Yukarı Çık




11   Önceki Bölüm 

           
**Bölüm 12: Sığınağın ilk çivilerini çakmak (6)**

Rüzgarın sesi, kulaklarımda patlayan bir bomba gibiydi. Çatı katındaki helikopter pistinin kenarındaydık ve karşımızda, diğer gökdelene uzanan o çelik iskelet duruyordu. Eskiden camla kaplı, şık bir geçit olan bu köprü, şimdi sadece rüzgarda sallanan, buz tutmuş metal kirişlerden ibaretti.

“Yapamam,“ diye bağırdı Melis, rüzgara karşı. Saçları yüzüne yapışmıştı, gözlerinde dehşet vardı. “Düşerim! Asla yapamam!“

Aşağıdan, merdiven boşluğundan gelen sesler yaklaşıyordu. O depodaki adamların küfürlerini, ayak seslerini duyabiliyordum. Liderleri bacağı kırık olduğu için gelmemiş olabilirdi ama diğerleri intikam peşindeydi.

“Burada kalırsan tecavüz edip öldürürler,“ dedim Melis’in kolundan tutarak. Sesim sert ve acımasızdı. “Seçim senin. Ya o köprüden geçersin ya da onlara yem olursun.“

Osman önden gitmişti bile. Çocuğun cesaretine hayran kaldım. Tüfeği sırtına asmış, buzlu kirişin üzerinde emekleyerek ilerliyordu.

“Hadi!“ diye bağırdım ve Melis’i köprüye doğru ittim.

Zorla kirişe tutundu. Elleri titriyordu. “Gözlerini kapatma!“ dedim. “Sadece Osman’ı takip et. Ben arkandayım.“

Ben de kirişe çıktım. Metal buz gibiydi, eldivenlerim bile soğuğu kesmiyordu. Aşağıya, o beyaz boşluğa bakmamaya çalıştım. Yüzlerce metre aşağıda, karla kaplı şehir bir maket gibi duruyordu. Düşersem, yere çarpmadan donardım herhalde.

Rüzgar bizi savuruyordu. Melis bir ara kaydı, çığlık attı. Kirişe sarıldı.

“Tutun!“ diye bağırdım. “Kalkma! Emekle!“

Arkamızdan çatı kapısı açıldı.

“İşte oradalar!“ diye bağırdı biri.

Silah sesleri. *Tak! Tak!*

Mermiler yanımızdaki metal korkuluklara çarparak kıvılcım çıkardı.

“Hızlanın!“

Osman karşı binaya ulaşmıştı. Bize elini uzatıyordu. Melis ortadaydı. Ben en arkada, açık hedef halindeydim.

Tabancamı çıkardım. Tek elle kirişe tutunup, diğer elimle arkaya, çatı kapısına doğru rastgele ateş ettim.

Adamlar siper aldı. Bu bana zaman kazandırdı.

Melis de karşıya geçti. Osman onu içeri çekti.

Sıra bendeydi. Son beş metre.

Ayağa kalktım. Evet, delilikti ama emekleyerek çok yavaştım. Koşmak zorundaydım.

Denge tahtasındaki bir jimnastikçi gibi, o buzlu, sallanan metalin üzerinde koştum.

Arkamdan bir mermi daha vızıldadı ve montumu sıyırdı.

Son adımı attım ve kendimi karşı binanın kırık penceresinden içeri fırlattım.

Yere yuvarlandım. Osman hemen beni yakaladı.

“Başardık!“ diye bağırdı.

“Henüz değil,“ dedim nefes nefese. “Peşimizden gelemezler, o köprü onların ağırlığını taşımaz. Ama ateş edebilirler. İçeri, koridora!“

Binanın içlerine doğru koştuk. Burası da bir iş merkeziydi ama daha harabe halindeydi.

“Aşağı iniyoruz,“ dedim. “O sığınağa ulaşmamız lazım.“

40 katı indik. Bu sefer daha hızlıydık çünkü iniş kolaydı. Ama bacaklarım titriyordu.

Otopark katına geldiğimizde, Melis bizi en dipteki, özel asansörlerin olduğu bir bölüme götürdü.

“Asansör kuyusu,“ dedi. “Buradan aşağı, sığınağın girişine inebiliriz. Merdiven yok.“

Asansör kapısını zorlayarak açtık. Kablo boşluğu karanlıktı.

“Halatlardan kayacağız,“ dedim.

Eldivenlerimizi kontrol ettik. Eğer eldivenler yırtılırsa ellerimiz parçalanırdı.

Tek tek aşağı kaydık. Yaklaşık iki kat aşağıda, metal bir kapı vardı.

Melis cebinden o manyetik kartı çıkardı.

“Umarım çalışıyordur,“ dedi.

Kartı okuyucuya yaklaştırdı. Okuyucunun ışığı yanmıyordu.

“Elektrik yok,“ dedi Melis, ağlamaklı bir sesle. “Unuttum! Jeneratör devreye girmemiş olabilir!“

“Lanet olsun!“ diye bağırdım.

Levyeyle kapıya saldırdım ama bu kapı, deponun kapısı gibi değildi. Çelik, banka kasası gibi bir kapıydı. Levyeyle çizilmezdi bile.

“Bitti,“ dedi Osman yere çökerek. “Burada sıkıştık. Geri de dönemeyiz.“

Çaresizlik. O an hissettiğim tek şey buydu. O kadar çaba, o kadar risk... Hepsi boşunaydı.

Ama sonra bir ses duyduk.

Kapının arkasından gelen bir ses.

