Bölüm 23
Bölüm 23: Yolcu Yolunda Gerek (1)
Babam eskiden uzun yola çıkacağı zaman, “Yolcu yolunda gerek,“ derdi. Valizini
toplar, annemin hazırladığı poğaçaları arabaya atar ve sabahın köründe yola
koyulurdu. Onun için yolculuk, Ankara’daki güvenlik bayileriyle yapılacak sıkıcı
toplantılardan ibaretti.
Benim içinse yolculuk, yerin yedi kat dibinde, zifiri karanlıkta hayatta kalmaya
çalışarak buz tutmuş rayların üzerinde yürümek demekti. Ve yanımda poğaça falan
yoktu; sadece birkaç soğuk konserve, azalan piller ve her an tetikte bekleyen
ölümcül canavarlar vardı.
Sığınağımızın kapısını arkamızdan kapatıp o güvenli duvarı geride
bıraktığımızda, tünelin dondurucu soğuğu yüzümüze bir tokat gibi çarptı.
Maskelerimizin altından aldığımız her nefes, anında buz kristallerine dönüşüp
kirpiklerimize yapışıyordu. Tüneldeki sıcaklık muhtemelen eksi on beş, belki
eksi yirmi derece civarındaydı.
“Yürüyüş düzenini bozmayın,“ diye fısıldadım arkaya doğru. Sesim tünelin o basık
tavanında boğulup gitti. “Osman, on metre önden git. Feneri yere doğru tut,
geniş tarama yapma. Pelin, annemin koluna gir. Ben en arkadayım.“
Osman başıyla onaylayıp yavaşça ileriye doğru süzüldü. Elindeki tüfeği iki
eliyle kavramıştı. O eski, bilgisayar başından kalkmayan çocuk gitmiş; yerine
her adımını hesaplayan, tetikte bir asker gelmişti. Onun bu değişimi hem içimi
rahatlatıyor hem de canımı acıtıyordu. Bu yaşta omuzlarına binen yük çok ağırdı.
Rayların arasındaki o iri çakıl taşlarının (balastların) üzerinde yürümek
inanılmaz gürültülüyordu. Her adımda hışır-hışır ses çıkarıyorduk ve bu ses, boş
tünelde yüzlerce metre öteye yankılanıyordu.
“Traverslerin üzerine basın,“ dedim Pelin’e doğru. “Ahşap kısımlara. Ama dikkat
edin, bazıları buz tutmuş, kaygandır.“
Tünel, gotik bir buz mağarasını andırıyordu. Tavandaki çatlaklardan sızan sular,
rayların üzerine kadar uzanan devasa buz sütunları oluşturmuştu. Bazı yerlerde
bu sarkıtlar o kadar büyüktü ki, aralarından geçmek için eğilmek zorunda
kalıyorduk. Fenerin titrek ışığı bu buz sütunlarına çarptığında, tünelde garip,
mavi-yeşil gölgeler dans ediyordu.
“Alphan,“ diye fısıldadı Pelin. Annemin kolunu sıkıca tutmuştu. “Bir ses duydun
mu?“
Durduk. Hepimiz kaskatı kesildik.
Osman önde fenerini söndürdü. Ben de arkada tabancamı çekip tünelin karanlığına
doğrulttum.
Sadece rüzgarın o uğursuz ıslığı vardı. Yukarıdaki havalandırma bacalarından
sızan rüzgar, tünelde dev bir canavarın iniltisi gibi yankılanıyordu. Bir de...
yukarılardan, çok uzaklardan gelen o hafif çatırdama sesleri. Gökdelenlerin
betonu soğuktan kasılıyor, genleşiyordu.
“Sıkıntı yok,“ dedim, derin bir nefes alarak. “Devam edelim. Ama adımlarınızı
daha da küçültün.“
Annem sessizce yürüyordu. Arada bir ayağı kayıyor, Pelin onu son anda tutuyordu.
Annemin o eski, her şeye koşturan enerjik hali yoktu artık. Sadece hayatta
kalmak için mekanik bir şekilde adım atıyordu. Babamın gidişi, onun ruhunu da
beraberinde götürmüştü sanki.
Levent yönüne doğru ilerliyorduk. Metronun ana tüneli, terk edilmiş eski
vagonlarla doluydu. Karanlıkta o devasa metal kütleler, rayların üzerinde uyuyan
tarih öncesi canavarlar gibi görünüyordu. Bazılarının camları kırılmış, içine
kar dolmuştu. Yanlarından geçerken, o vagonların içindeki karanlığın bizi
izlediği hissinden kurtulamıyordum.
“Yol uzun,“ diye düşündüm kendi kendime. Gayrettepe ile Levent arası normalde
metroyla iki dakikaydı. Ama bu karda, bu karanlıkta ve her an bir Beyaz ya da
Kızıl sürüsüyle karşılaşma korkusuyla yürürken, sanki bitmek bilmeyen bir çölde
ilerliyor gibiydik.
Yolcu yolunda gerekti, evet. Ve bizim yolumuz, bizi o sıcak, çelik kapılı
sığınağa ulaştırana kadar bitmeyecekti. İlk adımı atmıştık. Artık geriye dönüş
yoktu.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.