Bölüm...
Action, Mystery, Novel, Supernatural, Türkçe Novel

Bölüm 1

Side A - Bölüm 1
Yazar: yoru_no_melodi Grup: : yoru_no_melodi Okuma süresi: 13 dk Kelime: 3.172

Side A - Bölüm 1



Bir delikanlının kana bulanmış cesedi verandamın önünde boylu boyunca uzanıyordu.

Gözlerim önce cesette, sonra da evimin önünde gezindi. Sessiz, sakin bir sabah. Sokağın karşısındaki binanın upuzun, kapkara gölgesi önümdeki kaldırıma düşüyor. Çitlerin üzerinde filizlenmiş acem boruları bir esintiyle beraber hışırdıyor ve insanların anlamlandıramayacağı bir dilde birbirlerine fısıldıyorlar. Uzaklarda bir yerde uzun yola çıkan kamyonların yola sürtünürken çıkardıkları sesleri işitebiliyorum. Ve önümde duran merdivenlerin ortasında bir ceset yatıyor.

Cesetler bizlerin gözünde her zaman abartılagelmiş şeylerdir, söz konusu ne olursa olsun. Ama bu kez durum farklıydı. Bu ceset manzaraya dahil oluyor, her zamanki huzurlu sabahla bir oluyordu. Sebebini bir süre sonra anladım. Cesedin göğsü hafifçe bir inip bir kalkıyordu. O şey bir ceset değildi, yaşıyordu.

Delikanlıya baktım. Boydan boya siyahlara bürünmüştü. Yüksek yakalı siyah bir ceket ve bir takım elbise giyiyor, siyah bir kravat takıyordu. Üzerinde siyah olmayan tek şey yaka düğmeli gömleği ve bir de başını saran bandajlardı. Beyaz ve kırmızının karışımı, alacalı bir renge dönmüştü. Bu renkler bana şu uğursuz Çin kehanetlerini anımsatıyor. Ön verandama açılan merdivenlerin ortasına yığılmıştı. Çatlamış beton basamaklardan aşağıya kadar uzanan kan lekeleri onun buraya kadar süründüğünü gösteriyordu.

Asıl soru, bu gözlerimin önünde duran ölümün kıyısındaki cesetle ne yapacaktım ben?

Cevap basit. Ayağımın ucuyla ona dokunup azıcık kuvvet uygularsam aşağıdaki zemine yuvarlanıverirdi. Böylece artık benim mülkümde olmaktan çıkar, devletin yolunda duruyor olurdu. Ülkenin sınırları içinde. Bu ülkenin sınırları içerisinde başı sıkışan herkesi kurtarması gereken de bu ülkenin merhametiydi elbet. Benim gibi sıradan bir postacının işi evde kahvaltı etmekti.

Bunu katı ve kalpsiz bir insan olduğumdan yapmıyorum. Bir ölüm kalım meselesi söz konusu olduğundan yapıyorum. Delikanlının silahla vurulup yaralandığı belli. Birden çok kez vurulmuş, muhtemelen vücudunda görebildiğimden de çok delik açılmıştı. Üstüne üstlük sol elinde bir sürü yepyeni nakit para vardı.

Bu ne anlama geliyor olabilirdi ki? Hiçbir şey. Hiçbir şey ifade etmiyordu. Varlığının koca bir musibet olması haricinde tabii. Bu işe bulaşmak beladan başka bir şey getirmezdi. Başka bir deyişle kendisi sıradan bir vatandaşın bulaşmaması gereken biriydi. Aklı yerinde bir insan onu görür görmez başka bir şehre kaçardı. Tıpkı İncil’deki Yunus’un fırtınalı denizdeki devasa balıkla ikinci kez karşılaştığında yapacağı gibi.

Gözlerim bir delikanlıya kaydı, bir yola, bir gökyüzüne ve tekrar ona...

En sonunda harekete geçtim. İlk önce adama yaklaştım ve onu iki yanından tutup kaldırdım. Sonra da onu topuklarında sürükleyerek eve sokup duvara sabitlenmiş yatağa yatırdım. Göründüğünden daha hafifti. Onu tek başıma taşımak hiç de zor olmamıştı. Yaralarını inceledim. Çok fazla derin yarası vardı ve alışılmadık derecede kan kaybediyordu. Ama hemen uygun bir şekilde tedavi edilirse öleceği falan da yoktu.

