Bölüm 5664
“İşte bu temiz yoldur,“ dedi Noah. “Filozof’un Yol’u. Hoşuna giderdi. Neredeyse hiç Kân dökülmez.“
“Peki ya ikincisi?“
Noah’ın Sonsuz Mâviliğinde’ki gözleri soğudu.
“İkincisi hiç de Kânsız değil.“
“Bir Köken Yaşam Formu gerçektir. Tam anlamıyla budur; Kendi’ni Yaratan ve Hiçbir Şey’e Borç’lu Olmayan bir Gerçek. Ama bir Gerçek, ancak bütün olduğu sürece Gerçek’tir. Dolayısıyla İkinci Yol, Gerçek’le tartışmak değildir. Onu Bölmek’tir. Egemen bir Varoluş’u alt etmeye çalışmazsın ve onu şüpheye düşürmeye çalışmazsın. Onun Bölünmez tek Varoluş’unun içine girersin ve onu, her biri neredeyse o olan iki şeye ayırırsın, sonra da bu iki yarıyı birbirine karşı Gerçek Kılarsın.“
Sesi sabit kaldı.
“Çünkü bir Köken Yaşam Formu Dışarıdan Emredilemez ama aynı zamanda tek bir Beden’de İki Egemen Varoluş olarak da hayatta kalamaz. Kendi Gerçeğ’inin Yarısı’nı diğer Yarısı’na karşı kışkırt. Kendi neslini kendi nesliyle savaştır. Kendisiyle olan savaşı kazanmak için Sonsuz Kaynağ’ının tamamını harcayacak ve kazanacak; Kazandığında ise, Varoluş’unjn yarısını yok etmek için her şeyini harcamış olacak ve geriye kalan, bütünlüğünü korumak için en çok ihtiyaç duyduğu şeyi çoktan öldürmüş bir Egemen Varoluş olacaktır. Onu aynı anda hem Katil hem de Kurban yaparsın ve hayatta kalanın, Yarım bir Gerçek olarak yaşayamayacağını fark etmesini beklerisin.“
Karanlıkta sessizlik hakimdi.
“Bir Yol, Kaynağ’ı Kendi Kendi’ni zehirleyene kadar yozlaştırır,” diye bitirdi Noah. “Diğeri ise Gerçeğ’i, kendi içinde savaşana kadar Böler. Dikkat edersen, ikisi de temelde aynı şekilde işler. Hiçbir şeye hesap vermeyen bir şeyi Öldüremezsin. O yüzden onu, itaat edeceği tek Güç Hâl’ine getirirsin. Egemen’i kendi celladına dönüştürürsün ve yolundan çekilirsin.”
Descartes başını salladı.
“Evet,” dedi Yaşlı Adam basitçe. “Bunlar… Teoriler ve Olasılıklar ama yine de Olasılıklar. Bunları aklında tut, BU En Küçük. Gelecek olanlar için bunları çok yakında tut.”
Yüzünü başka bir yere, hiçbir şeye, Ötesi’nde uzanan Tren’in gıcırdayan Mimarisi’ne çevirdi.
“Sen ve ben asla karşılaşmamalıydık,“ dedi Descartes. “Varoluş’un tüm Enginliğ’i içinde, bizim gibi iki Varoluş’un aynı Küçük Boyut’ta, aynı Küçük Ân’da bir araya gelme Olasılığ’u o kadar düşük ki, adeta bir şaka gibi. Biz Kurgular’ız. Nadir Kurgulae. Bir gün botu yukarıdan seyredip, ısırmaya karar verebilecek türden Kurgular. Ve Varoluş çok büyüktür; Nadir Kurgular’ımızı çok geniş bir Alan’a dağıtır ve tam da birbirleriyle asla karşılaşmamaları, asla konuşmamaları, asla bir araya gelip, botun gerçekten korkması gereken bir şeye dönüşmemeleri için.“
Yavaş bir el hareketiyle, hızla akan Boyut’un kapalı Sınırlar’ını işaret etti.
“Ve yine de buradayız. Çünkü BU Geride Kalan, kendi önlemlerini boşa çıkarma konusunda bir Yetenekler’i var. Kendilerini tutamıyorlar. Bizi bir araya getirdiler. İnşa ettikleri bu Tren, zincirlenmiş Boyutlar’dan oluşan bu görkemli hareketli geçit töreni; Buna ‘Anlatı’ diyorlar ve içindeki Gençler, kendilerine şan kazanacakları bir Sahne sunulduğuna inanıyorlar. Öyle değil. Burası bir hapishane. Sen ve ben bir hapishaneye sürüklendik.”
