Sığınağın duvarlarına, geçen her günü belirten bir çentik atmaya başlamıştık. Pelin’in rujuyla, kapının yanındaki duvara çizilen kırmızı çizgiler... Bugün altıncı çizgiydi. Altı gün. Dışarıdaki o beyaz cehennemde ne kadar zaman geçtiğinin bir önemi yoktu aslında ama insan zihni, tutunacak bir zaman algısı arıyordu.
Annem toparlanmıştı. İlaçlar işe yaramıştı. Hala zayıftı ama artık kendi başına oturabiliyor, bizimle konuşabiliyordu. Hatta o sabah (ya da sabah olduğunu varsaydığımız saatte) Osman’ın getirdiği suları sayıp düzenlemişti. O eski, kontrolcü hali geri geliyordu yavaş yavaş. Ve bu, beni rahatlatıyordu. Annem ne kadar “anne“ olursa, biz de o kadar normal hissediyorduk.
“Stoklar azalıyor,“ dedi Osman, elindeki deftere bakarak. “Konserveler bitmek üzere. Sadece bisküviler kaldı. Onlar da bizi tok tutmuyor, sadece midemizi kandırıyor.“
“Biliyorum,“ dedim, tüfeği omzuma asarak. O tüfek artık vücudumun bir parçası gibiydi. Tuvalete giderken bile yanımdaydı. “Bugün yine çıkacağız. Ama bu sefer daha uzağa.“
“Nereye?“ diye sordu Pelin endişeyle. “Gayrettepe deposu patladı. O adamlar orada olmasa bile başkaları gelmiştir.“
“Yukarıya,“ dedim parmağımla tavanı işaret ederek. “Levent’e. Plazalara.“
“Plazalar mı?“ Osman şaşırdı. “Abi orası cam bina dolu. Soğuktan hepsi patlamıştır. İçerisi buz gibidir.“
“Evet ama plazaların kafeteryaları, mutfakları, otomatları var. Ve en önemlisi... jeneratör odaları. Eğer çalıştırabileceğimiz küçük bir jeneratör veya yakıt bulabilirsek, buraya elektrik getirebiliriz. Isıtıcıyı çalıştırabiliriz.“
Riskliydi. Yüzeye çıkmak demek, rüzgarla, tiple ve en kötüsü o görünmez virüsle yüzleşmek demekti. Babamın sonunu getiren o lanet tozla.
Hazırlandık. Bu sefer Osman’ı geride bırakmak istedim ama itiraz etti.
“Ben de geliyorum,“ dedi kararlı bir sesle. “Pelin annemin yanında kalsın. İki kişi daha güvenli.“
Haklıydı. Artık çocuk değildi. O tüfeği benden daha iyi kullanmayı öğrenmişti bile.
Tünelden Levent istasyonuna doğru yürüdük. O gün gördüğümüz “DURMA KOŞ“ yazılarını geçtik. Yürüyen merdivenlerden yukarı tırmandık.
Turnikeleri aştığımızda, gün ışığını gördük.
Ama bu ışık umut verici değildi. Soluk, kirli, gri bir ışıktı. İstasyonun giriş kapıları karla kapanmıştı ama bir cam panel kırılmıştı. Oradan rüzgar içeri doluyordu.
“Hazır mısın?“ diye sordum Osman’a. Gözlüğünü düzeltti.
“Hazırım.“
Kırık camdan dışarı çıktık.
Rüzgar bizi bir balyoz gibi vurdu. Ayakta durmakta zorlandık. Kar fırtınası görüş mesafesini üç metreye düşürmüştü.
“Şu tarafa!“ diye bağırdım rüzgarın uğultusuna karşı. “Benim eski ofis binası şurada!“
Kanyon AVM’nin yanındaki o devasa kuleye doğru ilerledik. Kanyon’un o açık hava konsepti tam bir felakete dönüşmüştü. O ünlü kıvrımlı mimari, şimdi devasa bir kar çukuruydu. İçerideki mağazalar gömülmüştü.
İçerisi rüzgarsızdı ama buz gibiydi. Lobideki o devasa kristal avize yere düşmüş, parçalanmıştı. Güvenlik bankosu devrilmişti. Yerde kağıtlar, dosyalar uçuşuyordu.
Ve cesetler.