Dolabın arka tarafından ilk yardım çantamı çıkarıp basit bir ilk yardımda bulundum. Gövdesinin altına bir havlu serdim. Yaralarını açığa çıkartmak için bir makasla kıyafetlerini kestim ve içinde kalan herhangi bir kurşun var mı diye de kontrol ettim. Kan akışını durdurmak için gerekli bölgelere baskı uyguladım: koltuk altlarına, dirseklerinin içine, ayak bileklerine, dizlerinin arkasına. Sonra da bu bölgeleri temiz bir parça kumaşla sıkıca sardım. Ardından kanamayı durdurmak için yaralarına dezenfekte edilmiş turnikeler uyguladım. Neyse ki bu tip ilk yardım uygulamalarını gözü kapalı bile halledebilirdim.

Tedaviyi bitirdikten sonra delikanlıya bakıp kollarımı göğsümde bağladım. Nefes alışverişleri düzelmişti. Solunum sistemi ve kemikleri sağlam görünüyordu. Ama uyanacak gibi durmuyordu. “Oldu bitti işte, sapasağlam. At dışarı gitsin.” Kafamın içindeki sesleri duyabiliyordum. Böyle şüpheli bir herifi tedavi etmekten daha aptalca bir şey olamazdı. Sanırım o sesi dinlemeliyim. Aklı başında biri böyle yapardı.

Omzumdaki fısıldayan meleğin tavsiyesine uymadan önce gence bir kez daha baktım. Yüzü tanıdık gelmedi. Muhtemelen tanıdığım biri değildi. Muhtemelen diyorum çünkü yüzünün yarısını kaplayan bandajlar simasını çıkarmamı imkânsız kılıyordu. Ama sandığımdan daha genç duruyordu. Sanırım onu çocuk olarak çağırabileceğim kadar genç.

Sonra aklıma elinde tuttuğu nakit paralar geldi. Onları hâlâ sıkı sıkı tutuyordu. Eğer göründükleri kadar çoksa benim gibi son derece az maaş alan biri için bir servet değerinde olmalıydılar. Bu durumda birazını onun hayatını kurtarmamın karşılığında nazikçe cebe indirmekten bir zarar gelmezdi, değil mi? Böyle düşünerek nakit paraları aldım. Ve o an şehirdeki en salak kişi olduğumu fark ettim.

Hevesim kursağımda kalmıştı.

Bunlar bir tomar kullanım dışı paradan ibaretti. Üzerlerine biraz kan bulaşmıştı. Ancak yeni olduklarının kanıtı olan bandın üstünde banka adı yazılı değildi. Ve banknotlar seri numaralarına göre küçükten büyüğe doğru sıralanmışlardı.

Sanki biri gelip karnıma yumruğunu geçirmiş gibi hissettim.

Aklıma gelen iki ihtimal var. İlki bu bir dizi nakit paranın daha piyasaya sürülmeden Japonya Merkez Bankası Dairesinden alındığıydı. Bu da bu herifin belalı olduğu anlamına gelirdi. Normal bir vatandaşın böyle bir şeye elini sürmesinin imkânı yoktu. Japonya Darphanesinde basılan paralar ilk olarak seri numaralarının taranıp kullanılabilir hale getirildiği Maliye Bakanlığına gönderilirdi. Daha sonra nakit taşıma araçlarıyla Merkez Bankası şubelerine getirilirdi. Oradan da alt bölümlere ayrılıp şehir bankalarına dağıtılırdı. Ve işte o zaman bu bantlar şehir bankasının bantlarıyla değiştirilirdi.

Halbuki bu bantta hiçbir şey yazılı değildi. Bu haldeki nakitleri elde edebilmenin tek yolu bu paraları Merkez Bankasından çalmaktı. Nakit taşıma araçlarından birine saldırmış olması daha muhtemeldi. Böyle bir yağmalama girişiminden henüz dönmüş olabilir miydi?

Ama öyle olsa bile ben içim rahat bir şekilde mutfağa gider, kendime bir fincan kahve yapardım. Nakit para arabalarını soyan hırsızların tek özelliği şiddet yanlısı olmalarıdır. Şiddet başlı başına bir fırtına koparmaya yetmez.

Bir ihtimal daha vardı tabii.

Bu paraların sahte paralar olduğu. Odanın arka taraflarından bir büyüteç bulup çıkardım ve elimdeki nakit paraları dikkatli bir şekilde inceledim. Öylesine ürpermiştim ki parmaklarım karıncalanıyordu. Nakitleri kendi cüzdanımdaki paralarla karşılaştırmaya çalıştım. Aradaki farkı çıkaramıyordum bile.