Descartes’ın sesi her kelimeyle daha da ağırlaşıyordu!
“Ve açıkça bakıldığında, bu bir hapishane bile değil. Bir hapishane, canlıları hayatta tutar. Burası tutmak için inşa edilmedi. Burası bir infaz alanı ve bizler, henüz cezası bildirilmemiş mahkumlarız; Tek yönlü bir koridorda birlikte yürüyoruz.”
Noah tek kelime etmeden dinledi ve Zihni, yaşlı adamın sözlerinden çoktan öteye gitmişti!
“Şu ağaç,“ dedi Descartes.
Noah’ın bakışları çoktan oraya yönelmişti.
“Bazıları onun bir ödül olduğunu düşünebilir. Varoluş herkese bunun bir ödül olduğunu, bir Saf Kân Meyve’si olduğunu, Daha Yüksek Boyutsallığ’a giden bir Merdiven olduğunu, Kapılar’ı Aşma’ya ve öldürmeye değer bir Hâzine olduğunu söyledi. Ve o, tüm bunlar. Ama burada olma sebebi bu değil.“ Filozof’un gözleri parladı.
“O hem bir Yem, hem de bir Ağ’dır. Saf Kân, Mimarlar’ın Kân’ıdır. Kendisine benzeyenleri çağırır. O Ağac’a yaklaş, ona uzan, onu Tüket; O zaman o şey uyanır ve anlar. Bu Kulübede, BU Kalan’ın Kân’ın bir parçası olan ya da BU Kalan’ın Kân’a uzanma cüretini gösteren bir şeyin durduğunu bilir. O, bir Meyve değildir. O bir burnudur. Mimarlar, Trenler’inin arkasına infaz edilmeye değer bir şeyin sürüklenip sürüklenmediğini koklamak için Boyut’unuza bir burun yerleştirdiler.“
“Ya da öyle çalışması gerekirdi,“ diye mırıldandı Descartes. “Tek seferde tek bir şeyi koklayan sessiz bir burun. Ama.“
Neredeyse gülümsedi.
“Ama ben buradayım. Yanında duruyorum. İkimiz, tek bir küçük kapalı alanda, ikimiz de o ağacın koklamaya ayarlandığı şeyin aynısıyız. Ve tek bir kokuyu algılamak için yapılmış bir burun, aynı odada birden fazla kokuyla karşılaştığında, onları basitçe algılayamaz. Şüpheye kapılır. Test edilip edilmediğini, kandırılıp, kandırılmadığını ya da tuzağa düşürülüp, düşürülmediğini merak etmeye başlar. Ve şüpheleri tamamen yanlış olsa bile, burada hiçbir şey olmadığına karar verse bile...”
Yaşlı Filozof’un sükûneti sarsılmadı ama içindeki bir şey çok soğudu.
“Sayısız Çâğ boyunca şunu fark ettim ki, BU Geride Kalanlar işlerini titizlikle yaparlar. Bir şüpheyi araştırmazlar. Onu ortadan kaldırırlar.“
HUUM!
Sözler bittiğinde, karanlık onları Boyut’a geri saldı ve Noah’ın bakışları çoktan uzaktaki ağaca sabitlenmişti.
Ağac’ın değişmesini izledi; Ağaç, bir Meyve vermesi gerektiği için tüm bu süre boyunca değişiyordu!
İlk başta sadece ışık vardı. Kıpkırmızı taçtan yayılan yavaş, coşkulu nabız, sanki bir şey Ağac’ın kalbini avucuyla kavramış gibi, titredi, sönükleşti ve sonra tamamen söndü. Gövdenin Obsidiyen Kırmızı’sı, Kırmızı’nın Ötesi’ne, siyahın Ötesi’ne, tam olarak adlandırılamayacak bir renge dönüştü ve taç içe doğru çekilmeye başladı.
Sonra Âğaç vızıldadı.
BOOM!
Gövde çatladı; Kırılmadı, açıldı ve içindeki kan durdu.
