Yukarı Çık




Sonraki Bölüm   2 

           
**Bölüm 1: Dünyaya neler oluyor böyle? (1)**

Televizyondaki spikerin dudakları titriyordu. Şaka yapmıyorum, herif bildiğin canlı yayında zangır zangır titriyordu. Üzerine o jilet gibi takım elbisesini giymiş ama sanki stüdyonun ortasına buz kütlesi bırakmışlar gibi bir hali vardı. Elindeki kağıtları tutarken parmaklarının kasıldığını görebiliyordum.

“Manyetik kutuplar...“ dedi adam, sesi çatallandı. Boğazını temizledi. “Bilim insanları, manyetik kutuplarda ani ve beklenmedik bir kayma tespit etti. Küresel çapta sıcaklık düşüşleri...“

“Alphan, şu kombiye bir daha baksana,“ dedi Pelin, dişleri birbirine vurarak. Yanımdaki koltukta, üzerine bulduğu en kalın battaniyeyi çekmiş, sadece burnu dışarıda kalacak şekilde büzülmüştü.

“Baktım güzelim, baktım,“ dedim sıkıntıyla. Elimdeki kumandayı sehpaya fırlattım. “Son ayarda yanıyor alet. Petekler ateş gibi ama ev ısınmıyor. Duvarlardan soğuk sızıyor resmen.“

Ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdüm. Dışarısı... Tuhaftı. Saat öğlenin ikisiydi ama hava akşamüstüymüş gibi gri, bulanık bir renge bürünmüştü. Gökyüzü bembeyazdı. Öyle bulutlu falan değil, bildiğin beyaz bir çarşafı dünyanın üzerine örtmüşler gibi, sonsuz ve kör edici bir beyazlık.

Ve kar.

Lanet olası kar durmuyordu.

İstanbul’a kar yağdığında hepimiz sevinirdik, değil mi? Okullar tatil olur, millet sahile inip fotoğraf çeker, story atar. Ama bu öyle bir kar değildi. Tipi şeklinde yağıyordu ve rüzgar camları yumrukluyordu. Karşı apartmanı bile zor seçiyordum. Sokak lambalarının direkleri şimdiden yarıya kadar gömülmüştü. Daha sabah başlamıştı bu olay, ne ara bu kadar birikti aklım almıyordu.

“Haberlerde ne diyorlar?“ diye sordu annem mutfaktan gelerek. Elinde dumanı tüten çay bardakları vardı ama o duman bile odaya girer girmez yok oluyor gibiydi. Annemin yüzünde o klasik ’bir terslik var ama konduramıyorum’ ifadesi vardı. “Doğalgaz borularında mı arıza varmış? Niye ısınamıyoruz oğlum?“

“Anne olay doğalgaz değil,“ dedim perdeyi hızla kapatarak. O beyazlık midemi bulandırmaya başlamıştı. “Bütün dünya donuyor diyorlar. Amerika, Çin, Rusya... Her yerde aynı şey varmış.“

“Saçmalama Alphan,“ dedi annem tepsiyi sehpaya bırakırken. “Mayıs ayındayız oğlum, ne donması?“

“Bak işte,“ dedim televizyonu işaret ederek. “Herif anlatıyor.“

Ama televizyondaki adam artık anlatmıyordu. Görüntü gidip gelmeye başlamıştı. Alt bantta kırmızı harflerle *ACİL DURUM* yazısı geçiyordu ama yazı bile donuk donuk akıyordu. Sonra bir anda ses kesildi. Görüntü karıncalandı ve gri bir ekrana dönüştü.

“Haydaaa...“ diye bağırdı içeriden Osman. “Abi internet gitti! Tam dereceli maçtaydım senin ben şansına tüküreyim ya!“

Küçük kardeşim odasından fırlayıp salona daldı. Üzerinde sadece bir tişört vardı. “Abi modeme reset atsana, babam gelince faturayı ödemedi mi yoksa?“

“Osman git üstüne bir şey giy gerizekalı,“ dedim, sesi istemsizce yükselterek. Sinirlerim gerilmişti. “Görmüyor musun herkes montla oturuyor, sen şortla geziyorsun.“

“Ne bağırıyorsun be? Alt tarafı internet gitti.“

“Oğlum bak dışarı...“ Cümlemi tamamlayamadım. Çünkü o an binanın elektrikleri de gitti.

