Yukarı Çık




1.2   Önceki Bölüm 

           
“Epey agresif bir hamleydi. Ama ıskalaman yazık oldu. Onu girişte kullanmalıydın.“

Elbette blöf yapıyordum.

Misono-san ilerleyip Japon tarzı odanın önünde durdu. Tavırları o kadar dürüsttü ki, günlük hayatını nasıl idame ettirdiğini merak etmeden edemedim.

“O odada çok önemli bir şey olmalı. Belki de odanın bizzat kendisi değerlidir. Yahut statü, onur ya da zenginliği temsil eden bir şey saklıyorsundur. Ya da... ölümcül olabilecek bir şeyi.“

Üstü kapalı bir şekilde laf çarptım ama Misono-san kayda değer bir tepki vermedi.

Kırılma noktasını kestiremediğim için onunla uğraşmayı bırakmaya karar verdim.

Bugün buraya Misono-san’a eziyet etmek için gelmemiştim.

Sözde kabahatlerini yüzüne vurmak için de gelmemiştim. 

“Görüşmeyeli uzun zaman oldu.“

Böyle durumlarda gülümsemenin beni daha “insan“ gösterip göstermeyeceğini merak ederek gayriihtiyari dudaklarımı yaladım ve o ismi, gizli bir sırrı ifşa ediyormuşçasına dudaklarımdan döküverdim.

“Ma-chan.“

Şok cihazı ve vazo aynı anda yere düştü.

Misono-san’ın omuzları titredi; zorbalığa uğramış bir çocuk kadar savunmasız görünüyordu.

Yavru bir geyiği andıran adımlarıyla bana doğru bir adım yaklaştı.

Gözbebekleri son sınırına kadar büyüyüp küçülüyor, omuzları eskisinden de şiddetli bir şekilde sarsılıyordu.

“Hatırladın mı?“

Farkında bile olmadan, yumuşak bir ses tonuyla sormuştum. Bir adım daha yaklaştı.

“Mi-kun?“

...Sekiz yılın ardından ne kadar da nostaljik bir isimdi.

“Ma-chan.“

Misono-san’ın verdiği tepki omuzlarından açıkça okunabiliyordu. Onu sakinleştirmek için ince, kemikli bedenine sarıldım. Terle karışmış kokusunu alabiliyordum.

“Mi-kun...?“

Hâlâ inanamıyormuş gibi adımı seslendi.

“Geçti, geçti.“

“Mi-kun.“

“Şşşt, tamam.“

“Mi...kun...“

Onu sakinleştirmek istercesine sırtını nazikçe sıvazladım.

Ve o an, tamamen çözüldü.

“Uwaaaaaah!“

Mayu, tüm bedeniyle yürek parçalayan bir çığlık kopardı. Gözlerinden boşalan soğuk yaşlar, etrafını adeta bir yağmur gibi ıslatıyordu.

“Mi-kun! Mi-kun, Mi-kun, Mi-kun!“

Kollarımın arasında, durmaksızın adımı sayıkladı.

En sonunda yere çökerek kontrolsüzce hıçkırmaya başladı.

Benim için sadece bir sınıf arkadaşı değildi.

Birlikte eziyet çekmiştik.

Birlikte paramparça olmuştuk.

Birlikte delirmiştik.

İstenmeyen bir bağdı bizimkisi.

Misono-san ve ben, sekiz yıl önceki bir kaçırma vakasının kurbanlarıydık.

Parçalanmış vazoyu temizleyip ortalığın durulması otuz dakikadan fazla sürmüştü.

“Kusura bakma. Seninle biraz uğraşmak istedim.“

Kanepede oturmuş, parmaklarımla Mayu’nun saçlarını tararken özür diledim. Hâlâ ağlamakta olan Mayu dudak bükse de kollarımdan ayrılmadı.

“Aptal Mi-kun. Yüreğimi ağzıma getirdin.“

“Ben de korktum.“

Doğrusunu söylemek gerekirse, az kalsın elektrik şokunu yiyecek ve feci bir hâle düşecektim.

“Buna el koyuyorum.“

Çocukların böyle şeylere erişimi olmamalıydı. Temizlik sırasında şok cihazını elime aldığımda Mayu hiçbir tepki vermemişti. Görünüşe göre artık umurunda değildi.

