Bölüm 455


Çeviri: Sansanson
86.Kısım – Kare Daire (2)
Neler olduğunu anlamaya çalıştım.
Bir, sıkıca bağlanmış durumdaydım.
İki, bilinmeyen bir dağ yamacına bırakılmıştım.
Ne kadar çabalayıp analiz etsem de nihai sonuç hep ‘kaçırılma’ya çıkıyordu; fakat kim <Kim Dokja’nın Şirketi>’ne sızıp beni kaçırmaya cüret edebilirdi ki? Bu da yalnızca tek bir anlama gelebilirdi...
“...O...”
“...Dokja... biri onu çözdü mü...?”
“...Ha?”
Bir yerlerden belli belirsiz seslerin geldiği duyuluyordu.
İnleyerek kendimi kurtarmak için çabaladım ve ardından bu seslerin geldiği yöne doğru bocalayarak ilerledim. Sık ormanın içinden geçtikten yaklaşık otuz saniye sonra, geniş bir kamp alanı ve yoldaşlarımı buldum.
“Ah, kendi başına geldi.” Han Sooyoung kıs kıs gülerek bana doğru el salladı. “Ne bakıyorsun? Daha önce hiç işçi grevi görmedin mi?”
“Dur bir dakika, bu...”
“Hava çook güzel. Dokja-ssi, gelip buraya uzansana?”
Jung Heewon hemen Han Sooyoung’un yanında, sırtüstü yere uzanmış gökyüzüne bakıyordu. Kollarını kanatlarıymışçasına hareket ettiriyordu; bu da yeşil çim yapraklarının yatıp tekrar tekrar doğrulmasına neden oluyordu.
Han Sooyoung ardından ciddi bir ses tonuyla mırıldanmaya başladı. “Çimler uzanıyor. Rüzgârdan daha hızlı uzanıyorlar.”
*Tanıtım amaçlı illüstrasyon.
“Ohh.”
“Jung Heewon da uzanıyor. Rüzgârdan daha hızlı uzanıyor ve rüzgârdan önce yeniden doğruluyor.”
“Bu işte iyisin.”
Han Sooyoung’un birdenbire şiir okumasına, Jung Heewon’un da ona ayak uydurmasına şaşkınlıkla bakarken sordum. “Şu anda ne yapıyorsunuz siz...?”
“İşçi devrimi şiiri bu, seni piç.”
“Yani bütün bu zaman boyunca işçi devriminden mi bahsediyordun...”
“Ah, hadi biraz dinlenelim. Her şeyin sana tek tek açıklanması mı gerekiyor?”
Beni azarlamasının ardından kaşlarımı çattım.
Buraya dinlenmeye mi gelmiştik?
“Ne saçmalıyorsun? Hangi noktada olduğumuzu biliyor musun?”
“Hangi noktadayız?”
O soruyu sorduğunda söyleyecek hiçbir şeyim yoktu. Hangi noktadaydık?
[Şu anda, Nebula <Kim Dokja’nın Şirketi> Son Senaryo’ya girme niteliğine sahiptir.]
[Senaryoya girmek için kalan süre: 28 gün, 12 saat, 15 dakika ve 7 saniye.]
Han Sooyoung’un hızına kapılmamak için sakin bir şekilde cevap verdim. “Bunun için zamanımız yok. Son Senaryo kelimenin tam anlamıyla kapıda.”
“İşte tam da bu yüzden şimdi bir nefes almamız gerekiyor. Yoksa başka ne zaman yapabileceğiz ki bunu?” dedi Han Sooyoung, derin bir iç çekerek. “Etrafına bir bak. Gününü akıllı telefonuna gömülerek geçirme, tamam mı? Buraya kadar geldikten sonra bile hâlâ çalışmak mı istiyorsun?”
Onu dinledikten sonra, ilk kez etraftaki araziyi taramaya başladım.
Gerçekten de bereketli, yemyeşil bir ormandaydık. Hangi dağ olduğundan emin değildim – Jirisan mı, Seoraksan mı, yoksa Hallasan mı... Her hâlükârda gerçekten güzel bir dağdı. Güneş ışığı çok dik değildi, esen rüzgâr ise teni ferahlatıyordu. Başka bir deyişle, kamp yapmak için mükemmel bir havaydı.