Televizyonun gri ışığı sönünce salon bir anda loş, kasvetli bir karanlığa gömüldü. Sadece pencere kenarlarından sızan o hastalıklı beyaz ışık odayı aydınlatıyordu. Buzdolabının motor sesi durdu, kombinin o hafif uğultusu kesildi.

Ve o an, gerçek sessizliği duydum.

Dışarıdaki rüzgarın uğultusu dışında çıt çıkmıyordu.

“Elektrikler de gitti,“ dedi Pelin, sesi ağlamaklıydı. Battaniyenin altından çıkardığı eliyle kolumu tuttu. Eli buz gibiydi. “Alphan, ben korkmaya başladım. Bu normal değil.“

“Sakin olun,“ dedim ama kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Telefonumu cebimden çıkardım. Şarjım %40’tı. Şebeke tek diş çekiyordu. Twitter’a girmeye çalıştım. Sayfa zar zor yüklendi.

Gördüğüm ilk video kanımı dondurdu.

Videoda biri İzmir’de denizi çekiyordu. Dalgalar kıyıya vururken havada donmuştu. Evet, şaka değil. Deniz, hareket halindeyken buz kesmişti. Videoyu çeken adam çığlık çığlığa bağırıyordu: *“Kaçın! Geliyor! Soğuk geliyor!“*

Sonra video dondu.

“Ne yapacağız?“ dedi Osman, az önceki ergen tavrı gitmiş, sesi titremeye başlamıştı. Soğuğu o da hissetmeye başlamıştı artık.

“Önce sakin olacağız,“ dedim, telefonun ışığını açarak. “Anne, evdeki bütün mumları, el fenerlerini bul. Osman, sen de git içeriden yorgan, battaniye ne varsa getir. Salonda toplanacağız. Pencerelerin kenarlarını havlularla kapatmamız lazım, soğuk girmesin.“

“Baban...“ dedi annem, gözleri dolarak. “Baban işten çıkmış mıdır? Arıyorum ulaşamıyorum.“

Babam güvenlik görevlisiydi, vardiyası akşam bitecekti.

“Gelir anne,“ dedim yalan söyleyerek. Bu havada, bu trafikte, bu kıyamette nasıl geleceğini bilmiyordum ama annemi şimdi krize sokamazdım. “Sen dediklerimi yap. Pelin, sen de kalk, hareket etmen lazım. Kan dolaşımın yavaşlamasın.“

Pencereye tekrar yaklaştım ve perdeyi hafifçe araladım. Aşağıda, caddede terk edilmiş arabalar kar yığınlarına dönüşmüştü. İnsanlar... Bazı karaltılar görüyordum. Yürümeye çalışan, rüzgara karşı direnen insanlar. Bir tanesi, tam bizim apartmanın önünde durdu. Birkaç adım daha atmaya çalıştı, sonra dizlerinin üzerine çöktü.

Kalkmadı.

Sadece orada, beyazlığın ortasında siyah bir leke olarak kaldı. Kar üzerine yağmaya devam etti, yavaş yavaş üzerini örttü.

“Hassiktir...“ diye fısıldadım.

Bu sadece bir elektrik kesintisi değildi. Bu sadece bir kar fırtınası değildi. Dünyanın çivisi çıkmıştı ve biz o çiviyi yerine çakacak çekici çoktan kaybetmiştik.

Perdeyi sıkıca kapattım ve sırtımı cama yasladım. Kalbim göğsümü delip geçecekmiş gibi atıyordu. Az önce gördüğüm şey... o adam... saniyeler içinde donmuştu. Hareket edememişti bile. Şaka gibi geliyordu ama şakanın bittiği yerdeydik. Anneme o manzarayı gösteremezdim. Eğer aşağıda insanların patır patır döküldüğünü görürse, babam gelmeden şuracıkta kalpten giderdi.

“Alphan?“ dedi Pelin, titrek bir sesle. “Yüzün kireç gibi oldu. Ne gördün?“

“Hiç,“ dedim yutkunarak. Sesimi normal tutmaya çalıştım ama boğazım düğümlenmişti. “Tipi bastırmış, göz gözü görmüyor sadece. Hadi, herkes hareket etsin! Oturursak donarız.“

Osman kucağında bir yığın yorganla içeri daldı. “Abi mutfak buz gibi lan! Su içecektim, tezgahın üstündeki bardaktaki suyun üstü donmuş. Evin içi eksiye düştü düşecek.“

“Tamam, panik yok,“ dedim, aslında kendimi ikna etmeye çalışarak. “Osman, git babamın alet çantasını getir. Koli bandı, izole bant ne varsa al gel. Pencerelerin kenarlarını bantlayacağız. Hava giren her deliği kapatmamız lazım.“