Lobide en az yirmi ceset vardı. Plaza çalışanları. Topuklu ayakkabılı kadınlar, takım elbiseli adamlar... Çıkışa koşarken donmuşlar ya da ezilmişlerdi.
“Bakma,“ dedim Osman’a. Ama o bakıyordu. Alışmıştı artık.
“Kafeterya ikinci katta,“ dedim. “Merdivenlerden çıkalım.“
Merdivenleri tırmandık. İkinci kata geldiğimizde, kafeteryanın kapısının açık olduğunu gördük.
Raflarda devasa paketlerde makarna, pirinç, un çuvalları duruyordu. Konserve domates salçaları, büyük teneke yağlar...
“İşte bu!“ diye bağırdı Osman.
“Sessiz ol!“ dedim hemen. Ses yankılanmıştı.
Çantalarımızı doldurmaya başladık. O kadar çok yiyecek vardı ki, hepsini almamız imkansızdı.
“Sadece en besleyicileri al. Ve hafif olanları.“
Çantalar doldu. Ama gözüm bir şeye takıldı.
Mutfağın köşesinde, personel dinlenme odasının kapısı aralıktı. Ve içeriden bir ışık sızıyordu.
Elektrik yoktu. O ışık neydi?
Silahı çektim. Osman’a “Bekle“ işareti yaptım.
Yavaşça kapıya yaklaştım. İçeri baktım.
Bir kamp lambası yanıyordu masanın üzerinde. Ve masanın başında biri oturuyordu.
Arkası dönüktü. Üzerinde kalın bir kürk manto vardı.
“Kıpırdama,“ dedim.
Kadın yavaşça döndü.
Yüzü... Yüzü çok güzeldi ama gözleri... Gözleri buz gibiydi.
Ve elinde bir kadeh şarap vardı.
“Hoş geldiniz,“ dedi sakin bir sesle. “Ben de misafir bekliyordum.“
“Sen kimsin?“ diye sordum, silahı indirmeden.
“Ben bu binanın sahibiyim,“ dedi kadın gülümseyerek. “Ya da eski sahibi diyelim. Melis.“
“Burada ne yapıyorsun?“
“Ölümü bekliyorum tatlım,“ dedi şarabından bir yudum alarak. “Dışarısı çok soğuk, değil mi? Ama içerisi de pek sıcak sayılmaz.“
Masada duran şeye baktım. Bir kutu dolusu ilaç. Ve bir tabanca.
“O ilaçlar ne?“
“Uyku hapları,“ dedi Melis. “Hepsini içip, bu lanet dünyadan zarifçe ayrılmayı planlıyordum. Ama siz geldiniz.“
Ayağa kalktı. Mantosu yere sürüldü.
“Sizde umut görüyorum,“ dedi bana yaklaşarak. “Gözlerinizde o hayatta kalma hırsı var. Benim kaybettiğim o hırs.“
“Yaklaşma,“ dedim.
“Korkma,“ dedi. “Sana zarar vermem. Sadece bir teklifim var.“
“Ne teklifi?“
“Bu bina... Benim özel ofisimde, en üst katta, bir sığınak var. Babam yaptırmıştı. Paranoyak adamdı, nükleer savaş çıkacak sanırdı. Güneş panelleri, arıtma sistemi, konserveler... Her şey var.“
“Neden oraya gitmedin peki?“
“Çünkü yalnızım,“ dedi hüzünle. “Ve o sığınağın giriş kartı... kayıp. Babamın kasasındaydı ama şifreyi hatırlamıyorum.“
Bana baktı. “Sen... Sen açabilirsin. Gözlerinden anlıyorum. Sen çözüm bulursun.“
“Şifreyi bilmiyorsan ben nasıl açayım?“
“Kasa mekanik değil,“ dedi. “Biyometrik de değil. Babam eski kafalıydı. Bir bilmece. Şifre bir bilmece.“
Gülümsedi. “Eğer kasayı açarsan, sığınak senin. Ben sadece... orada huzurla ölmek istiyorum. Donarak değil.“
Osman bana baktı. “Abi, bu kadın deli mi?“
“Belki,“ dedim. “Ama eğer doğru söylüyorsa... Tam donanımlı bir sığınak... Bu, piyango demek.“
“Gidelim,“ dedim kadına. “En üst kata.“
Asansörler çalışmıyordu tabii ki. 40 katı yürüyerek çıkacaktık.