Konuşmadan önce biraz tereddüt ettim. “Şey, bir mola vermeyelim demiyorum ama... Yani, dinlenmek güzel ama önce yapmamız gereken şeyleri bitirmeliyiz diyorum. Şu anda biz…”
“Oha ama. Dokja-ssi, sen harbi ‘kkondae*’ kafalısın, değil mi? Tüm CEO’lar senin gibi mi?” dedi Jung Heewon, kaval kemiğime hafifçe vurarak. “Temsilci-nim? Bir mola verdiğinizde, sadece dinlenmeniz gerekir.”
ÇN: Kkondae: Sürekli olarak kendi deneyimlerinin ve kurallarının herkes için geçerli olması gerektiğine inanan, kendilerini üstün gören ve istem dışı sürekli tavsiye veren yaşlı veya otoriter kişilere yönelik kullanılan Korece, alaycı bir ifadedir.
Kafam karmakarışık oldu.
Tek bir kelime bile etmeyince Han Sooyoung bana dik dik baktı ve ekşi bir ses tonuyla seslendi. “Pekâlâ, sen de haklısın. Hepimiz dinlenemeyeceğimize göre, bir kişi Senaryoyu üstlenmeli. Sen çalış.”
“Ne?”
“Diyorum ki, neden o çok sevdiğin senaryoyu kendin yapmıyorsun?”
Onu duyduktan sonra bakışlarım aniden havaya kaydı ve orada beliren gerçek bir Senaryo penceresi gördüm.
[Yan Senaryo – İşçilerin İzin Günü başladı!]
Daha önce böyle bir Senaryoyu duymamıştım bile, bu yüzden hızla Senaryo penceresine eriştim.
+
<Yan Senaryo – İşçilerin İzin Günü>
Kategori: Yan
Zorluk: ???
Temizleme koşulu: Nebula <Kim Dokja’nın Şirketi>’nin Temsilcisisin. Uzun süreli sömürü ve sert muamele nedeniyle, <Kim Dokja’nın Şirketi> çalışanları son derece yorgun düşmüştür. Nebula Temsilcisi olan senden son derece hoşnutsuzdurlar ve bir grevin ortasındadırlar. Patronları olarak onların şikayetlerini dinlemeli ve onları yatıştırmalısın. Zayıf iletişim becerilerin göz önüne alındığında, beş kişinin şikayetini çözmen gerekmektedir.
Süre Sınırı: 12 saat
Ödül: <Kim Dokja’nın Şirketi> çalışanlarının güveni.
Başarısızlık: Ölüm (?)
+
Ölüm mü?! Ne oluyor be, bu nasıl bir Senaryo...?
Gökyüzüne baktım ve Biyoo yukarıda “Baat” diye bağırdı.
Han Sooyoung doğrudan beni hedef alarak söylendi. “Şu piçe bir şeyi anlaması için illa senaryo yoluyla anlatılması gerekiyor.”
***
Endişeyle etrafıma baktım.
Yol arkadaşlarım mutlu görünüyordu. Peş peşe parodi şiirler okuyan Han Sooyoung ve Jung Heewon bir tepenin üzerinde uyuyorlardı. Lee Gilyoung ile Shin Yoosung ise burun buruna gelmiş, birbirlerine hırlıyorlardı.
“Hey, Shin Yoosung. İddiaya girelim. Akşam yemeği için kim daha büyük bir av getirirse kazanır.”
“Neyine giriyoruz?”
“Kaybeden kazananın bir dileğini gerçekleştirecek, tamam mı?”
“Kabul.”
Çocuklar hızla ormana doğru koştular ve Yoo Sangah arkalarından seslendi. “Dikkatli olun.”
Kamp alanının yanında akan bir deresi olan küçük bir vadi vardı; Gong Pildu yanında getirdiği balıkçı sandalyesine oturmuş, sudaki yemine bakarken rahatça esniyordu. Yanında oturan Han Myungoh ise kendi kendine mırıldanıyordu.
“Gençken bu büyüklükte siyah levrek yakalamıştım...”
Vadide akan suyun ferahlatıcı seslerini ve öten dağ kuşlarını duydum. Sanki gür dağ yamacının sakinleştirici yeşilliği yavaşça üzerime çöküyor gibiydi.