Kusursuz, sahte bir para.

Başım döndü.

Durum buysa eğer elimde tuttuğum şey bir nükleer savaş başlığı* kadar tehlikeli bir şey haline gelmişti. Sahte paralar, savaşlarda yaylar ve oklardan bile önce kullanılmaya başlanmış birer silahtır. Ne zaman ki biri düşman ülkeye kusursuz sahte paralar sokmayı başarabilirse işte o zaman tedavüle sokulan para çokluğundan dolayı o para değer kaybeder ve bu da enflasyona yol açar. Bir ülkenin temeli bir nevi para birimine dayanır. Bir ülkenin para birimine olan güvenini başarıyla zedeleyerek ekonomisini yok edip koca bir ülkeyi yerle bir edebilirsiniz. Bu nedenle Ulusal Güvenlik Ajansı sahte paraları yakalayabilmek için her zaman tetikte. Eğer bu kadar çok sahte nakit tedavüle sokulacak olursa bu iş artık şehir polisinin sorumluluğundan çıkıp çok daha yüksek mecraların sorumluluğuna kalırdı. Ulusal Güvenlik Ajansının veya Ordunun sorumluluğuna.

Nakit paraları adeta fırlatırcasına masama bıraktım. Üzerlerinde daha fazla parmak izi bırakmak istemiyordum. Telefona doğru ilerledim. Eğer bu olayı derhal bildirirsem yetkililere cezamı hafifletmek için bazı haklı gerekçeler sunabilirdim. Kaybedecek vaktim yoktu.

Ahizeyi elime aldığımda kısık bir ses işittim. Ses telefondan gelmiyordu.

“Telefonu elinden bırak.”

Sesin geldiği yöne döndüm. Delikanlı kaşla göz arasında gözlerini aralamış ve şimdiyse o gözlerle bana bakıyordu. Bir elimdeki telefona bir de delikanlıya baktım. Ve sonra “Bırakmazsam ne olur?” dedim sadece.

“Seni öldürürüm.”

Söyledikleri, en azından bu genç adam için, öylesine sıradanlardı ki resmen şarküteride satılan artık paketlerden farksızlardı. Bakışlarından anlaşılıyordu bu. Ölüm tabirini öyle bir kullanıyordu ki sanki bu kelime onun için oldukça sıradandı ve günlük hayatının bir parçası haline gelmişti. Tıpkı tırnaklarını kesmek yahut birkaç paket sigara satın almaya gitmek kadar gündelik bir şey haline...

“Nasıl öldüreceksin?” Telefon ahizesini bıraksam da ana ünitesine yerleştirmemiştim. “Bütün bedenin delik deşik olmuş halde. Kılını bile kıpırdatamıyorsun. İçin için ölüyorsun ve üzerinde silah bile yok. Bu durumda beni öldürebilmen için senden iki yüz tane daha gerekir.” dedim.

“O kadarına ihtiyacım yok.” dedi buz gibi bir sesle. “Liman Mafyasındanım ben.”

Bu iki kelime benim için yeter de artardı bile.

“Liman Mafyası...” Konuşmadan önce kelimelerimi dikkatle seçtim. “O halde sözünü dinlemekten başka çarem yok.” Ahizeyi çok da acele etmeden, sessizce yerine bıraktım.

“Ha şöyle,” dedi kıkırdayarak.

Gerçekten de Liman Mafyasındansa, onun karşısında kaşığımdaki lokmayı ağzıma atarken dahi her daim dikkatli olmalıydım. Eğer düşmanım karanlığın ve şiddetin vücut bulmuş hali olan Liman Mafyasının bir üyesi ise bugün bu durumu polise bildirip paçamı kurtarmayı başarsam bile sonrasında başıma nelerin gelebileceği belli değildi. Bir insan bedeninde toplamda yaklaşık iki yüz tane kadar kemik bulunur. Fakat Mafya tarafımdan yakalandığım takdirde bedenimin o kadar çok parçaya ayırılması pek de tuhaf olmazdı.

Bakışlarımı üç saniye daha ona diktikten sonra mutfağa gittim. Kapıyı da açık bıraktım ki onu buradan görebileyim. Mutfakta kahve hazırlamaya koyuldum. Çaydanlığı yanan ateşin üstüne koyup sapını biraz suyla ıslattım. Kahve tozunu da ekleyip üzerine kaynar suyu döktüm.