“Aptal, aptal. Aptal Mi-kun.“

Mayu yeniden o çocuksu hâline bürünmüştü. Benim tanıdığım o ağırbaşlı Misono-san’dan eser kalmamıştı.

“Neden bana daha önce söylemedin?“

“Ben de yeni fark ettim. Yani, ismini bilmiyordum.“

Yalan söyleyerek bahanemi uydurdum ama Mayu pek ikna olmuşa benzemiyordu.

“Yalancı. Eskiden hep birlikte oynardık. Bilmemene imkân yok.“

“Ah, harika bir çıkarım. Çok zekice.“

Başını okşayarak konuyu dağıtmaya çalıştım. Gerçeği saklamam için geçerli bir sebebim yoktu ama anlatsam da anlayabileceğinden şüpheliydim.

“Mayu’nun küçük bir beyni var. Tıpkı bir...“

Parmağını dudaklarıma bastırmasıyla sözlerim yarıda kesildi. Mayu etrafında dönerek yönünü bana çevirdi.

“Mayu değil. Ma-chan.“

Dudaklarımı serbest bıraktı. ...Hmm.

“Bu yaşta sana ’Ma-chan’ demek biraz utanç verici değil mi...“

“Hayır! Mi-kun bana Ma-chan diyecek!“

Küçük bir çocuk gibi huysuzlanarak kollarını salladı. Hayır, tıpkı küçük bir çocuk gibiydi. 

“Ayrıca, sesin tıpkı bir kedinin miyavlaması gibi çıkıyor.“

“Kedi gibi olsam ne çıkar?! Bunda bir sorun mu var?!“

Olmadığını düşünmek... Şey, bu ancak paralel evrendeki bir versiyonumun söyleyebileceği bir replikti.

“Mi-kun Mi-kun’dur, ben de Ma-chan’ım! Bu kesin bir karar ve asla ayrılamayız!“

Bunu gözyaşları içinde vurguladığında, kulağa inanılmaz derecede samimi ve acil gelmesi ne tuhaftı.

Belki de o anın atmosferine kapılarak istemsizce başımı sallayıp onu onayladım.

“Doğru. ’Mi-chan’ olsaydı kulağa mavi robotik bir oyuncak bebek gibi gelirdi, ’Ma-kun’ da maskot ismini andırırdı.“

“Değil mi, değil mi! Mi-kun çok zeki!“

Hem ağlayıp hem gülmekten yüzü karmakarışık bir hâl alan Mayu, bu sefer de o benim başımı okşamaya başlamıştı. İçten içe, bir şekilde devasa bir hata yaptığımı hissediyordum. Yine de bunun ne olduğunu veya bu durumla nasıl başa çıkacağımı kestiremiyordum. Böyle bir durumda bunun üzerine düşünmek bile yanlış geliyordu.

“Bunca zamandır hep bekledim. Mi-kun’un bana Ma-chan diye seslenmesini ve karşıma çıkmasını bekledim.“

“...Gerçekten mi?“

“Hep bekledin mi?“

“...Bu arada, şu odaya bir bakabilir miyim?“

Gözlerimi arkadaki Japon tarzı odaya çevirdim.

“Tabii!“

Mayu hızla kenara çekildi. Ayağa kalktığım an kollarını boynuma dolayarak üzerime asıldı. Biraz nefes nefese kalsam da, içerideki manzaranın korktuğum şey olmamasını umut ederek onu kucağımdaki bir çocuk gibi odaya doğru taşıdım.

Sürgülü kapıyı hiç tereddüt etmeden açtım. İçeride sadece, kaçırılmış iki ilkokul öğrencisi vardı.

“...Pekâlâ.“

Kapıyı hızla kapatıp geri döndüm ve televizyonu açtım. Ekranda, hafta içi gününde lunaparkta eğlenen genç bir çift vardı. Oğlan, kız arkadaşının ayakkabılarını kokluyordu.

Mayu dizlerime uzanırken soluklanmak için kendime bir an tanıdım.