Hâlâ rüya görüyormuşum gibiydi.
Bu tür sevecen davranışlar bana rahatsızlık veriyordu, sanki üzerime oturmayan bir kıyafet gibiydi. Böyle olmak sorun değil miydi? Şimdiden böyle anlar yaşamak sorun değil miydi?
Yoo Joonghyuk’u aradım.
Gerçekten de böyle olmamalıydık. Eğer o olsaydı benimle aynı fikirde olurdu. Gruba dik dik bakarak bir yerlerde dikiliyor olmalıydı. Gözlerindeki o korkutucu ışıkla birlikte, “Siz aptallar...!” diye başlayarak herkese ders vermeye başlardı.
Onu hızla buldum.
Elimi kaldırıp ona seslenmek üzereydim ki, orada da bir şeylerin ters olduğunu fark edip duraksadım.
Cızzz-ssss.
Aslında orada yemek pişiriyordu. Devasa bir ızgaranın önünde durarak, etleri pişirirken ellerini göz kamaştırıcı bir hızla hareket ettiriyordu. Sebzeler tavadan fırladı ve gökleri yok etme gücüne sahip [Göğü Yaran Kılıç Ustalığı] et ve sebzeleri doğradı.
Ona seslenmeyi bile unuttum ve tam bir şaşkınlık içinde bu manzaraya baktım.
...Burada tam olarak ne haltlar dönüyordu?
Bir sonraki saniyede gözleri benim olduğum yöne kaydı. Ardından kendine has o korkutucu bakışıyla sözlerini sessizce iletti. O gözlerin ne söylediğini anlamak için [Bilge Okuyucunun Bakış Açısı]’na başvuruma gerek yoktu – bu kesinlikle...
「Bütün gün baksan da bu yemekten sana tek bir lokma bile yok.」
...O gözler muhtemelen bunu söylemek istiyordu.
Yoo Mia ve Lee Jihye merak dolu gözlerle onun yanında duruyorlardı.
“Şimdi.”
Yoo Mia ağzını açtı ve Yoo Joonghyuk ifadesiz bir yüzle yemek çubuklarını hareket ettirdi. Ağzına bir parça et koymak için eğilen anne bir kuş gibiydi. Kız kardeşi parlak bir şekilde gülümsedi.
“Gerçekten çok lezzetli.”
Öylece dikilen Lee Jihye de ağzını açtı. Yoo Joonghyuk bir iki saniye onu süzdü, ardından onun yerine Yoo Mia’nın ağzına daha fazla et koydu. Bu dört, belki beş kez daha devam etti ve sonunda Lee Jihye ağzını kapattı.
“Usta, çok vicdansızsın.”
Daha fazla dayanamayan Lee Jihye, yemek çubuklarını kendisi hareket ettirdi Ancak Yoo Joonghyuk’un tavası, gizemli bir şekilde [Kızıl Anka Shunposu] yörüngesini izleyerek elinden sıyrıldı. Lee Jihye önce gözyaşlarına boğuldu, ardından bu konuda oldukça inatçı bir hâl aldı.
“Oho, demek kapışmak istiyorsun, öyle mi??”
Cidden ‘Hayatta Kalma Yolları’ dünyasında mıyım, yoksa 『Soğuk Kalpli Yakışıklı Regresör Yoo Joonghyuk’un Böyle Olması İmkânsız』 dünyasında mıyım ayırt edemiyordum.
Yoo Joonghyuk, Lee Jihye’nin yemek çubuklarından kaçınmaya devam etti ve kaşlarını bir kez bile çatmadan, son derece ifadesiz kalarak küçük kız kardeşi Yoo Mia’yı beslemeyi sürdürdü. Ancak oradan çıkarabildiğim bir şey vardı.
Ancak o zaman anladım. Yoo Joonghyuk burada olmak konusunda son derece ciddiydi.
「Yoo Joonghyuk böyle bir zamanda neden buna izin verdi?」
<Kim Dokja’nın Şirketi>’nin tek baş temsilcisi ben değildim. Birçok açıdan Yoo Joonghyuk benden çok daha inatçı bir insandı ve ayrıca böyle bir grubu yönetme konusunda çok daha büyük bir deneyime sahipti.