“Polisi aramaya iznim yoksa peki ya doktoru arayabilir miyim?” dedim gözlerimi sudan ayırmadan.

“Yalnızca bir iki ilk yardımda bulundum, o kadar. Doğru dürüst bir doktor tarafından muayene edilmezsen çok geçmeden ölürsün.”

“Endişelenmene gerek yok.” dedi delikanlı kelimelerini uzata uzata. “Bu kadarından bir şeycik olmaz. Yara bereye alışığım ben.”

“Öyle mi? O halde sen ne dersen o.” Kahveyi karıştırıp saat kurdum. “Liman Mafyasının iblisine karşı gelmek benim gibi sıradan bir postacının ne haddine.”

“İtaatkarlık iyidir. O halde-“

Delikanlı aniden öksürüp kan kusmaya başladı. Hemen yanına koşup kendi kanında boğulmasın diye başını yana yatırdım. Ağzının içini kontrol ettim. Kanamanın nerede olduğunu tespit edemiyordum. Ağzındaki bir yaradan dolayı da olabilirdi bir iç kanama yüzünden de. Hiçbir fikrim yoktu.

“Doğruca hastaneye git ve tedavi ol. Yoksa cidden öleceksin.” dedim.

“Ne güzel işte.” dedi fısıldarcasına. “Bırak da öleyim.”

Tüylerimin diken diken olduğunu hissetim.

Bakışlarımı delikanlıya çevirdiğimde o, tavanı seyrediyordu. Bakışlarında ne bir duygu kırıntısı vardı ne bir gaye... Sanki yalnızca yaşını söylemiş gibi donuk bir ifade vardı sadece. Gözlerime inanamadım. Sanki karşımda duran bir insan değildi. Buna sabahın sakin ve erken saatlerinde değil de gecenin bir yarısı şahit olsaydım kendisini ya bir hayalet sanırdım ya bir halüsinasyon.

Bugün yaşanan delice şeylerin ardı arkası kesilmiyordu. Sanırım hayatımın alt üst olmasına ramak kalmıştı.

“İyi o zaman.” dedim. “Canın çok ölmek istiyorsa öl. Kendi canın ne de olsa. Sana engel olmayacağım. Ama burada ölürsen benim başım belaya girer. Böyle bir durumda hiç kimse o yaraları benim açıp açmadığımı doğrulayamaz. Tutuklanabilirim bile.”

“Tutuklanmak mı yoksa sonradan Liman Mafyası tarafından öldürülmek mi daha iyi sence?”

Konuşurken gözlerimi ondan ayırmadım. “Bu oldukça zor bir soru.”

Mutfağa geri döndüm. Kurduğum saati bekleyip ocağı söndürdüm. Sonra da kremayı alıp “Kahve ister misin?” diye sordum.

Cevap gelmedi.

“Evimin önünde bayılmayı nasıl becerdin?”

Hâlâ bir cevap yok.

“Ya şu elindeki nakit paralar neyin nesi?”

Buna da bir yanıt gelmedi elbet.

Sanki rüzgâr perisine konuşuyormuş gibi hissettim. Resimli çocuk kitaplarından fırlayıp bu huzurlu gündüz vakti evime kadar gelmiş bir karakter. Kana bulanmış, ölmek isteyen biri olduğu gerçeğini atlarsak tabii.

İki kupaya da kahve doldurup biraz krema ekledim. Bir süre çıkardığı buharı izleyerek bekledikten sonra karıştırmaya başladım. Ve o an yan odada artık bir başkasının varlığını sezemediğimi fark ettim. Ne de odada dolaşan o ölüm hissiyatını.

Kupalar hâlâ elimdeyken kafamı kapının kenarından uzattım. Genç adam ön kapıya doğru sürünüyordu. Bacaklarını oynatabiliyor olsaydı çekip giderdi. Ama görünen o ki bunu yapabilecek kadar enerjiyi henüz toparlayamamıştı. O yüzden de kollarını yere dayamıştı ve yavaş yavaş sürünüyordu. Tıpkı eski savaş filmlerinde hücrelerinden kaçmaya çalışan mahkumlar gibi.

Bakışlarımı fark edince pes edermişçesine alaycı bir gülümseme belirdi yüzünde.