*Vıııııızzzzz.*

Jeneratör sesi.

Ve sonra *Tık.*

Okuyucunun ışığı kırmızı yandı. Sonra yeşile döndü.

Sistem, kartı algılamıştı. Jeneratör otomatik devreye girmişti, sadece geç kalmıştı.

*Tısss* sesiyle kapı yana doğru kaydı.

İçeriden yüzümüze vuran hava... Ilıktı. Ve temiz kokuyordu.

Gözlerimize inanamadık.

İçerisi... Bir ev gibiydi. Aydınlık. Led ışıklar yanıyordu. Yerde halılar vardı. Deri koltuklar, mutfak tezgahı, raflar dolusu kitap...

“Cennet,“ dedi Osman, içeri girerken.

“Hayır,“ dedim. “Burası sığınak. Gerçek bir sığınak.“

İçeri girdik. Kapı arkamızdan otomatik olarak kapandı ve kilitlendi.

Melis hemen duvar kenarındaki panele koştu. “Havalandırma çalışıyor. Su arıtma devrede. Isıtma...“ Termostatı gösterdi. “18 derece.“

Montumu çıkardım. Tişörtümle kaldım. Üşümüyordum. İlk defa, günlerdir ilk defa üşümüyordum.

“Yiyecek?“ diye sordu Osman.

Mutfağa koştuk. Dolaplar... Dolaplar doluydu. Konserveler, kuru gıdalar, vakumlu paketlerde etler...

“Yıllarca yeter,“ dedi Melis. “Babam burayı on kişilik hazırlatmıştı.“

Bir koltuğa çöktüm. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Sevinçten mi, yorgunluktan mı bilmiyorum.

Ama sonra aklıma geldi.

“Pelin,“ dedim. “Annem.“

Onlar sığınağımızdaydı. O küçük, soğuk, bok kokan trafo odasında. Bizi bekliyorlardı.

Burada, bu sıcak cennette onları unutamazdım.

“Onları getirmemiz lazım,“ dedim ayağa kalkarak.

“Nasıl?“ dedi Melis. “Dışarısı cehennem. Ve peşinizde adamlar var.“

“Bir yolunu bulacağız,“ dedim. “Burada telsiz var mı?“

“Var,“ dedi Melis, bir masanın üzerindeki cihazı göstererek. “Uzun menzilli.“

Telsizin başına geçtim. Frekansları taramaya başladım. Belki askeri kanalları bulurdum. Belki hava durumunu...

Ama duyduğum tek şey cızırtıydı.

Sonra bir ses geldi. Çok zayıf, parazitli bir ses.

*...dikkat... tüm hayatta kalanlar... Levent bölgesi... tahliye...*

“Duydunuz mu?“ dedim heyecanla.

“Ne diyor?“

*...kurtarma helikopteri... yarın öğlen... Kanyon AVM çatısı... son çağrı...*

“Helikopter!“ diye bağırdı Osman. “Yarın öğlen!“

“Annemleri alıp buraya getiremeyiz,“ dedim. “Çok uzak. Ve annem yürüyemez. Ama...“

Haritaya baktım. Metro tüneli... Buraya, Levent’e çok yakındı.

“Onları tünelden çıkaracağız,“ dedim. “Doğrudan Kanyon’un altına. Ve yarın o helikoptere bineceğiz.“

“Bu sığınağı bırakacak mıyız?“ dedi Melis şaşkınlıkla.

“Sığınak güzel,“ dedim. “Ama burası bir hapishane Melis. Er ya da geç yiyecek biter, jeneratör bozulur. Ama o helikopter... O helikopter bizi güvenli bir bölgeye götürebilir.“

“Ya götürmezse?“ dedi Osman. “Ya babamın dediği gibi bizi vururlarsa?“

“Risk alacağız,“ dedim. “Burada çürümekten iyidir.“

Yemek yedik. Sıcak bir yemek. Hazır çorba ve makarna.

Sonra plan yaptık.

Ben ve Osman, tünellere geri dönecektik. Melis burada kalıp telsizi dinleyecekti.

“Siz gidin,“ dedi Melis. “Ben gelmeyeceğim.“

“Ne?“

“Ben burayı seviyorum,“ dedi. “Dışarıdaki dünyadan nefret ediyorum. Burada kitaplarım var, şarabım var. Yalnız kalmak istiyorum.“

Anladım. O zaten vazgeçmişti. Sadece huzurlu bir son istiyordu.

“Tamam,“ dedim. “Kartı bize ver. Belki geri dönmek zorunda kalırız.“

Kartı verdi.

“Teşekkürler,“ dedim.

Osman’la tekrar hazırlandık. Bu sefer yanımıza daha çok cephane, daha iyi fenerler ve termal battaniyeler aldık.

Sığınaktan çıktık. O sıcak yuvadan, tekrar o soğuk karanlığa.

Ama artık bir hedefimiz vardı. Yarın öğlen. Kanyon çatısı.

Annem ve Pelin’i o delikten çıkaracaktım. Ne pahasına olursa olsun.

Tünellere indiğimizde, zaman daralıyordu. Ve o tünellerde bizi bekleyen şeyin, yamyamlardan çok daha kötü olduğunu henüz bilmiyorduk.

Babamın bahsettiği o “beyaz yürüyenler“... Virüsün son evresi...

Karanlıkta bir hırıltı daha duydum. Ama bu sefer insan hırıltısı değildi.

Avcı hırıltısıydı.

“Koş Osman,“ dedim. “Arkamıza bakmadan koş.“

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

11   Önceki Bölüm