Obsidiyen Kırmızı’sı Kân Ağaç’tan yükseldi ve Boyut’ta kendi şeklini korudu; Kalınlaşarak, sertleşerek, asla yürümesi gerekmeyen bir bedene dönüştü.
Tırmanırken, kendiliğinden oluşan uzuvlara tırmandı. Dört taneydi, devasa ve eklemleri yanlış yerleştirilmişti; Her biri mızrak kadar uzun, sivrilen tek bir pençeyle son buluyordu; Işığ’ı Yutan ve karşılığında hiçbir şey vermeyen koyu, ıslak Kırmızı bir gövdeden açılan dört mızrak pençesi.
Avluların üzerine yükseldi ve yükselmeye devam etti, ta ki dağlardan daha uzun olana kadar; Obsidyen parlaklığına ve korkunç, soğuk bir sükûnete sahip şeytani, Kıpkırmızı bir Varoluş. Ve şekilsiz kafasının sırtı boyunca Dokuz Göz açıldı.
Dokuz Düz Altın Göz, eşit aralıklarla dizilmişti; Her biri, hiçbir Canlı Varoluş’un tanıyabileceği türden bir öfke, açlık ya da düşünce barındırmıyordu; Sadece soğuk ve tam bir dikkat vardı. O korkunç kafanın uzunluğu boyunca birbiri ardına açıldılar ve sonuncusu da açıldığında, Dokuz Göz’ün hepsi yavaşça döndü ve Boyut’taki Her Şey’e Aynı Ân’da baktı.
Ondan yayılan soğuk, bir yargıydı!
Avlulardaki tüm Peçeli Soylular kaskatı kesildi ve bu sefer Noah’ın Kân’lı İşaret’i onları tam olarak sakinleştiremedi, çünkü aşağıya bakan o şey saygı beklemiyordu. Bir Ölçüm yapıyordu ve onun tarafından Ölçülmek, bir Hüküm için okunmak gibi hissettiriyordu.
Noah olduğu yerde durup, ona baktı ve “ Meta Kahraman’ın Her Şeyi Bilen Bakış’ının“ tüm ağırlığını o şeye yöneltti; “BU Geride Kalanlar’ın“ yeminden az önce neyin ortaya çıktığını öğrenmek istedi.
Ve Kayıtlar ona neredeyse hiçbir şey söylemedi.
|?????|
|VERITAS: ?????|
|KÖKEN: ?????|
|POTENTIA: ?????|
|PONDUS: ?????|
Soru işaretleri. Rosalia’nın durumunda olduğu gibi, bir soru işareti duvarı. Ama Boş Öznitelikler’in altında, bir ismin olması gereken yerde, Kayıtlar ona bir şey verdi; Ve biraz bir süre sonra sadece bir tane!
|Egemen ile BU Geride Kalan’ın Ayrılmış Soy’u.|
Noah’ın gözleri tamamen sabitlendi.
Bir Soy. Bir Çocuk!
Ne bir Köken Yaşam Formu ne de BU Geride Kalan ama ikisinin bir araya zorlandığı yerde Doğmuş bir şey; Egemen ile Mimar’ın tek bir Beden’de ve tek bir Kân’da birleştirildiği ve oluşum sürecinde bir şeyler ters gitmiş, bölünmüş olarak ortaya çıkmış, Mümarlar’ın bir Âğaç’ta yetiştirip, burun olarak kullandıkları bu soğuk, Dokuz Göz’lü iğrenç Yaratık olarak ortaya çıkmıştı.
Onun Boyut’una bir Meyve dikmemişlerdi.
Kendi kırık çocuklarını dikmişlerdi ve ona odayı koklamasını söylemişlerdi; Şimdi de tam olarak bulması için yaratıldığı şeyden ikisini koklamıştı ve Dokuz Altın Göz, tam da bunun için ve başka hiçbir şey için Yaratılmamış bir Varoluş’un soğuk ve mutlak sabrıyla, mahkumlardan oluşan bir gruba bakıyordu.
Noah’ın yanında duran Descartes, yumuşakça nefes verdi; Bu nefes neredeyse yorgunluk dolu gibiydi.
Sanki bu Yaşlı Adam… Gerçekten yorgunmuş gibiydi.
“Ah,” dedi Yaşlı Filozof. “İşte orada. Size onların titiz olduklarını söylemiştim.”
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.