“Böyle vıcık vıcık dizileri hiç sevmem.“

Böyle söylemesine rağmen Mayu kumandayı elimden aldı ve kanalı “8“e çevirdi. Ekranda bir eğlence programı belirdi. Öyle olsa bile, az önce tanık olduğum şeyin üzerine düşünmem gerekiyordu.

“Ma-chan.“

Parmaklarımla Mayu’nun saçlarını tararken, biraz da kabullenmişliğin getirdiği bir hisle sordum:

“O çocukları... sen mi kaçırdın?“

“Evet!“

Neredeyse övülmeyi bekliyormuşçasına neşeyle cevap vermişti. Eğer isteseydi, başını bile okşayabilirdim.

“Hey, hey, eve dönmek zorunda değilsin, değil mi? Birlikte yaşayalım.“

“Hoopp, yavaş ol.“

“Sorularınla isteklerini birbirinden ayır bakalım.“

“Eee? Ne diyorsun?“

Beni dinlemiyordu bile. Gözleri heyecandan ışıl ışıl parlıyordu. Okulda da her zaman böyle masum ve çocuksu muydu? Bir genç kıza göre hareketleri fazla doğaldı.

“Yani... birlikte yaşamak derken, aynı evi paylaşmaktan falan bahsediyorsun, değil mi?“

Öğrencilerin böylesine bir saflıkla aynı evi paylaşmasını beklemek... Ancak ta en başından lekelenmiş birinden, berrak bir nehir kadar saf bir ilişki beklemenin de acımasızlık olacağı ortadaydı. Kaldı ki, hâlâ amcamın evine sığıntı durumundaydım. Velimin onayına ihtiyacım olacaktı.

“Okula birlikte gideriz, yemeği birlikte yeriz, birlikte banyo yaparız ve birlikte uyuruz. Kulağa harika geliyor, değil mi?“

“Yani, evet de, şu geçim masrafları meselesi...“

“Ben hallederim! Hiç sorun değil!“

İçimde bir asalak gibi yaşama arzusu baş gösterdi.

...Aslında, neden olmasın ki? Zaten uzun vadeli bir şey olacak değildi. 

“Bugün amcamla bir konuşurum. Olmaz derse, belki de birlikte kaçarız.“

Böylesi bir karara varmak çocukça geliyordu. Öte yandan, Mayu’nun zihninde bu çoktan verilmiş kesin bir karar gibi duruyordu; gözleri hülyalı bir iyimserlikle ışıldıyordu.

“Ah, keşke daha önce fark etseydim... Okul gezisinde gruplara ayrılırken bile.“

Sözde pişmanlığını dile getiriyor olsa da, tuhaf bir şekilde büyülenmiş gibi bir hâli vardı. Ben de tamamen yalan olmasına rağmen ona ayak uydurarak derin bir hayal kırıklığına uğramış numarası yaptım.

“Şimdi, şu tozpembe ve nostaljik hikâyeleri bir kenara bırakalım.“

Abartılı bir hareketle boynumu kütlettim. Beklediğim üzere, o Japon tarzı odanın içindeki manzara tam da tahmin ettiğim gibi çıkmıştı. Bu kasabada sahiden de katiller ve adam kaçıranlar cirit atıyordu ve onlardan biri de bu kız, Misono Mayu’ydu. Gizem çözülmüştü çözülmesine ama, şimdi bu durumla ne yapacaktım?

Her ne kadar bunu öngörmüş olsam da, gerçekle yüzleşmek beklediğimden çok daha sarsıcı olmuştu.

“Normalde, biriyle aynı evde yaşamaya başladığında işlerin daha romantik ilerlemesi gerekmez miydi? Böyle ağır suç teşkil eden meselelerle uğraşmak yerine...“

Başımı ellerimin arasına alıp sökerek yerine yenisini takmak istiyordum. Acaba stoklarda kullanıma hazır yeni bir surat kalmış mıdır?

“Neden bu kadar karalar bağladın? Hayalet görmüş gibi bir hâlin var.“

Kendi kurduğu hayal dünyasından çıkan Mayu, parmağıyla yanağımı dürttü. Çocuksu hareketleri ve sözleriyle yüzüme dikkatle baktıktan sonra, her ne gördüyse o manzaradan memnun kalmış gibiydi.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

1.2   Önceki Bölüm