Yine de böyle bir insan kendi rızasıyla bu kamp gezisine katılmıştı.
「Ger çek ten an la ya mı yor mu sun, Kim Dok ja?」
[Dördüncü Duvar]’ın sesine eşlik eden birkaç paragraf gözlerimin önünde serildi.
「Yazar-nim, bu regresyon turunda bir sahile gitmeye ne dersiniz?」
Bu çok uzun zaman önce attığım bir yorumdu.
‘Hayatta Kalma Yolları’ hakkında pek çok şeyi hatırlamama rağmen attığım yorumların hepsini unutmuştum. Şimdi düşününce, Yoo Joonghyuk’un tekrarlanan sayısız regresyonu boyunca neredeyse hiç atlamadığı bir etkinlik vardı.
「“Bugün dinlenme günü.”」
Dinlenmekti.
Orijinal ‘Hayatta Kalma Yolları’nda yaşanmıştı ama bu dünyada şimdiye kadar gerçekleşmemişti.
Ne zaman önemli bir engelle karşılaşacak olsalar, yoldaşlarını başka bir gezegenin turistik yerlerine götürürdü. Elbette yaklaşan senaryolar için gerekli eşyaları bulma bahanesine sahipti ama grubunu kendisiyle aynı şeyleri yapmaya zorlamıyordu.
「“Usta, gel bize katıl ve biraz eğlen!”」
「“Hey, Lee Jihye. Heh heh. Karın kaslarıma bi’ baksana. Kara Alev Ejderham bile onları övdü...”」
「“Bugün Joonghyuk-ssi’nin yemeklerini yiyeceğiz, değil mi?”」
Yoo Joonghyuk bile böyleyken, ben nasıldım?
「...Sonraki senaryo için hazırlanmalıyız.」
Sanki kovalanıyormuşuz gibi her zaman acele içindeydik. Hiç hareket alanımız yoktu. Ve Senaryoların ikinci yarısına geldiğimizde bu eğilim daha da güçlenmişti. Hedefimiz ‘her zaman’ gözlerimizin tam önündeydi. Sanki olay her neyse onu zamanında çözmezsek Senaryoların kendisi çökecekmiş gibi davranıyordum. Ama şimdi derinlemesine düşünmeye başladığımda, biz acele edip bir şeyler yapmasaydık bile Senaryolar gayet iyi durumda olacaktı.
“H-hey, Lee Gilyoung!! Burada Yetenek kullanmama konusunda anlaşmamış mıydık?!”
“Ne zaman?! Her zaman elinden gelenin en iyisini yapmalısın!”
Avladıkları avlarla geri dönen çocukların seslerini duydum.
Kısa bir süre sonra Han Sooyoung’un vadide yankılanan yüksek sesli çağrısını duydum. “Pekâlâ, hazine avı etkinliği şimdi başlıyor! Ödül, Kara Alev Ejderhası’ndan bir Yıldız Kalıntısı!”
“Oha, gerçekten mi? O Kara Alev Ejderhası’ndan mı?”
“Vadide bir yere sakladım, ilk bulan kazanır! Ah, doğru. Yeteneklerinizi kullanmanız yasak. Anlaşıldı mı? Bunun dışında daha küçük ödüller de var...”
“O Yıldız Kalıntısı benim!”
Han Myungoh hızla oltasını bir kenara bıraktı ve derenin içine atladı, ancak kısa bir süre sonra Jung Heewon onun kafasını yakalayıp sudan dışarı fırlattı. Göz açıp kapayıncaya kadar Lee Jihye ve av gezisinden dönen çocuklar da vadinin suyuna atladılar.
“Bekle, dur bir dakika Jihye noona!! O [Hayalet Filo], değil mi? Daha küçük bir versiyonunu çağırırsan fark etmeyeceğimizi mi sanıyorsun??”
“Lee Gilyoung! Su böceklerini evcilleştiriyor musun gerçekten? Bu haksızlık!”
“İkiniz de diskalifiye edildiniz!”
Bütün yoldaşlarımın hepsi birden böyle birlikte gülümsemeyeli ne kadar zaman olmuştu? Belki de bu bizim ilk seferimiz olabilirdi. Senaryolar henüz bitmemiş olmasına rağmen gülümseyebiliyorlardı. Mutluluk içinde böyle sohbet edebiliyor ve hikâyelerini paylaşabiliyorlardı.