“Bu evde ölmemi istemiyorsun, değil mi? O halde buradan ayrılırsam bu işle bir alakan kalmaz. Yardım etmene gerek yok. Ya da kafanı yormana. Orada kal ve izle sadece.”

“Gerçekten bu kadar çok mu istiyorsun ölmeyi?” diye sordum kahveleri hâlâ elimde tutarken.

“Tabii ki istiyorum. Liman Mafyasına katılsam da orada hiçbir şey bulamadım.” diye cevap verdi genç adam, sesi ruhsuz bir soluk gibi çıkıyordu. “Şu an istediğim tek şey ölüm.”

Ve sonra yine sürünmeye başladı.

Olanları seyrederken kahvemden bir yudum aldım. Hızı acınası derecede yavaştı. Bir yudum daha aldım. Bir an bile soluklanmadan ilerlemeye devam ediyordu. Artık kafasını çevirip yüzüme bakmaya bile niyeti yoktu.

Yapacak tek bir şey kalmıştı.

“Boşuna uğraşma, beni durduramazsın.” Görünüşe göre delikanlı hareketimi sezmişti. Gözlerini ileriden ayırmadan konuştu. “Bu dünyadaki hiç kimse Liman Mafyasına karşı gelemez. Ve Liman Mafyasındaki hiç kimse de bana karşı gelemez. Yani anlayacağın hiç kimse- N’OLUYOR BEEEEE!?!?”

Gerisingeri içeri çekilmişti.

Onu bir çarşafa sarıp kaldırıverdim. Sonra da çarşafı iki ucundan kıvırıp kendisini içine hapsettim, adeta şekeri pakete sarar gibi. Daha sonra onu baş aşağı çevirip içeri taşıdım.

“Anam! Acıyor! Canım acıyor ya! Yaralarım açıldı, yaralarım! Ne yaptığını sanıyorsun sen mankafa!? Canına mı susadın!?”

“Canıma susadığımı söyleyemem. Ama seni ölümüne terk etmeyi istediğim de söylenemez. Bu halde dışarı çıkarsan muhakkak ölürsün. Ölüm hikayeni iyileştiğin zaman beni bu işe bulaştırmadan yaz yazacaksan.”

Yakınıp durmaktan vazgeçmek gibi bir niyeti olmadığını görünce çarşaf yığınını salladım.

“Ah!! Kes şunu! Acı çekmekten nefret ediyorum!”

“O zaman artık pes etsen mi diyorum?”

“Asla!”

Bir süre bu çocukla nasıl başa çıkacağımı düşündükten sonra aklıma bir fikir geldi. Onu yatağa bağlasaydım ya?

Onu yatağa bırakıp sardığım bohçayı açtım. Büyük bir havlu getirip göğsünde birleştirdiği kollarını gövdesiyle beraber birbirine bağladım. Kapının oradaki dekoratif kordonu alıp bacaklarını da birbirine bağladım ve kordonun uçlarını yatağın demirlerine düğümledim. Yastıkları kabarttım, yeni bir battaniye serdim ve içeri temiz hava girsin diye de camı açtım.

“Bundan böyle yaraların iyileşene kadar burada bu şekilde kalacaksın. İstediğin herhangi bir şey var mı?” dedim delikanlıya bakarak.

“Burnum kaşınıyor.” Artık serbest olmayan iki kolunu kıpırdatıp dururken bir yandan gözlerinden ateş saçarak bana bakıyordu.



“Kıyamam ben sana.” Kahve için mutfağa geri döndüm.

Genç adam arkamdan hakaretler yağdırmaya devam etti. Neyse ki yaşadığım bu semt seyrek nüfuslu olduğu için komşuları rahatsız etmek gibi bir derdim yoktu. Şimdi yalnızca sabah kahvemin tadını çıkaracaktım.

Ve işte Dazai ile baş başa geçireceğimiz bu kısa süreli dönem böyle başladı.

˗ˋˏ⛀⛁⫘⫘⫘⫘❀⫘⫘⫘⫘☯︎⫘⫘⫘⫘❀⫘⫘⫘⫘⛁⛀ˎˊ˗

(Çevirmen Notları:
Nükleer savaş başlığı; kıtalararası balistik füzeler, torpidolar veya bombardıman uçakları gibi taşıyıcı araçların ucuna yerleştirilen, atom çekirdeğindeki parçalanma (fisyon) veya birleşme (füzyon) tepkimelerini kullanarak muazzam bir patlama ve yıkım gücü oluşturan patlayıcı düzeneklerdir.)

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi