Yukarı Çık




1.3   Önceki Bölüm 

           
“Açım!“

“Pekâlâ... onca dert başımızdan aşkınken, bari midemizi de dolduralım...“

Kendi kendime acımanın sırası değildi. Televizyonun üzerindeki saat beşi geçmiş, akrep sekize yaklaşmıştı. Amcam ve ailesi çoktan akşam yemeğini yemiş olmalıydı.

“Mi-kun iştahlıdır, değil mi?“

Mayu, benimle uğraşan bir teyze edasıyla çıkıştı. Kucağımdan atlayıp elleri belinde, televizyonla benim arama geçti.

“O hâlde sana akşam yemeği hazırlayacağım!“

Televizyonun arkasından vuran ışık ona adeta ilahi bir hava katıyordu; saygıyla önünde eğilmemek için kendimi zor tuttum.

“Pekâlâ, sana zahmet.“

“Ne yemek istersin? Her şeyi yapabilirim.“

“Senin sevmediğin bir şey.“

İçgüdüsel olarak verdiğim bu iğrenç cevap gözlerinin dolmasına neden oldu.

“Şaka yapıyorum, sadece şaka! Senin sevdiğin bir şeyi isterim. Senin sevdiğin her şeyi ben de severim. Ciddiyim.“

Bir sokak satıcısının pazarlamasından bile daha beter, son derece cılız bir yağcılık girişimiydi. Ne var ki, yatışmış görünüyordu. “Bana bırak!“ diyerek terliklerini bile giymeden mutfağa koştu. Etkisi olağanüstü olmuştu.

Duyduğum boğuk bir çarpma sesi üzerine peşinden gittim.

Mutfak tam da beklediğim gibiydi. İlk bakışta düzenli görünse de aslında darmadağındı. Eşyaların yerleşimi tam bir kaostu. Bıçaklar neden yemek çubuklarıyla aynı yere konmuştu ki?

Alnı kızaran Mayu, raftan bir önlük aldı. Okul üniformasının üzerine kırmızı bir önlük geçirdi ve utangaç bir tavırla önümde dikildi.

“Nasıl olmuşum?“

Fikrimi almak istercesine başını kaldırıp bana baktı.

O an aklıma uygun bir iltifat gelmediği için ona sarıldım. Bu hareketim, hislerimi aktarmak için yeterliydi.

“Mi-kun, seni seviyorum.“

Geri çekildiğinde yanakları al al olmuştu. Bana, hayatım boyunca karşılık vermeyi asla umamayacağım kadar büyüleyici bir gülümsemeyle baktı. “Töreni ne zaman yapıyoruz?“

“Bir saniye.“

Birdenbire evli bir çift oluvermiştik.

“İlk çocuğumuz kız olsun isterim.“

Şimdi de bir çocuğumuz olmuştu. Cennetten inme bir gelin falan mıydı bu kız?

Konuyu değiştirmek amacıyla başka bir mevzu bulmak için mutfağa göz gezdirdim. Mutfakta dişe dokunur hiçbir şey olmamasına rağmen, bir kenara bıraktığım o meseleyi hatırlayıp sordum:

“Peki ya onların akşam yemeği ne olacak? Onu da birlikte mi hazırlayacağız?“

Mayu kucağımdan ayrıldı ve buzdolabına asılı olan bir poşetten iki sandviç ekmeği çıkararak, “Bunlar yeter,“ dedi.

“...Bu yetmez. Karınlarını daha iyi doyurmamız lazım.“

“Nedenmiş?“

“Öyle işte. Yemek yapabiliyorsun, değil mi? Onlara doğru düzgün bir şeyler yedir.“

Mayu dudaklarını büzdü ve elindeki ekmekler avucunun içinde ezildi.

“Bizimle oldukları için bir sorun yok, değil mi? Zaten öncesinde bundan bile az yiyorlardı. Hem istedikleri kadar su içmelerine de izin veriyorum.“

“İyi ama...“

Standartların fazla düşük.

“Onları buraya biz getirdik, bu yüzden en azından bunu yapmamız gerekiyor. Kendi yaşadıklarımızı, açlıktan ve acıdan kıvrandığımız o günleri hatırlasana.“

Karnımızı doyurmak için “numaralar“ yapmaya zorlanmıştık. Evet, numaralar. O hareketlerin ardından bize verilen şey yemek değil, basbayağı “yem“di.

Mayu isteksizce başını sallayarak onayladı.

“Madem Mi-kun öyle diyor...“

“Sana emir vermiyorum. Bu sadece bir rica. O ikisinin karnını kendi hür iradenle doyurmanı umuyorum. Tabii bir rica olduğu için reddetme hakkın var.“

Bu ikiyüzlü ses tonu, bunu söyleyen kişi olarak beni bile tiksindirmişti. Bu şekilde sorulduğunda Mayu’nun reddetmeyeceğini biliyordum. Böylesine bir bencillik kan dondurucuydu.

“Anladım, ama... Daha sonra sen de benim ricamı dinleyeceksin, tamam mı?“

Aklına aniden gelen bir fikirle yüzü aydınlandı ve gülümsedi. Elbette bu da bir rica olduğu için reddedilebilirdi. Ama insan neden duygular konusunda bu kadar mantıklı davranmak istesin ki? Kabul ettiğimi belirtmek için başımı salladım.

“Pekâlâ! Burada bekle!“

Ezilmiş ekmeği masanın üzerine fırlatıp buzdolabının kapağını hevesle açtı. Onu bir an izledikten sonra masadaki ekmeği alıp mutfaktan çıktım.

Oturma odasındaki kanepeye fırlatılmış olan çantamdan cep telefonumu çıkardım. Rehberden tanıdık bir numarayı tuşladım. Teyzem telefonu neredeyse anında açtı. Ona bir arkadaşımla akşam yemeği yiyeceğimi haber verdim. En sevdiği atıştırmalık olan kurutulmuş kalamarı çiğnerken beni onayladı ve eve erken gelmemi tembihleyip telefonu kapattı.

Telefonu çantaya geri koyup yere oturdum.

Gözlerimi kapattım ve Misono Mayu ile olan geçmişimi gözlerimin önünden geçirdim.

Anıların zihnimde oynatılıp sona ermesi sadece on saniye sürdü.

Sadece en kötü anılar gün yüzüne çıkmıştı.

İşim bittikten sonra, geleneksel Japon odasının sürgülü kapısını araladım. Odanın ortasına doğru yürüyüp ışığı açtım.

“Şey, tanıştığımıza memnun oldum, sanırım?“

Bir televizyon programı sunucusu gibi gülümseyerek iyi bir ilk izlenim bırakmaya çalışsam da, bunun çok zorlama durduğunu fark edip pes ettim.

Altı tatamilik odada iğrenç bir koku hakimdi. Mide bulandırıcı bu koku burnumu sızlattı. Sebepleri barizdi: Bu ikisi banyo yapmamıştı, kıyafetleri kirliydi ve kokunun asıl kaynağı köşedeki derme çatma tuvaletti. Pis kokunun dışarı sızmasını engellemek için sürgülü kapıları kapattım. Soğukkanlılığımı korumak büyük bir çaba gerektirecekti.

Büyük olan, ki muhtemelen erkek kardeşleriydi, korku dolu gözlerle bana bakarken; küçük olanı, yani muhtemelen kız kardeşleri, düşük göz kapaklarının altından tehditkâr bir şekilde bana dik dik bakıyordu. İkisinin ortak noktası, ayaklarından odanın sütunlarına zincirlendikleri için hareket edemiyor oluşlarıydı. Zincirli ayak bilekleri ve sütunlardaki küçük çizikler ile kıymıklar, verdikleri mücadelenin izlerini taşıyordu. İki çocuk nefeslerini tutmuştu; ağızları, “bir“ anlamına gelen kanji karakteri gibi dümdüz bir çizgi halini almıştı. Karşılarına geçip sırtım dimdik olacak şekilde, resmi bir tavırla dizlerimin üzerine oturdum. Yabancılara karşı kibar olmadan edemiyordum. Oğlan biraz afallamış görünüyordu.