“Yürüyebilecek misin?“ diye sordum.
Melis topuklu ayakkabılarını çıkardı, kenara fırlattı. Çantasından spor ayakkabı çıkardı.
“Hazırım,“ dedi.
Merdivenleri tırmanmaya başladık. Her katta durup soluklanıyorduk. Yukarı çıktıkça rüzgar sesi artıyordu. Camlar patlamıştı üst katlarda.
40. kata geldiğimizde bacaklarım kopacak gibiydi.
Melis, devasa bir ofis kapısını gösterdi. “Burası.“
İçeri girdik. Manzara... Korkunçtu. Bütün İstanbul ayaklarımızın altındaydı ama İstanbul beyaz bir kefene sarılmıştı.
“Kasa şurada,“ dedi Melis, duvardaki bir tabloyu kenara çekerek.
Arkada çelik bir kasa vardı. Üzerinde dijital bir tuş takımı yoktu. Harfler vardı.
“Bilmece ne?“ diye sordum.
Melis cebinden bir kağıt çıkardı.
*“Beni beslersen yaşarım, bana su verirsen ölürüm. Ben neyim?“*
Osman güldü. “Bu çok kolay. Ateş.“
“Denedim,“ dedi Melis. “ATEŞ yazdım. Açılmadı.“
“İngilizce olabilir mi?“ dedim. “FIRE?“
“Onu da denedim.“
Kasaya yaklaştım. Harflere baktım.
“Baban nasıl bir adamdı?“ diye sordum.
“Soğuk,“ dedi Melis. “Acımasız. Duygusuz.“
Düşündüm. Bilmece ateşi tarif ediyordu ama cevap ateş değildi. Babanın karakteri...
“Beni beslersen yaşarım...“
Aklıma bir şey geldi. Bu yeni dünyada en çok neye ihtiyacımız vardı? Neyi beslememiz gerekiyordu?
“UMUT,“ dedim. “Umut beslenirse yaşar. Ama su verilirse... yani gerçeklerle yüzleşirse... ölür mü?“
Hayır, saçmaydı.
Osman yanıma geldi. “Abi, belki de cevap çok basittir. Belki babası mecaz yapmıyordur.“
“Su verirsen ölürüm...“
“HIRS,“ dedim. “Hırs ateştir. Beslersen büyür. Ama su serpersen söner.“
Tuşlara bastım. H-I-R-S.
Kırmızı ışık yandı. Yanlış.
“Son bir hakkımız kaldı,“ dedi Melis. “Üç yanlışta kilitleniyor.“
Terlemeye başladım. Bu kasanın içinde kart vardı. O kart bizi kurtaracaktı.
“O zaman iniyoruz,“ dedim. “Ama önce... şu mutfaktaki yiyecekleri de alacağız.“
Aşağı inmeye başladık. Ama merdivenlerde bir ses duyduk.
Aşağıdan gelen ayak sesleri. Kalabalık bir grup.
“Biri geliyor,“ dedim fısıldayarak.
“O adamlar...“ dedi Osman. “Depodaki adamlar. Bizi takip etmişler.“
Kısana kısılmıştık. 40 kat yukarıdaydık ve aşağıdan ölüm geliyordu.
“Çatıya,“ dedim. “Helikopter pistine. Başka çıkış yok.“
“Çatı mı?“ dedi Melis. “Orada donarız!“
“Burada kalırsak deşiliriz,“ dedim. “Çatıya çıkıp yan binaya geçmeye çalışacağız. Arada bağlantı köprüsü var.“
Yukarı koştuk. Çatı kapısını açtık.
Rüzgar bizi savurdu. Ama köprüyü gördüm. İki kuleyi birbirine bağlayan o cam tüp. Kırılmıştı ama iskeleti duruyordu.
“Yürüyeceğiz,“ dedim. “O iskeletin üzerinden.“
Aşağıda yüzlerce metre boşluk vardı. Düşersek cesedimizi bile bulamazlardı.
Ama arkamızdan gelen silah sesleri, seçme şansımız olmadığını hatırlattı.
“Yürü Osman,“ dedim. “Gözünü hedefe dik. Sakın aşağı bakma.“
İşte gerçek sınav şimdi başlıyordu.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.