Annem elindeki fenerle, sanki hayalet görmüş gibi koltuğun ucuna ilişmişti. “Baban...“ diye sayıkladı yine. “Aramazsa meraktan çıldırırım.“

“Anne şebekeler gitti diyorum, herkes yüklenmiştir şimdi,“ diyerek yanına gittim, omuzlarından tutup sarstım hafifçe. “Bana bak Sultanım, şimdi dirayetli olma zamanı. Babam gelir, o eski kurt, bir yolunu bulur. Ama o gelene kadar biz burada buz kalıbına dönersek, adamcağız geldiğinde bizi ne halde bulur? He?“

Annem derin bir nefes aldı, gözündeki yaşı sildi. O, Türk annesiydi. Ailesi tehlikedeyse, o duygusal kadın gider, yerine bir general gelirdi. “Tamam,“ dedi ayağa kalkarak. “Mutfaktaki bakliyatları ne yapacağız? Tüp yok, ocak yanmıyor.“

“Kuru yiyeceğiz gerekirse, ya da...“ Aklıma kamp ocağım geldi. Geçen yaz arkadaşlarla bir heves aldığım ama sadece bir kere kahve pişirmek için kullandığım o küçük kamp tüpü. “Benim odadaki dolabın üstünde küçük kamp tüpü var. Onu idareli kullanırız. Ama şimdi öncelik ısınmak.“

Sonraki iki saat tam bir kaos içinde geçti ama en azından bir amacımız vardı. Osman’la beraber salonun pencerelerinin her kenarını koli bandıyla defalarca döndük. Kapı altlarına havluları sıkıştırdık. Evdeki bütün halıları salonun ortasına üst üste serdik. Pelin, dolaplardaki bütün kışlık montları, kazakları salona yığdı.

Herkes kat kat giyindi. Ben üzerime iki termal içlik, bir kazak, bir de kalın kapüşonlu geçirdim. Yine de o sinsi soğuk, kıyafetlerin arasından sızıp tenimi ısırıyordu. Nefeslerimiz havada beyaz buhar bulutları oluşturmaya başlamıştı bile. Evin içi şimdiden dışarısı gibiydi.

Tam o sırada kapı yumruklandı.

Güm! Güm! Güm!

Hepimiz yerimizden sıçradık. Pelin çığlık atmamak için ağzını kapattı. Osman eline, nereden bulduysa bir beyzbol sopası almıştı bile.

“Kim o?“ diye bağırdım kapıya yaklaşarak. Delikten baktım. Karşı komşumuz Necmi Abi’ydi. Saçı başı dağılmış, gözleri faltaşı gibi açılmıştı.

Kapıyı açtım.

“Alphan!“ dedi adam içeri girmeye yeltenerek. “Oğlum sizde durum ne? Bizim kombi patladı sandım, her yer buz kesti. Hanım astım hastası, nefes alamıyor soğuktan. Sizde elektrik var mı?“

“Yok Necmi Abi,“ dedim, adamı içeri almadan. Kapıyı aralık tutuyordum çünkü içerideki o azıcık birikmiş ısıyı koridara salmak istemiyordum. Bu bencillik miydi? Belki. Ama hayatta kalma içgüdüsü devreye girmişti bir kere. “Tüm semtte gitti. Hatta tüm dünyada diyorlar.“

“Ne yapacağız lan?“ dedi adam, sesi ağlamaklıydı. “Arabaya inip klimayı açayım dedim, kapılar donmuş açılmıyor. Camı kırsam, içine kar dolacak.“

“Abi evden çıkma,“ dedim sertçe. “Evin en küçük odasına geçin, pencereleri battaniyeyle kapatın. Vücut ısınızla ısınmaya çalışın. Dışarı çıkarsan ölürsün.“

“Ölür müyüm?“ Necmi Abi boş boş yüzüme baktı. Durumun ciddiyetini kavramakta zorlanıyordu. İnsan beyni böyleydi işte; felaketi kabullenmek yerine reddediyordu.

“Ölürsün abi. Aşağıda biri dondu kaldı. Git yengeyi sar sarmala, bekle.“

Kapıyı yüzüne kapatmak zorunda kaldım. Yüzündeki o çaresizlik ifadesi içime oturdu ama yapacak bir şeyim yoktu. Kapıyı kilitledim ve sürgüsünü çektim.

Salona döndüğümde hava kararmaya başlamıştı. Ama bu normal bir karanlık değildi. Dışarıdaki o sonsuz beyaz kar, ay ışığı olmasa bile garip bir parıltı yayıyordu. Yine de evin içi zifiri karanlığa gömülüyordu.

Annem sehpanın üzerine üç tane kalın mum yakmıştı. Titrek sarı ışık, yüzlerimizdeki korkuyu daha da belirginleştiriyordu. Gölgeler duvarlarda dans ediyordu.

“Telefonlar tamamen gitti,“ dedi Osman, elindeki cihazı koltuğa fırlatarak. “Şebeke yok uyarısı veriyor.“

Artık dış dünyayla bağlantımız kopmuştu. Haber yoktu. Yardım yoktu. Sadece biz, bu dört duvar ve dışarıdaki ölümcül soğuk vardık.

“Acıkmadınız mı?“ diye sordu annem. O an fark ettim ki midem kazınıyordu ama stresten hissetmemiştim.

“Mutfaktaki dolapta bisküvi, kraker falan vardı,“ dedim. “Onları getireyim. Kamp ocağını şimdi harcamayalım. Su donmadan şişelere doldurmuştun di mi anne?“

“Doldurdum oğlum, tencerelere, sürahilere ne varsa doldurdum.“

Mutfağa gitmek için salondan çıktığımda, yüzüme çarpan soğuk hava tokat gibiydi. Salon, mumlar ve bizim vücut ısımızla, ve tabii ki o kadar izolasyonla bir nebze katlanılabilir haldeydi. Ama koridor? Koridor bildiğin Erzurum ayazıydı. Dişlerim anında birbirine vurmaya başladı. Nefesim o kadar yoğun buharlaşıyordu ki önümü zor görüyordum.

Mutfağın penceresinden dışarıya son bir kez baktım.

Şehir ölmüştü.

Tek bir ışık yoktu. Sadece rüzgarın uğultusu ve karın cama vuran sesi. Ama sonra... çok uzaklarda, belki iki cadde ötede turuncu bir parıltı gördüm. Bir ateş. Birileri sokakta ateş yakmıştı. Ya da... bir bina yanıyordu.

Ve o sessizliğin içinde bir ses duydum. Rüzgarın sesinden farklıydı.

Bir silah sesi.

*Tak.*

Kuru, net ve ölümcül. Ardından bir tane daha.

*Tak.*

İrkilerek geri çekildim. “Başladı,“ diye fısıldadım kendi kendime. İnsanlar paniğe kapılmıştı. Yağma mı başlamıştı? Yoksa birileri sığınacak yer için birbirini mi vuruyordu?

Elimdeki bisküvi paketlerini sıkıca kavrayıp salona koştum. Odaya girdiğimde kapıyı hemen arkamdan kapattım ve havluyu altına tektim.

“Ne oldu?“ dedi Pelin. “Rengin atmış yine.“

“Dışarısı...“ dedim, sesimi alçaltarak. “Dışarısı karışıyor. Silah sesi duydum.“

Annem elini göğsüne koydu. “Allah’ım sen bizi koru.“

“Bu gece kimse uyumayacak,“ dedim kararlı bir sesle. Osman’ın getirdiği beyzbol sopasını elime aldım ve yanıma koydum. “Nöbetleşe dinleneceğiz. Osman, sen ilk nöbeti tutamazsın, uyuyakalırsın. Ben bekleyeceğim. Siz gözlerinizi dinlendirin.“

Pelin yanıma sokuldu, başını omzuma yasladı. Titriyordu. “Alphan, bu geçecek değil mi? Yarın sabah uyanacağız ve her şey erimiş olacak?“

Cevap vermedim. Saçlarını okşadım sadece. Yalan söylemek istiyordum, “Evet güzelim, geçecek“ demek istiyordum. Ama içimdeki o ses, o hayatta kalma dürtüsü bas bas bağırıyordu.

Bu daha başlangıçtı. Ve eğer o spikerin dediği gibi manyetik kutuplar değiştiyse, bu kış hiç bitmeyebilirdi.

Gözlerimi mumun alevine diktim. Alev titriyordu. Dünya titriyordu. Ve biz, buzun ve karın altında, o incecik yaşam çizgisine tutunmaya çalışıyorduk. O gece, insanlığın son gecesiydi. Yarın uyanacağımız dünya, bildiğimiz dünya olmayacaktı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

Sonraki Bölüm   2