“Siz Kouta Ikeda ve Anzu Ikeda olmalısınız, değil mi?“


İsimleriyle seslendiğimde verdikleri tepkileri gözlemledim. Kouta korkusunun ağırlığı altında ezilmiş gibiydi; sözlerimi doğrulamak istercesine başını birkaç kez aşağı yukarı salladı. Öte yandan Anzu bakışlarını duvara çevirmişti; bu tavrı, benimle diyaloğa girmeyi reddettiğinin açık bir göstergesiydi. Eh, beklenen de buydu zaten.

“Lütfen bana ’abi’ deyin. Tabii ’Onii-chan’ demenizde de bir sakınca yok.“

“...Tamam.“

Oğlan en sonunda boğuk bir sesle karşılık verdi: “Bir saniye, senin adın ne?“

Kendi hâlindeki sıradan varlığıma biraz gizem katmaya çalışarak, “Bu bir sır olarak kalsın,“ dedim. İkisinin şaşkın bakışlarını görmezden gelerek elimdeki ekmeği göz hizalarına kaldırdım.

“Aç mısınız?“

“Eh, ah, evet, hayır,“ diye kekeleyerek cevap vermeye çalıştı oğlan. Ne dediğini anlamak güçtü. Muhtemelen ağabeyinin bu çırpınışlarını izlemekten yorulan Anzu, bakışlarını duvardan ayırmadan araya girdi.

“Elbette açız. Sabahtan beri hiçbir şey yemedik. Ver onu çabuk bize.“

Ses tonu oldukça keskindi. İçinde yabancı bir madde olup olmadığını kontrol edercesine ekmeği didiklemeye başladı. Oysa içinde krema, çikolata ya da zehir falan yoktu.

“Bundan sonra akşam yemeği de var, haberiniz olsun.“

Anzu ekmeği didiklemeyi bıraktı; gözleri fal taşı gibi açılmıştı.

“Ne demek istiyorsun?“ diye sordu Kouta. Yüzünde cılız bir umut ile ağır basan bir endişenin birbirine karıştığı bir ifade vardı.

“Sizi kaçıran hanımefendi şu an yemek hazırlıyor. Ne yaptığını ben de bilmiyorum.“

“Hazırlıyor mu? Yemek mi? İçine zehir mi katacak yoksa bize hamamböceği falan mı yedirecek?“

diyerek sert bir ifadeyle çıkıştı Anzu. Demek az önce ekmekte gerçekten de yabancı bir madde arıyordu. Bu temkinli hâli bir şekilde sevimli gelmiş, içimde onunla biraz uğraşma isteği uyandırmıştı.

Kız kardeşinin bu tavrının beni kızdıracağından endişelenen Kouta, nasıl bir tepki vereceğimi ölçmeye çalışıyordu.

“Bana adımla seslenme,“ diye araya girdi Anzu.

“Peki yemeğin içinde o saydıklarından biri olsaydı yer miydiniz, Ikeda Hanım?“

“Öyle bir şeyi neden yiyeyim ki?“

“Ya yemediğiniz takdirde sizi öldüreceklerini söyleselerdi?“

“Onu yesem zaten her halükârda ölürüm.“

“Mesele o değil,“ diye itiraz ettim. “Ya yemediğiniz takdirde ağabeyinizi öldüreceklerini söyleselerdi?“

Kouta gözle görülür bir şekilde irkilirken gözleri doldu. Anzu ise ağabeyine küçümseyici bir bakış fırlattı.

Mayu ile olan ilişkimi ve ona karşı hissettiğim sorumluluğu aklımdan geçirerek, “Seçimlerinizin başkaları üzerindeki etkilerini düşünmeli ve bunların sorumluluğunu üstlenmelisiniz,“ diye devam ettim.

Anzu sessizliğe büründü; o isyankâr bakışlarını şimdi yere eğmişti. Onun yerine, bakışları benimle kız kardeşi arasında mekik dokuyan Kouta en sonunda sessizliğini bozdu.

“Ben yerim,“ dedi.

“Ha?“

“Ben yerim, o yüzden lütfen... Anzu’ya bir şey söylemeyin ya da ona bir şey yapmayın.“

Ciddi kekemeliğine rağmen sözlerinde doğrudan bana ulaşan net bir kararlılık vardı. Koruyucu ağabey rolünün hakkını gerçekten veriyordu.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

1.3   Önceki Bölüm