalin ucunu parmağıyla test ediyor, adeta keskinliğini kontrol
ediyordu. Arkasındaki başka bir yaratık ise ucu sivriltilmiş ağır bir taşı
mızrak gibi kavramıştı.

Bilinçli değillerdi, bir dilleri yoktu. Aralarındaki iletişim tamamen o yırtıcı
hayvan seslerinden, tıklamalardan ve hısıltılardan ibaretti. Mağara adamlarını
andırıyorlardı; alet kullanmayı, avlanmayı ve bir arada durmayı içgüdüsel olarak
çözmüş bir ilk insan kolonisi gibiydiler.

Ama bizi asıl dehşete düşüren şey, insani ya da hayvani o temel dürtülerini
kaybetmemiş olmalarıydı.

Sürünün arkasında kalan iki tanesi, koklaşarak birbirlerine yaklaştı. Dişi olanı
rayların üzerine eğildi, erkek olanı ise vahşi, hırıltılı sesler çıkararak onun
üzerine çıktı. Tünelin ortasında, o donmuş cesetlerin ve soğuğun arasında,
tamamen doğal ve vahşi bir dürtüyle cinsel ilişkiye girmeye başladılar. Sürüdeki
diğerleri buna hiç şaşırmadı, sadece Alfanın bir sonraki işaretini bekleyerek
etrafı gözetlemeye devam ettiler.

“Oha lan...“ diye fısıldadı Osman kulağımın dibinde. Çocuğun nefesi buz
kesmişti. “Bunlar... Bunlar üreyebiliyor.“

Haklıydı. Beyaz zombiler sadece çürüyen, ölen yürüyen cesetlerdi. Ama bu kızıl
yaratıklar... Onlar yeni bir türdü. Bu yeni, donmuş dünyaya adapte olmuş,
üreyen, alet kullanan ve organize olan yeni bir yırtıcı ekosistemi.

Alfa tekrar boğazından o yırtıcı sesi çıkardı. İlişkiye girenler anında ayrıldı
ve sürü tekrar hareketlendi. Bizim olduğumuz boruların birkaç metre yakınından,
o çiğ et ve ter kokularını rüzgarla yüzümüze üfleyerek geçip gittiler.

Karanlığın içinde tamamen kaybolana kadar yerimizden kıpırdamadık. Kalbimin
ritmi kulaklarımda davul gibi çalıyordu.

“Gidiyoruz,“ dedim Osman’a, sesim titreyerek. “Hemen. Sığınağa dönüyoruz.“

Yerdeki su çantalarını kavrayıp tünelin karanlığında adeta uçarak sığınağın
yolunu tuttuk. O kızıl sürüyü arkamızda bıraktığımızı bilsek de, her an
arkamızdan o simsiyah gözlerin fırlayacağı korkusuyla arkamıza baka baka koştuk.
Dünya artık sadece donmuyordu; yeni sahiplerini doğuruyordu. Ve o sahipler,
bizden çok daha hazırdı bu cehenneme.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi