Rüzgarın sesi, kulaklarımda patlayan bir bomba gibiydi. Çatı katındaki helikopter pistinin kenarındaydık ve karşımızda, diğer gökdelene uzanan o çelik iskelet duruyordu. Eskiden camla kaplı, şık bir geçit olan bu köprü, şimdi sadece rüzgarda sallanan, buz tutmuş metal kirişlerden ibaretti.
“Yapamam,“ diye bağırdı Melis, rüzgara karşı. Saçları yüzüne yapışmıştı, gözlerinde dehşet vardı. “Düşerim! Asla yapamam!“
Aşağıdan, merdiven boşluğundan gelen sesler yaklaşıyordu. O depodaki adamların küfürlerini, ayak seslerini duyabiliyordum. Liderleri bacağı kırık olduğu için gelmemiş olabilirdi ama diğerleri intikam peşindeydi.
“Burada kalırsan tecavüz edip öldürürler,“ dedim Melis’in kolundan tutarak. Sesim sert ve acımasızdı. “Seçim senin. Ya o köprüden geçersin ya da onlara yem olursun.“
Osman önden gitmişti bile. Çocuğun cesaretine hayran kaldım. Tüfeği sırtına asmış, buzlu kirişin üzerinde emekleyerek ilerliyordu.
“Hadi!“ diye bağırdım ve Melis’i köprüye doğru ittim.
Zorla kirişe tutundu. Elleri titriyordu. “Gözlerini kapatma!“ dedim. “Sadece Osman’ı takip et. Ben arkandayım.“
Ben de kirişe çıktım. Metal buz gibiydi, eldivenlerim bile soğuğu kesmiyordu. Aşağıya, o beyaz boşluğa bakmamaya çalıştım. Yüzlerce metre aşağıda, karla kaplı şehir bir maket gibi duruyordu. Düşersem, yere çarpmadan donardım herhalde.
Rüzgar bizi savuruyordu. Melis bir ara kaydı, çığlık attı. Kirişe sarıldı.
“Tutun!“ diye bağırdım. “Kalkma! Emekle!“
Arkamızdan çatı kapısı açıldı.
“İşte oradalar!“ diye bağırdı biri.
Silah sesleri. *Tak! Tak!*
Mermiler yanımızdaki metal korkuluklara çarparak kıvılcım çıkardı.
“Hızlanın!“
Osman karşı binaya ulaşmıştı. Bize elini uzatıyordu. Melis ortadaydı. Ben en arkada, açık hedef halindeydim.
Tabancamı çıkardım. Tek elle kirişe tutunup, diğer elimle arkaya, çatı kapısına doğru rastgele ateş ettim.
Adamlar siper aldı. Bu bana zaman kazandırdı.
Melis de karşıya geçti. Osman onu içeri çekti.
Sıra bendeydi. Son beş metre.
Ayağa kalktım. Evet, delilikti ama emekleyerek çok yavaştım. Koşmak zorundaydım.
Denge tahtasındaki bir jimnastikçi gibi, o buzlu, sallanan metalin üzerinde koştum.
Arkamdan bir mermi daha vızıldadı ve montumu sıyırdı.
Son adımı attım ve kendimi karşı binanın kırık penceresinden içeri fırlattım.
Yere yuvarlandım. Osman hemen beni yakaladı.
“Başardık!“ diye bağırdı.
“Henüz değil,“ dedim nefes nefese. “Peşimizden gelemezler, o köprü onların ağırlığını taşımaz. Ama ateş edebilirler. İçeri, koridora!“
Binanın içlerine doğru koştuk. Burası da bir iş merkeziydi ama daha harabe halindeydi.
“Sığınak güzel,“ dedim. “Ama burası bir hapishane Melis. Er ya da geç yiyecek biter, jeneratör bozulur. Ama o helikopter... O helikopter bizi güvenli bir bölgeye götürebilir.“
“Ya götürmezse?“ dedi Osman. “Ya babamın dediği gibi bizi vururlarsa?“
Yemek yedik. Sıcak bir yemek. Hazır çorba ve makarna.
Sonra plan yaptık.
Ben ve Osman, tünellere geri dönecektik. Melis burada kalıp telsizi dinleyecekti.
“Siz gidin,“ dedi Melis. “Ben gelmeyeceğim.“
“Ne?“
“Ben burayı seviyorum,“ dedi. “Dışarıdaki dünyadan nefret ediyorum. Burada kitaplarım var, şarabım var. Yalnız kalmak istiyorum.“
Anladım. O zaten vazgeçmişti. Sadece huzurlu bir son istiyordu.
“Tamam,“ dedim. “Kartı bize ver. Belki geri dönmek zorunda kalırız.“
Kartı verdi.
“Teşekkürler,“ dedim.
Osman’la tekrar hazırlandık. Bu sefer yanımıza daha çok cephane, daha iyi fenerler ve termal battaniyeler aldık.
Sığınaktan çıktık. O sıcak yuvadan, tekrar o soğuk karanlığa.
Ama artık bir hedefimiz vardı. Yarın öğlen. Kanyon çatısı.
Annem ve Pelin’i o delikten çıkaracaktım. Ne pahasına olursa olsun.
Tünellere indiğimizde, zaman daralıyordu. Ve o tünellerde bizi bekleyen şeyin, yamyamlardan çok daha kötü olduğunu henüz bilmiyorduk.
Babamın bahsettiği o “beyaz yürüyenler“... Virüsün son evresi...
Karanlıkta bir hırıltı daha duydum. Ama bu sefer insan hırıltısı değildi.
Avcı hırıltısıydı.
“Koş Osman,“ dedim. “Arkamıza bakmadan koş.“
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.