「Onları izlerken Kim Dokja garip bir şekilde yalnız hissetti.」
‘Hayatta Kalma Yolları’ hakkında – hayır, bir dakika, yoldaşlarım hakkında tek bir şeyi bile anlayamamış olabilir miydim? Belki de Sonucuna tanıklık etme fantezisiyle sarhoş olduğum için, gerçek Sonucuna ulaşmak adına okunması gereken sayısız kelimenin hepsini kaçırmıştım?
[Şu anda 0 şikayet çözdün.]
Daha önce önemsiz görünen bir Senaryo, şimdi aniden bir ‘Dev Hikâye’ kadar heybetli ve zor görünüyordu.
Bir şemsiyenin altına çöktüm ve dalgınca izledim. Biri hafifçe omzuma vurdu.
“Senaryon nasıl gidiyor?”
Yoo Sangah ferahlatıcı bir şekilde gülümsedi.
Güçsüz bir tebessümle karşılık verdim ve o tekrar konuştu. “Dokja-ssi, iletişim becerin her zaman biraz eksikti, bu yüzden elden bir şey gelmez sanırım. Şirkette çalıştığımız zamanlarda da böyleydin.”
“...Öyle miydim?”
“Başka insanlarla gerçekten hiç o kadar çok konuşmazdın.”
Acımasızca gerçeklerle beni bombardımanına tuttuktan sonra tamamen nutkum tutuldu. Ama yine de biraz düşündükten sonra son derece mantıklı geldi. Küçük yaştan itibaren hiç arkadaşım olmadan büyümüştüm. Başka insanlarla nasıl sosyalleşeceğim konusunda hiçbir fikrim yoktu ve o zamanlar sadece şirket yemeği buluşmasından kendimi nasıl sıyıracağımı düşünürdüm. Zamanımı bunu yaparak harcamaktansa ‘Hayatta Kalma Yolları’nı bir kez daha okusam daha iyi olur diye düşünürdüm.
「Kim Dok ja’nın ar tık bir ar ka da şı var.」
Bir de arkadaşım olduğunu iddia eden, sinir bozucu bir cansız ‘nesne’ vardı.
Yoo Sangah da şemsiyenin altına yerleşti ve rahat bir bakışla yoldaşlarımızı gözlemledi. Belki de kamp havasına uygun olması için bugün Budist cübbesi yerine gündelik bir elbise ve geniş kenarlı hasır bir şapka takmıştı. Nerede olursa olsun ortama uyum sağlamayı kesinlikle biliyordu. Böyle biri, böylesine acınası bir lider tarafından yönetilen <Kim Dokja’nın Şirketi>’nde heba oluyordu.
“Sangah-ssi, o gün metroya bindiğin için hiç pişmanlık duyuyor musun?”
Ona bunu neden sorduğumdan emin değildim. Şimdi bile, ilk Senaryonun olayları zihnimde canlılığını koruyordu.
「Eğer o gün Yoo Sangah’ın bisikleti çalınmasaydı.」
Başka bir yerden başlamış olsaydı, o zaman <Olimpos>’un Enkarnasyonu olmayabilirdi. Belki de ölmek zorunda kalmazdı. Reenkarnasyonun acısını da yaşamak zorunda kalmazdı...
“Hayır, duymuyorum.”
Yüzünde daha önce hiç bu kadar kararlı bir ifade görmemiştim.
“Bu yüzden Dokja-ssi. Sen de hiçbir şey için pişmanlık duymamalısın.”
“Efendim? Ne hakkında...?”
“Yani, her şey hakkında.”
Ona ne diyeceğimi bilemiyordum. Sadece teşekkür etmenin ya da minnettarlığımı dile getirmenin bile pisliğin tekiymişim gibi görünmeme neden olacağını hissettim. ‘Hayatta Kalma Yolları’ bana böyle anlarda ne söylemem gerektiğini hiçbir zaman öğretmemişti.
Aklımı okuyabiliyormuşçasına ferahlatıcı bir şekilde gülümsedi ve öte taraftaki birini işaret etti.
“Önce şu kişiyle konuşmanın en iyisi olacağını düşünüyorum.”
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.